8 Ekim 2013 Salı

Bir Anti Kahraman: Âdem Yoksun (Zalifre Yazıları Dergisi)


Hüseyin Avni Cinozoğlu

BİR ANTİ KAHRAMAN: ÂDEM YOKSUN

     Çağdaş şiir ve edebiyatın soylu birikimini yüksek bir irtifayla buluşturan şaheser olarak nitelendirilmesi doğru olan bir şiir kitabı: “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”

     Bu şaheser bir şiir kitabıdır. Şair Polat Onat, bu şiir kitabıyla estetik açıdan yüksek bir niteliğe ulaşmayı başarıyor. Kalıpların, biçimlerin, yönelimlerin, bilindik ve aşınmış biçimleri ve biçemleri ( üslubu) kifayetsiz bulduğu için, iptal ederek, bu bildik biçim ve biçemler dışında, bir şiir kitabının, çokken bir yapıya sahip olmasını teklif ediyor ve daha önce mevcut olmayan, hayatı hikâyemizin iç ve dış manzaralarıyla buluşturan, halis ve saf şiiri keşfetmeyi, başarıyor.

     En önemlisi Şair Hüseyin Peker'e verdiğim bir cevapta, Orhan Pamuk'un "Yeni Hayat" ve diğer bazı romanlarının zayıf eserler olduğunu Orhan Pamuk'un dünya edebiyatına Selim Işık, Zebercet, Raskolnikov, Bay K, Oblomov, Zorba, Murtaza, İnce Memed, Mümtaz gibi tip ve karakterler armağan edemediğini, en başarılı romanı "Kara Kitap"taki Galip ve Celal Salik'in Novil karakterlere benzese de, evrensel tipler olamadığını, iddia etmiştim.

     Polat Onat'ın ÂDEM YOKSUN adlı anti kahramanı, SELİM IŞIK gibi evrensel bir tip. Ayrıca Polat Onat’ın bu eserindeki başarılı kompozisyon, tasvir ve cümlelerdeki yetkinlikle, Orhan Pamuk ya da başka bir yazarın cümleleri mukayese edildiğinde, Polat Onat’ın eserinin,  rüçhaniyete sahip olduğu görülecektir.  Dahası dostum Hasan Ali Toptaş’ın yol açıcı bir eser olarak alkışlanan "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanını da aşan bir eser “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”.

     Şair Polat Onat, Cemal Süreya’nın Üvercinka’ eserinden sonra Türk Şiirinde bir mucize.  Ya da “zurnanın ucunda yepyeni bir çingene”

     Çünkü İkinci Bölüm’deki şiirler yüksek risklere rağmen “geleneğin kurtarılmış bölgesinde”  sancağını görkemle dalgalandırmayı başarıyor. Geleneğin müktesebatına ait bir arazi parçasında,  yepyeni bir yol açmayı başarıyor.

     Polat Onat’ın bu eserini Ertan Mısırlı, Mahmut Temizyürek, Ahmet Telli, Selami Karabulut, Sevda Zeynep Karadağ, Fuat Çiftçi, Mustafa Ergin Kılıç gibi doğruluk, dürüstlük gibi faziletlerin kâffesini şahsiyetlerinden cem eden, entrika, hile ve dümen çevirmeye asla temayül etmeyen, ama bir türlü küçük, sınırlı ve kıt kapasitelerini artırma yolunda maalesef çaba göstermeyen, abi, abla ve mahalle arkadaşlarınca da çok sevilen, bu “çantacı” arkadaşların, okumasını, tavsiye ediyorum...

     Mamafih bu asil ve kâmil arkadaşların, ezber severlikleri yüzünden “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”nün anlam katmanlarına asla nüfuz edemeyeceklerinden de, emin olduğumu, üzülerek belirtmeliyim. 

     Çünkü okuma konusunda biraz özürlü olan bu mütevazı arkadaşlar, çarşı, pazar, panayır amaçsızca dolaşmaları, çanak çömlekçilik gibi el zanaatlarında son derece kabiliyetli olmalarına rağmen, karakterlerindeki saflık, dürüstlük, doğruluk gibi vasıflarla temayüz ettiklerini ve ne olduklarının da herkesçe malum olduğu ortadayken, benim onları methetmem gereksiz bir durum.

     Ama Cemal Süreya, hırsız, uğursuz ve sahtekârlar takımına, Cemal ve Hüsnüne tasallut eden bu adi ve iğrenç soytarılara lanet ediyordur.  En çok da Cemal Süreya, kemancının her mânâda küçük oğluna liyakatsiz, lakayt ve laubali, selam vermeye tenezzül bile etmeyeceği, bu küçük ve ucube, acuze bir dilenciden farksız bu yankesiciye, lanet ediyordur.   

     Orta tahsilli adam ve hanımefendilerin, sanat da ısrar etmelerini,  beyhude bulanlardanım. Esasa dönelim:

     Nazım halinde yazılan her metin şiir olmadığı gibi, nesir biçiminde yazılan bazı metinler de özgün bir şiir olabilir. Mesela Arthur Rimbaud’un düzyazı şiirleri. Türkçe’de de Şair Osman Serhat Erkekli imzalı “Yerlere ve Göklere Dair” adlı düzyazı şiirleri. Çarpıcı imgeler bir nesir biçimiyle de sunulabilir, ayrıca bu düzyazı ile dizeler halinde simetrik yapı cem olunabilir.

Bazı okurlar bu şiir kitabı için, bu bir romandır
Bazı okurlar bu bir öykü kitabıdır ya da Novella’dır
Bazı okurlar bu çağdaş şiirin kapsamlı manifestosudur
Ve bazı okurlar ise hayır bu halis ve has ve hakiki bir şiir kitabıdır,

Yargıları içinde evvel emirde doğru olan son şıktaki yanıttır.  

     2000’li yılları idrak ettiğimiz bu muasır medeniyet asrında, şiir için mazideki ve daha yakın zamandaki tüm kalıp, biçimlerin hatta temaların bir alışkanlık halinde âdeta kemikleştiği, bu alışkanlığın radikal bir devinimle aşılabileceği kaziyesini idrak eden Şair Polat Onat’ın, vaaz ettiği nitelik, yüksek bir estetik düzeyi müjdeleyen, gerçek bir devrimdir.

     Türkiye’de son zamanlarda bir ucube olarak kendini, aşikâre eden Deneysel Şiir, Görsel Şiir ve kifayetsiz muhteris ve ehliyetsiz şair arkadaşların, alelacele kaleme aldıkları Manifestoları, geçersiz kılan bir Ars Poetica.

     Bu Ars Poetica için,  belli ki “kırk yıl dergâha tek bir eğri odun taşımayan” bir derviş sabrı ve özenini görmek mümkün.

     Türkçe de Deneysel, Görsel örneklerde tek bir başarı vardır, o da Şair Tarık Günersel’e aittir.

     Bir Orta Oyunu, bir Karagöz düzeyindeki vasat bir tuluatın mutlak butlanla malûllüğünü de kesinlikle kanıtlayan, Türk Şiiri’ndeki Türk Avam Kamarası düzeyindeki bir vasatlık ve orta irfanla malûllük hali ve herkesçe malûm olmasına rağmen, göreli itibarlarını aralarında bir şebeke tesanütüne borçlu editör, üleştirmen, ödül ve şiir yıllığı simsarları, İstanbul’da Polis Locasına dâhil ve komplo ve kumpas vehmedecek derecede paranoyak, müddei umumilerle birlikte görev ifa eden, kısa boylu ve tıknaz bazı arkadaşların, artık son sahnenin yaklaştığını haber veren, deprem çantaları olsa bile, büyük bir depremin altında enkaz arasında ziyan olacaklarına dair, bir kehanet. “Basiretsiz Manifestik” şairlerin yol açtığı bir manifestolar mezarlığı.     

     Öyle ki Ahmed Haşim’in Piyale’nin önsözü olarak yazdığı “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Garip, Toplumcu Gerçekçi, İkinci Yeni ve 1960 sonrası benzer içtihatları da, mülga eden,  Manifesto adını taşımasa da dört başı mamur bir Manifesto.      

     Çağdaş yönelimler ya da deneysel ve görsel, kifayetsiz keşif ve inşaların, kıt zekâlara üstün hürmet bahşedilmesini sona erdiren, nadir bir zirve...  Şair Polat Onat’ın,  “Evet, ben sadece bir şiir kitabı yazdım.” cümlesinde ısrar edeceği, tahmin olunabilir.

     Sıradan okur, bu şiir kitabını önceleyen bir şaheser olarak Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanını ve “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabının mülhem bir edası olduğunu iddia edeceklerdir.  Tutunamayanlar’daki Selim Işık karakteri hemen hatırlanacaktır.

     ÂDEM YOKSUN da tıpkı Selim Işık gibi modernitenin şiddetine maruz kalan Modern Bir Evliya. Ama külliyata hâkim okurlar Tutunamayanlar'la birlikte Dostoyevski’nin BEYAZ GECELER adlı romanından el alındığını, keşfedebileceklerdir. Beyaz Gecelerdeki iki ben anlatıcı vardır. Bir yazar Dostoyevski, diğeri de saf ve halis aşkın sembolü Nastenka.

     Polat Onat daha çok Beyaz Geceler’deki yazarın sesini ve erkek ben anlatıcının edasını tecarüs etmektedir. 

     Beyaz Geceler’de erkek ben anlatıcı Petersburg şehrinde bir flaneur gibi avare dolaşan hayalperest yazar gibi, Şair Polat Onat’ta Batman şehrinde bir flaneur gibi dolaşan hayalperest bir şairdir. Yani Flaneurlüğün büyük şehirlere özgü olduğu anlayışına da, itiraz eder.

     Batman şehrini gezen hayalperest şair Polat Onat, daha ziyade metinler, kitaplar arasında dolaşmaktadır. Hayatın sanatla buluşmasını isteyen şairimiz, metinler arasında gezinirken, Türk şiirine musallat olmuş pek çok travmayı, yanlışı, iltimas ve cehaleti de sergiliyor. Kara mizahla stilize ederek, pek çok travmayı bir bir sergiliyor.

     Elbet bu flaneur sadece Batman şehrinde değil, önsöz metnin son bölümlerinde trenle seyahat ediyor. İstasyonlardan, şehirlerden, ovalara bozkırlara, telgraf tellerine bakarak geçiyor. Doğu Ekspresi, Kurtalan Ekspresi ve Mavi Tren ile seyahat eden yolcuları betimlerken, paralel olarak da edebiyatın, şiirin, sanatın güzergâhlarından geçiyor. Türkçe tahkiyede tasvir sanatının en mükemmel örneklerini de bu büyük eserde görmekteyiz. Yazarın da iddia ettiği gibi gerek düzyazı metinde gerek ikinci bölümdeki şiirlerde tek bir virgül, ses, sözcük hatasının olmadığı, Opus Magnum’a özgü bir armoni, tenasüp ve ahenk...  Ahenkten kastettiğim musikiye dair bir nitelik değil, nevi şahsına münhasır yeni bir Altın Oran…  

     Önsöz olarak kaleme alınan uzun düzyazı metinde, anlam genişlemesiyle, yüzeydeki lâfzî anlamla birlikte, yakın okumayı gerektiren farklı anlam katmanlarını keşfetmek, mümkün.

     Mesela Şiirci Amca adlı 69-70 sayfadaki kısa öyküde kasabada yarı meczup başka şairlerin şiirlerini beyaz kâğıtlara kopya ederek kasaba çarşısında dolaşarak satan, şiire tutkun muhtemelen tahsilsiz sempatik bir Şiirci Amca betimlemesi var. İlk bakışta bir kasabada, yarı meczup bir adamın, şiire olan sevgisini hatırlatan bir sempati içinde yorumladığım bu Şiirci Amca’nın, başkalarının şiirlerini kopya ederek, kendine mal eden bir şairi hatırlattı. Biraz haksız bir yargı olmakla birlikte bu Şiirci Amca sanki Şair Ahmet Ada’yı tanımlamaktaydı. Zira aşağıdaki cümleler:

     “ Kopya ettiği şiirleri içine doldurduğu kahverengi evrak çantasını sallaya sallaya, hafif kamburu çıkmış şekilde kasaba sokaklarını arşınlaması, utangaç bir tebessümle dükkânlara girip çıkması, daha dün gibi gözümün önünde. Bayramda, biriktirdiğim harçlığımın bir kısmıyla da ben de Şiirci Amca’dan bir şiir aldığımı hayal meyal hatırlıyorum.  Geçmiş gün on kuruş mu, yirmi kuruş mu ödedim aklımda kalmamış. Diğer insanlara sattığı fiyattan daha uygun fiyata vermişti bu şiiri bana.  Halim Şafak diye bir şairin ‘Cümle Yangınlara Razıyım‘ adlı kısa bir çalışmasıydı.”

     Devamında Şiirci Amca ya dair diğer özellikler, ölümü ve bir mezar taşının dahi olmadığı anlatılmaktadır.

     Benzer anlam genişlemeleri kitapta küçük tahkiyelerde görmek mümkün. Lâfzî olarak hayata dair manzaraların ruh halleriyle birlikte betimlendiği bu tahkiyeler, düz anlamıyla gerçekçi ve ustalıklı bir tasvir, ama derin yapıda mutlaka bir şiir, sanat meselesine dair bir eleştiri ya da tespit.

     Mesela sayfa: 33’de başlayan Zehra Teyze ve Kamil Enişte ‘den bahseden bölüm...

     “Hey gidi günler hey! Çocukluğumdaki bir sahne canlandı gözümde. Kasabamızın tenha ve sessiz arka sokaklarından birinde, dış cephesindeki sıvaları yer yer dökülmüş, bakımsız ahşap bir evde otururlardı Zehra Teyze ile Kamil Enişte.”

     “Zehra Teyze ufak tefek bir ihtiyarcıktı. Yirmi yıldan fazla felçli olarak yatan kocası Kamil Enişte’nin bakımını yaparken, sanki dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederdi.”

     Betimlemelerde ki “ahşap” vurgusu, ev hali ve evdeki muhtelif eşyalar, anlam genişlemesi için gerekli. Ben bu verilerden yola çıkarak, bu iki kişinin kimliğini doğru olarak tespit ettim.

     Bu tahkiye düz lâfzî anlamı dışında, edebiyat ve şiire dair eleştirel bir kıssa olarak okunduğunda, Kamil Enişte ile Zehra Teyze’nin Türk şiirindeki iki şairi işaret ettiğini anlamak mümkün. Tabi ki isim vermek tehlikeli olduğu için, bu yatalak felçli erkek şairle, yirmi yıldır “dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederek” Kamil Enişte’nin bakımını yapan cefakâr ve vefakâr kadın şairin adlarını vermiyorum.

     Yine benzer bir anlam genişlemesine 100. sayfadan başlayan tahkiyede tanık olmaktayız:

     “Çağlar İlçesi Körhatlı Mahalesin’de oturan Nilgün Karakum (73) ve kızı Derya Karakum (40) evlerinde bulunan çöplerin havaların ısınmasıyla kötü kokularından rahatsız olan vatandaşlar, durumu yetkililere bildirdi.”  

     Diye başlayan tahkiye çöp, koku, belediye zabıtası izleği üzerinden devam etmekte.  Çağlar İlçesi Ece Ayhan Çağlar’ı, Körhatlı Mahallesi’nde Ece Ayhan’ın Kolsuz Hattat eğretilemesini, Nilgün Karakum Rahmetli Nilgün Marmara’yı, Derya Karakum’un ise muhtemelen Lale Müldür olduğunu tespit ettim.

     Yazar ve şairler hakkında benzer eğretilemelere, alegorik anlatıma Sema Kaygusuz’un “Yere Düşen Dualar” adlı, post modern teknikleri başarısızca ve acemice uyguladığı enflasyonist arazla malûl romanında tanık olmuştuk. Sema Kaygusuz, kritik etmek istediği yazar ve şair sayısını, enflasyonist bir iştahla yüksek tuttuğu için, başarılı olamamıştır. Üstelik Sema Kaygusuz’un bu romanda kendi yazdığı ve ilk mektep çocuğu kadar bir feraset sergileyemediği manzumelere de, yer vermesini tuhaf bulduğumu belirtmeliyim. Asıl tuhaf olanı Sema Kaygusuz’un şiir adını verdiği zırvalara Şair Birhan Keskin tarafından icazet verilmesiydi. Şair Birhan Keskin elbette vahim bir etik hata yapmıştır. Birhan Keskin bu arkadaşça tesanütün sebep olduğu etik ihlal nedeniyle Türkiyeli okurlardan derhal özür dilemelidir. Gerçeği itiraf etmelidir. 

     Polat Onat yakaladığı kalite ve nitelik, daha ciddi ve seçkin rekabet alanı inşa ederken, gelecekteki şiir ve metin çalışmalarının yetkinliğini de âdeta garanti ediyor. Yani Polat Onat’ın bu kitabını okuyan genç şair ve yazarlar, kısa vadede sıradan başarılar yerine, sabırla emek vererek, “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı Polat Onat’ın ve sanatın diğer nadir örneklerinin çizdiği irtifayı gözeterek, bir mesaiyi amaçlayacaktır.

     Şiir, Polat Onat’ın da vaaz ettiği düşünceler paralelinde her türlü abartılı önemden azadedir. Şiiri kutsallaştırmak, putlaştırmak, şiir yazan için bir yabancılaşmayı, bir hakiki olmamayı da bir mutasyon olarak kişiye bir zaaf olarak da yansıyabilir. İnsan olarak şiir edebiyatla alakamız, bizim için şiir ve edebiyatın dışında kalan ama şiir ve edebiyattan belki daha kıymetli temel insani nitelik ve özelliklerle donanımlı olmamıza yardımcı olur. Alman - Türk yapımı bir filmde başrollerden birini oynuyordum. Bir uçak sahnesi çekimi için İzmir’e gitmiştim geçen hafta. İzmir’de genç şair evladım Neslihan Yalman’a, “ Şiir belki de o kadar önem verilecek bir hakikat hali değil. Şiir bize hayat için çok daha zengin donanımlara malik olmamızda yardımcı olur. En mühimi hakikatle ontolojik bir ilişki kurmamızda lazım yüksek zihinsel formasyon, şiirle meşguliyetimiz sayesinde, daha mümkün hale gelir. Ve daha akıllı, daha zeki, daha vicdanlı, daha adil ve korkusuz bireyler olmamıza sebep olur Ve zaten böyle bir kâmil birey olduktan sonra, halis ve hakiki insan olmanın şair olmaktan daha büyük bir başarı olduğunu, görebiliriz” demiştim.    

     Aynı zamanda bu Ars Poetica’da Polat Onat, çağdaş şiirin genel enkazını ve bu enkazın bulunduğu darülacezeyi, iltimas ve kalpazanlığı şiar edinen vasati ve orta irfan sahibi, kıt zekâlı şuaranın nasıl sefil ve ahlaksız bir şebeke halinde örgütlendiğini, aslında bu güçsüzler arasındaki yaygın dayanışmanın belirgin bir liyakatsizlik lakaydi ve laubaliliğe sebep olduğunu, şiir yıllıkları, şiir ödüllerindeki alelade kumpas ve hileleri, bir bir sanık sandalyesine oturtarak, sorguluyor. En önemlisi şiirin, sanatın ciddiyet ve yetkinliğini baş tâcı eden istikrarlı ve vakur bir sanatçı duruşu.

     Taşrada berberlik yapan bir şiir heveslisinin, başlangıçtaki acemi ve istikrarsız ve dağınık haleti ruhiyesi, aşama aşama bir mükemmelliğe, olgunluğa doğru bir tekâmülünü, özgüveni olmayan acemi şairin, başlangıçtaki haline zıt bir dehaya ve özgüvene, bir vaazı kanun salahiyetine mâlik olmasıyla, neticeleniyor.

     Taşralı Berber elbet “ustura” denilen aleti de hemen çağrıştırmakta. Taşralı berber Âdem Yoksun, usturayı kullanmakta o kadar ustalaşıyor ki, usturanın ince ve keskin ağzını fazlalıklar, orantısızlıklar, gereksiz tüy ve kılları yok etmekte üstün maharet sergiliyor.  Sanki berber değil de, bir hastayı neşterle ameliyat ediyor ya da bir ceset üzerinde ayrıntılı bir otopsi yapıyor. 

     Simetrik ve bazen kontrast halinde şairin halleri ve haleti ruhiyesi, tasvir ve betimlemelerde Çehov ustalığına benzer bir yetkinlik. İç manzaraları, doğayı ve dış dünyayı, hayatın kimi manzaralarını tasvir ettiği bölümlerlerdeki kalite, dikkat çekici. 

     Âdem Yoksun, başlangıçtaki acemi, savruk ve dağınık, taşralı şiir heveslisi iken bir olgunlaşma sürecinde aşama aşama, merhale merhale olumlu olarak değişerek evrimle dehaya ve var oluşun zirvesine ulaştığın da, intihar ederek ontolojik bir zafer kazanır.

     Zira Âdem Yoksun kendinin ulaştığı var oluş zirvesine rağmen, sıradan hayatın fenemonel değerlere aşina vasati dünyanın değişmediğini ve değişmeyeceğini fark eder sanki. Çünkü şiirle devrim yapılamaz. Böylesi bir vasati iptidai dünya, bir deha için, âdeta bir cehennemdir. Sartre’nin “Başkaları Cehennemdir” vecizesini hatırladım.

     “tekinsiz, kuru ve alabildiğince şekilci bir yapıyı hedeflediğimi kesinlikle reddedemem.” (S.10)

    Poetik bir tutum olarak" tekinsiz" sözcüğü Edward Said’in, J. Hillis Miller’den alıntıladığı tekinsiz eleştirinin tanımlandığı cümleler “tekinsiz eleştirmenlerin eserlerinde mantığın başarısız olduğu ân edebi dilin ya da salt dilin gerçek doğasına en derinden nüfuz ettikleri ândır” [1]

     Üslup egsantirik ve anormaldir. Beyhude ya da iktidarsız bir akıl dışılık varlığı “ uçurum “ ya da “çıkmaz “ gibi sözcüklerle telaffuz edilen bir akıldışlılık, ben anlatıcın âdeta akıllı adamın içinde bir deli öznenin de söz söyleme yetkisine sahip olması “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” için geçerli bir tespittir.

     Ayrıca “kuru” niteliği orta tahsilli şiir heveslileri ve okurların duygu, duygusallık gibi şairaneliği, heyecanlı aşırı bir coşkuyla terennümü meşrulaştıran, “sulu” manzumeci edayı dışlayan, akıl ve akıl dışılığın örgütlediği düşünce, entelektüel derinliği öncelemeyi işaret etmektedir. 

    Ve bu kitabın aslı başarısı “aşırı derecede şekilci” bir yapıyı, biçimi amaçladığı görülecektir. Özellikle önsözle simetri olarak ve bir zeyl olarak düşünülen, ikinci bölümdeki şiirlerin cem olduğu bir metinsel yapı Türkçe Şiir de bir ilk olma şerefine de sahip.  Özellikle bu şiirler yalınlıklarıyla, gelenekteki tecrübelerle benzer gibi görünse de, mesela Orhan Veli şiirlerine benzerlik gibi yüksek bir riske rağmen, farklı özgün ve yenidir.      
  

     Oğuz Atay’ın “ Tutunamayanlar “ adlı romanın kahramanı Selim Işık, başarısız olduğu, bu dünyada tutunamadığı için intihar eder. Âdem Yoksun intiharı bir zafer ve başarı olarak görülse de, Âdem Yoksun da bu vasati hayat ve dünyaya tutunamayacak kadar zeki ve ahlaklıdır.

     Daha önce bir makalemde de belirttiğim üzere Kafka’nın Dava romanın kahramanı Bay K, da vasati iletişim diline yabancı olduğu ve bu iletişim diliyle uyum sağlayamadığı için, bu vasati ortam tarafından cezalandırılır.  Benzer bir cezalandırmaya Elias Canetti’nin “Körleşme” adlı şaheserinde, görmekteyiz. 

     Tutunamayanlar’da Selim Işık alıngan içedönük, aşırı duygusal, heyecanlı, ajitasyona eğilimli kırılgan ve düzenle barışamayan dürüst ve saf hali, Âdem Yoksun’un başlangıçtaki acemi tedirgin, tutarsız halleriyle benzerdir. Âdem Yoksun’un özgüveni tam, zeki, tutarlı, âdeta vaazı kanun kadar selahahiyetli olduğu hali ise, Tutunamayanlar’daki Turgut Özben’i hatırlatmaktadır. 

     Tutunamayanlar’daki Selim Işık ve Turgut Özben adlı iki kahramanı aslından tek bir kişidir. Ve çift şahsiyet halini gösteren simetrik bir kurgudur. Çekingen, inisiyatif alma yeteneği olmayan, hayalperest Selim Işık, inisiyatif alan, atılgan kendine güvenen Turgut Özben olarak şizoid kişiliğin iki uca bölünmesi, bir şahsiyet yarılması. 

     Polat Onat, Tutunamayanlar’a zeyl olarak tek bir kahramanda, ÂDEM YOKSUN tipinde, çifte kişiliği, bir simetri halinde kurgulamayı başarmakta.         

     Girizgah için sözü DOSTOYEVSKİ’nin “BEYAZ GECELER” romanındaki  bir sese bırakıyorum. Zira Polat Onat’ın bu eserindeki kahraman ÂDEM YOKSUN, intihar etmiştir. Tıpkı Selim Işık gibi. Bu iki müntehirin yazdıkları her iki eser de, bir arkadaş aracılığıyla, ya da bir edebiyatsever tarafından evrakı metrukesinde ya da bir sahafta dosya halinde bulunarak, yayıncıya bir notla gönderilmektedir.

     Beyaz Geceler’deki mehazı bazı okurlarımız hemen hatırlamışlardır:

     “Neden bu gülünç insan onu, sanki o az önce dört duvar arasında bir suç işlemiş gibi, sanki sahte banknotlar basıyormuş ya da bir dergiye, içinde asıl şairin ölmüş olduğu ve arkadaşının onun dizelerini yayına göndermeyi kutsal bir borç saydığını belirten anonim bir mektupla birlikte göndermek üzere bir takım şiircikler yazıyormuş gibi öyle şaşkın, öyle yüzü çarpılmış halde ve öyle mahcup karşılar?”[2]

    Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’deki erkek ben anlatıcının sesi ile Âdem Yoksun’un sesi arasında paralellik olduğunu dikkatli okurlar anlayabilirler.

      “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı kitapta son sayfalarda Tutunamayanlar’daki gibi Yayıncının Notu dikkat çekicidir. Yayıncının Notu bölümünde özetle şu bilgiler yer almaktadır:

      Polat Onat’ın imzalı bir kitap aramak için gittiği sahafta Âdem Yoksun adlı bir berbere ait şiir dosyasına rastlamış, eserin yetkinliğini görünce yayıncıya göndermiştir. Âdem Yoksun adlı berber eseri yazdıktan sonra intihar etmiştir.

     Polat Onat sahafta gerçekten “imzalı” bir eser bulmuştur.  Zira Âdem Yoksun adlı berberin eseri, roman, öykü ve şiir gibi türleri aynı kitapta cem eden, geleneksel ve geçerli biçim ve biçemlerin aksine, devrimci bir biçim ve içerikle âdeta yeni bir şiire işaret eden bu şiir kitabının en çarpıcı özgünlüğü bugüne kadar yazılan tüm sanat manifestoları mülga eden, kapsamlı ve hakiki bir manifesto olmasıdır.

     “Kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim” (s.9) cümlesi bir paradoks anlama da sahip. Uçurum bazen zirvedeki bir yalnızlığı da ima etmektedir. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler eskisi kadar sivri, güçlü ve yansıtıcı değil.”  (s.9)

     Başlangıçta bir taşralı şair koninin en altında yer bulabilir. Ama sabır okuma ve ciddiyetle acemilikten kalfalığa sonra ustalığa ve nadiren de ÂDEM YOKSUN gibi Koni’nin tepesine çıkabilir.   

     “Şiir içinde anti şiir barındırabilmeli. Maddesel bağlamda kuantum reaktörlerini elemine edemeyiz ki. Yoksa kandillerimiz yakıp neden dolaşalım sokakta?  Benliksel yaklaşımlar İkinci Yeni’den beri zaten yeterince törpüledi yaşamı kodlayamayan Türk şirini. Zor olan şiir yazabilmek değil hayatın içindeki şiiri görebilmek.”(s.21)

     Şiirin yaşamdan kopuk olması Türk şiirinin özellikle 12 Eylül Sonrası vuku bulan hayattan ricat etme olgusu, psiko patolojiden, dışavurumcu anlayışlara, marjinal, şiir yazan özneyi çevresinden yalıtan, felsefi içtihatların sığ taklitlerine, gerçeküstücülüğü anlayamadan alelade kopyalayan metinlere,  Batı Modern ve Post Modern düşünürlerin yenile keşfedilmesiyle Türkçeye çeviri gibi yansıtılan açık intihallere, ilelebet Deneysel Görsel, toplumsal muhalefeti engelleyen, bıktıracak kadar taklitlerin bir virüs gibi çoğaldığı bir enkazı tespit etmektedir. Mesela Oluşum Dergisinde Enis Batur’un “Elmas bir tasarımdır yeter ki düşleyelim” dizesini hatırladım.

     Polat Onat’ın şiirleri hayatın iç ve dış manzaralarını, iktisat ilminin belirlediği ana çerçeve içinde, öylesine canlı ve ustalıkla, toplumcu gerçekçi ya da Garip ve küçük burjuva gerçekçilerden farklı ama onlardan hem biçim ve içerik olarak büyük risklerine rağmen üstün bir nitelikte hayat hikâyemize dair muhteşem bir külliyatı ve ilk olma şerefine de mâlik olarak Türk Şirine armağan ediyor. 

(DEVAM EDECEK)

Hüseyin Avni CİNOZOĞLU
Zalifre Yazıları Dergisi, Sayı: 18
Sayfa: 8-9-10-11-12-13



* intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü
Polat Onat. Sıcak Nal Yayınları, I. Basım 2012



[1] Edward Said. Başlangıçlar. S.11 YKY.  İlk Basım Aralık 2009
[2] Beyaz Geceler. Dostoyevski. S. 45 Sabri Gürses Çevirisi. İletişim Y. 5. Basın Temmuz 2012 

1 Ekim 2013 Salı

Fırın Kokusu Üzerinde Üç Kitap (Behçet Yani)



FIRIN KOKUSU ÜZERİNDE ÜÇ KİTAP

       Okulların eğitim öğretime başladığı bu günlerde üç tane ayrı yazarımızdan daha fırın kokusu üzerinde üç ayrı türde üç kitap masamda duruyor. Üç yazarımızın da Batmanlı olması ya da Batman’da yaşıyor olması onları okuma önceliği hakkına sahip kıldı. Üçü de aynı zamanda şehrimizin değişik okullarında öğretmenlik yaparak hayatlarını idame ettiriyorlar.

       Şiir Madalyonunun Gizemi ile başlayalım. Polat Onat imzasını taşımaktadır. Onat ismi aşina olduğumuz bir şairimiz. Üç tane şiir kitabı olan şairimizin dördüncü kitabı şair olmayı yüreğine yazmış Dias’ın yaşadığı maceraları anlatan bir serüven.

       Zeletibya diye bir hayal ülkesinde Dias adındaki çocuk karakteri üzerinden giriş kısmında biraz da Polyannacılık kurgusuyla karışık mutluluk odaklı şiirin masalını anlatmış. Şiirin müşterisinin olmadığı bu mutluluk ülkesi Zeletibya’da şiirle, okula giderken yerde bulduğu kâğıtta tanışır ve bu kâğıt parçası onu şiir dünyasının derin tonlardaki huzmelerine götürür.

       Dias’ın şair olma serüveni ve günümüz şiirinin içinde bulunduğu okunma durumunu masal yoluyla başarılı bir şekilde anlatmış. Kitap görsel ve anlatım tekniği bakımından klasikleri aratmayan bir kitap. Nesil Çocuk Yayınları arasından çıkan bu güzide eser bütün çocuklarımıza rahatlıkla okutabileceğimiz bir eser.

       Fakat Zeletibya denilen ülkede dört mevsimden sadece baharı, gecenin olmadığı sadece gündüzün yaşandığı bir dünya kurgulamış. Masalın sayfalarını çevirdikçe yazarımızın gözden kaçırdığı Dias’ın havanın kararmasıyla bulunduğu ormanın geceleri tehlikeli olduğu ve çok soğuk olduğu yani hem kışın alametlerinden hem de geceden söz edilmektedir. Söz konusu olan aynı ülke her ne kadar ana karakter Dias yer değiştirmişse de farklı bir ülke mevzubahis olmadığından bir çelişki olarak göze çarpıyor. Bir de Dias’ın yazdığı “Merhaba” adlı ilk şiir altında Talop Tano imzası da kitap adına göze çarpan diğer bir eksiklik.  Onat ve editörü nasıl gözden kaçırdılar bilmem fakat önemli eksikliklerdir böylesi güzel bir kitap adına. Yine de önemle belirtmeliyim ki çocuklar için listemizin başına alabileceğimiz bir eser.

       Diğer eserimiz Zambak Yayınları’ndan Akraba Bahçesi serisi arasından Evimizin Direği: Baba. Recep Şükrü Güngör imzasına sahip. Güngör, günümüz öykü yazarları arasında önemli bir yer edinmiş durumda. İmzasını taşıyan kitap sayısını tam hatırlamamakla birlikte rahatlıkla iki elin parmağını geçmektedir. Öykü başta olmak üzere son zamanlarda çocuk edebiyatında da önemli eserlere imza attı.

       Anne ile ilgili çok şeyler yazılıp çizilir. Herkesin bir kelamı vardır elbet yüreğinde köpürerek dilinden coşkuyla akan ama baba olunca işler sanıldığı gibi kolay değildir. Baba için konuşmak hele yazmak öyle kolay mı? Çünkü babanın hükmü yazarın diline kadar aksetmiş durumdadır. Dil kekeme olur kelimeler kekre…

       Güngör’ün kitaplarını okuyanlar bu kitapta da tam bir Güngör klasiği okuyacaklar. Bu kitabı okurken güzel bir bahçeye gireceğimin farkındaydım. Akrabalık Bahçesi. Geniş aile arasındaki dayanışma, sevgi, dostluk ve yoldaşlık ön planda tutulmuş. Bizi biz eden değerler dünyasına hoş bir yolculukla beraber. Ama okuma esnasında yayın evinin yazara sipariş verdiği bir kitap duygusu oluştu bende. Onun için olacak ki coşku adına gerekli ivmeyi göremedim. Kitapta duygu yoğunluğunun düşük olduğu kanaatine vardım. Ben Evimizin Direği’ni okumadan önce daha farklı bekliyordum. Ama kitabı bitirince o alandaki açığı tam olarak gidermediğini gördüm. Zaten babanın edebiyatta eksikliği fazlasıyla hissediliyor. Herhalde bu böyle devam edecek. Başucu kitaplarımız arasına girmese de bu temadaki eksiklikle beraber önemini vurgulamak isterim.

       Son eserimiz Aşka Kurban Gitmek, Sokak Kitapları arasından basılmış bir şiir kitabı. İlyas Ekin’in ilk eseri.

       Şairler nevi şahsına münhasır kişilerdir. Ekin, kendi izleğinden hüzün, aşk, sevgi, gurur, ikaz temaları ile birlikte yer yer mazlumların içinde bulunduğu durumu ele almış bir şair. Şiir severlerin hissiyatına tercüman olur diye düşünüyorum.

       Kitap hakkında söylenenler, önsöz, takdim, teşekkür ve ünlülerden alıntılar kitaba gereksiz bir hacim kazandırmış. Ayrıca kitabın editöryal kısmı eleştirilebilecek noktalar. Bu kısımlara dikkat edilseydi güzel ince bir şiir kitabıyla şiir serüvenine başlamış olurdu. İlk olması hasebiyle bu tür eksik ve aksaklıkları doğal karşılamak daha doğru olur belki.

     Behçet Yani / 24 Eylül 2013
     Batman Yön Gazetesi


Behçet Yani

28 Eylül 2013 Cumartesi

Onat'tan Masal Kitabı (Batman Çağdaş Gazetesi)




ONAT'TAN MASAL KİTABI 

            On yılı aşkın zamandır Batman’daki çeşitli okullarda görev yapan ilkokul öğretmeni Polat Onat’ın dördüncü kitabı geçtiğimiz günlerde Nesil Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı.

            Önceki yıllarda piyasaya sunulan şiir ve roman çalışmalarıyla ülke çapında ilgiyle karşılanan Polat Onat, bu kez ilginç bir kitapla küçük okurlara hitap ediyor. “Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı bu masal kitabında, heyecanlı akışın içeriğine şiirlerin de serpiştirildiği, türlerarası bir yapı oluşturulmuş.

            Çocuklara şiir türünü de sevdirecek bir tarzda, kurgunun içine yerleştirilmiş on tane ilginç şiir var. Ayrıca minik okurların, kitaba aktif olarak yazarak katılmaları amacıyla boş sayfalar da bırakılmış.

            Polat Onat’ın kaleme aldığı “Dias’ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı bu kitap, Büşra Akbulut’un birbirinden güzel resimleriyle bezenmiş, birçok ilginç hayali kahramanının heyecanlı bir şekilde sahne aldığı başarılı bir masal. Kahramanımız Dias’ın ileride başka kitaplarla, yeni serüvenlere açılabileceği izlenimi de uyanmıyor değil doğrusu.     
           

            Genel olarak, test çözme odaklı olarak yetiştirilen miniklere, kendi seviyelerine uygun dozda edebiyat sevgisi aşılayan, okuduğunda büyüklerin de belli oranda tat alacakları, bu hoş kitabı tüm kitapçılarda bulmak mümkün. 

      Barış Arslan / 16 Eylül 2013
      Batman Çağdaş Gazetesi


26 Eylül 2013 Perşembe

Çocuklara Şiiri Sevdirmek İsteyenler İçin Bir Kitap


     Çocuklara şiiri sevdirmek isteyen anne-babalar ve eğitimciler!

     Dias'ın şiir dolu maceraları sayesinde çocuklar kendilerini heyecanlı bir maceranın içinde bulacak.

     Şiir madalyonunu sahibine ulaştırmak için Dias'la birlikte yollar aşacak, maceradan maceraya koşacak, çok değişik hayvanlarla tanışacaklar.

     Bu sırada kitabın şair kahramanı Talop Tano'nun ve Dias'ın şiirlerini okuyacaklar. Kendileri için bırakılan boş sayfalara da ilk şiirlerini yazmayı deneyecekler.

     Nesil Çocuk Yayınları
     (Tanıtım Bülteni)

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bâki Asiltürk: Âdem Yoksun Şiirine Kısa Bir Bakış (Yasakmeyve Dergisi)


ÂDEM YOKSUN ŞİİRİNE KISA BİR BAKIŞ

Günümüz şiiri içinde kendine yer bulan ama bunun fark edildiği söylenemeyecek bir şairden ve onun yapıtından bahsetmek istiyorum bu yazımda sizlere: Âdem Yoksun ve şiirleri!

Her şeyden önce şunu hemen daha baştan, ilk elden, evvela beyan etmeli ki Âdem Yoksun’un şiiri imgesellik içinde devinen, yani dinamiğini imgelerden devşiren bir şiir. Şairliği bir meslek olarak görenlere karşı (ki, onun zaten pratikte berberlik gibi bir mesleği mevcuttur) şairliği bir meslek değil, yaşama biçimi yani hayat tarzı olarak görüyor ve Baudelairevari bir tavırla hayat ağacından ay ışığında imgeler silkeliyor. Hayatı bir ceviz ağacı gibi gördüğü ve silkelediği cevizlerin içindeki besleyici gıdayı dizelerine zerk ettiği söylenebilir. Malum, ceviz içi şekil olarak insan beynine benzer. Buradan hareketle şu da iddia edilebilir: Âdem Yoksun’un şiiri beyinle, akılla, düşünceyle yazılan bir şiirdir. Hayır, bu iddia temelden yanlış olur. Âdem Yoksun’un şiiri cevizin içindeki beyin benzeri maddenin şeklini kullanarak değil, özünü, özsuyunu emerek kendini geliştiren bir şiir. Bu yönüyle onun şiiri bizim poetik geleneğimiz içinden Efe Aycan, Tuğrul Uymaz, Kemal Süreyya Haber gibi şairlere yakın duruyor.

Madem imge şiiri dedik, imge devşiriyor ve imge zerk ediyor dedik o halde Yoksun’un şiirindeki imgelere bakmak gerekmez mi? Son zamanlarda bazı münekkitlerimizin yaptığı gibi havanda su döveceğimize metne bakalım. Metnin ne’liği, nerede’liği, kim’liği, nasıl’lığı, daha başka bir ifadeyle metnin 5N 1K’sı paralelinde bu şiirlerde biz de imge avcılığına çıkalım. Bakalım nasibimize ne çıkacak? Ne demişler: Ne doğrarsan aşına o çıkar kaşığına. Acaba Âdem Yoksun aşına ne doğradı ki bizim kaşığımıza ne çıkacak?

Kitapta yılların eleştirmeni olan beni en çok etkileyen şiir “Eşya” (Syf: 130) oldu. Daha doğrusu bütün şiirleri aynı kalitede, aynı kıratta gördüm ama bu şiiri tekrar tekrar okudum desem yeridir. Neden mi? O nedeni siz düşünüp bulun diyeceğim ama ah hiç kimselerin vakti yok ince şeyleri düşünüp bulmaya!… “Eşya” şiiri eşyayla dolu bir şiir. Elbet öyle olacaktır; çünkü Âdem Yoksun hayatın tam da göbeğindedir her daim. Masa, sandalye, çekyat, saat, terlik, tava, bardak, kalem, makas… Şairimiz bütün bu eşyaları büyük üstadımız Ahmet Hamdi Beyefendi’nin deyişiyle “tılsımlı bir rüyadan aksetmiş” olarak değil, hayatın içindeki gerekirlikleriyle kullanıyor. Meslek icabı… Yani masaya bir şeyler koyuyor, sandalyede oturuyor, çekyatta yatıyor (Adı üstünde değil mi dostlar: çek! yat! Gözünü sevdiğim Türkçe!), kalemle yazıyor, makasla bir şeyler kesiyor. Yani sizin anlayacağınız bu kadar basit gerçeklerden derin hakikatlere ulaşmayı başarıyor. Orhan Veli sağ olaydı, Âdem Yoksun’a şapka çıkarırdı.

Bir başka ilgi çekici, hem de çok çok ilgi çekici şiir “Deli” (Syf: 129) başlıklı olanı. Efendim, son zamanlarda deneysel şiir veyahut da görsel şiir dediğimiz aranışlar, arayışlar, bulup da bulamayışlar vs. Âdem Yoksun’un bu şiirinde tezahür ve tebarüz ediyor. Demek ki şu: Âdem Yoksun yeniliklere ve arayışlara açık bir kaleme sahip. Şiirin ilk mısraı şöyle: “sanırım bu hayat beni delirtecek günün birinde”. İşte bu mısra şiir boyunca değişik söz dizimleriyle şiirin ana gövdesini meydana getiriyor. Mesela hemen altta şöyle oluyor: “günün birinde bu hayat beni delirtecek sanırım”. Daha sonraki mısralar da bu şekilde değişmelerle sıralanıp gidiyor. Son mısra ise, bu değişim zincirine yorum getirerek şairin cesaretini, kendisiyle alay edebilme gücünü ve yeteneğini, sorgulama kabiliyetini ortaya koyuyor: “bu hayat sanırım günün birinde delirtecek beni / eğer bu tarz biçimsel denemelere şiir denecekse”. İşte budur! dedirtecek bir cesaret, bugünü gelecekte görebilme yeteneği, şiirin ne olduğunu sorgulama arayışı! Daha ne olsun sayın okuyucular? Daha ne beklenir bir şiir kitabından? “Tırtıl” (Syf: 135) şiiri de bu başarının altın anahtarlarından biri olarak parlıyor sayfada, ona da ayrı bir dikkat ve rikkatle bakmanı isterim ey okur! Baktıkça sayfada adeta bir tırtılın kıvrılıp toplandığını, kıvrılıp toplandığını ve böylece hem sayfayı hem de beyninin ve muhayyilenin (imgeleminin) kıvrımlarını dolaştığını göreceksin.

Bu örnekleri merkeze alarak söyleyecek olursak, biçimsel bir şiir yazıyor dense yeridir Âdem Yoksun için. Sözcüklere güvenmiyor mu, inanmıyor mu? Elbette güveniyor, inanıyor. Yine de vasatı aşmada gösterdiği çabanın daha çok biçimsellik kaygısından yola çıktığını ve kimi zaman bir kağnı kimi zamansa uçak hızıyla ilerlediğini söyleyebiliriz. Demek ki Âdem Yoksun, bütün zamanların hızını ve ruhunu kavrayıp kendi yapıtında özümseme gücüne sahip bir şair. Onun şiirindeki sözcükler herhangi bir sözlükten alınmış değil, biçimler de daha önce rastladığımızı sandığımız ama aslında hiç rastlamadığımız şekil kaygılarının verimsel düzeneğini zorlayan yapılanmalarla yaşamsallık buluyor. Buradaki “zorlayan yapılanmalar” ifadesi okuru yanıltmasın. Yani, demek istediğim şu ki, Âdem Yoksun bir berber makası gibi akışkan ama bir berber kadar geveze değil. Peki, bunu nasıl başarıyor? Sanırım bunun sırrı, şairin hayatla olan temasında ya da başka bir ifadeyle, hayatın onunla olan anlaşılmaz, tuhaf, ayrıksı, yabanıl temasında.

Öte yandan, doğaya uzak değildir Yoksun’un şiiri. Hatta doğayla iç içe dense yeridir. “Toprak” (Syf: 159) şiirindeki şu dizeler daha önce Türk şiirinde hiç görmediğimiz oranda doğa bilgisi ve doğa ilgisi içermekte değil midir:

"hasret kokar toprak
geçmiş kokar yağmur kokar
sen ne bilirsin toprağın terkibini
içindeki mineral maddelere göre değişir rengi
türkü türküdür toprağım anadolunun bağrında
topraktan gelmişiz candır toprak
bir başkadır humuslu olanı." 

İlk bakışta klişe gibi geldi değil mi? Değil elbette! Âdem Yoksun hem okura bilgi veriyor hem de bu bilgiyi öznel yorumlarla harmanlayarak doğaya ilişkin derin bir ilgi yaratıyor. Pastoral olanla didaktik olanın, lirik olanla türküsel olanın buluştuğu bir şiir anlayışını görüyoruz burada.

Sözü daha fazla uzatmaya gerek var mı? İşte şair, işte şiir…
Ey sevgili okur, vefasız birey! Şair burada! Peki sen neredesin?

         BÂKİ ASİLTÜRK
         Yasakmeyve Dergisi, Sayı:64, 
         Sayfa: 88-89-90    Eylül Ekim 2013





İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü 
ADEM YOKSUN 
Komşu Yayınları, Sıcak Nal / 168 Sayfa / Kasım 2012

24 Eylül 2013 Salı

Şiir ve Masal Birlikte Olursa (Haber7.com)



ŞİİR ve MASAL BİRLİKTE OLURSA...

            Polat Onat ilginç bir kitapla bu kez küçük okurlara hitap ediyor. “Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı bu masal kitabında, kurgunun içine yerleştirilmiş on tane ilginç şiir var.

            Çocuklara şiiri sevdirme amacı güttüğü belli olan bu benzersiz çalışmada, okurların da kitabın kurgusuna aktif olarak katılmaları amacıyla boş sayfalar bırakılmış.

            Polat Onat’ın kaleme aldığı “Dias’ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı bu kitap, Büşra Akbulut’un birbirinden güzel resimleriyle bezenmiş, birçok ilginç hayali kahramanının heyecanlı bir şekilde sahne aldığı başarılı bir masal. Kahramanımız Dias’ın ileride başka kitaplarla, yeni serüvenlere açılabileceği izlenimi de uyanmıyor değil doğrusu.     
           
            Okunan kaliteli masalların, şüphesiz küçükler için hayal gücünü artırıcı önemli etkisi var. Genel olarak, test çözme odaklı olarak yetiştirilen miniklere, kendi seviyelerine uygun dozda edebiyat sevgisi aşılayan, okuduğunda büyüklerin de belli oranda tat alacakları, bu hoş kitabı Nesil Çocuk Yayınları piyasa sundu. 
            
            www.haber7.com     17 Eylül 2013

17 Eylül 2013 Salı

Masal Yazan Bir Şair Daha: Polat Onat (Poetik Haber - Kemal Kolçak)




MASAL YAZAN BİR ŞAİR DAHA: POLAT ONAT

            Çocuk edebiyatı çerçevesine şairlerin yaptığı kıymetli katkılar her zaman verimli olmuştur. Hem edebi niteliği yükselten, hem de çeşitliliği artıran bu çaba, önemli yapıtlar kazandırmıştır çocukların kitaplığına.

            Cumhuriyet öncesi yıllarda Tevfik Fikret’in çocuklar için kaleme aldığı şiirlerden oluşan “Şermin” adlı kitap günümüzde halen okunan bir yapıttır.

            Bu hususta ilk akla gelen şairlerden biri de şüphesiz Cahit Zarifoğlu. Özellikle “Yürek Dede ile Padişah” masalı ile unutulmaz bir ürün bırakmıştır minikler için.

            Edebiyatımızın en velut şairlerinden olan Fazıl Hüsnü Dağlarca da, çocuklara hitap etmesi amacıyla birbirinden değerli birçok kitap kaleme almış, bu kategoride ödüller de kazanmıştır.

            Geçtiğimiz yıllarda yitirdiğimiz şair Ahmet Uysal, uzun yıllar çocuk edebiyatına hizmet ettikten sonra şiirleriyle edebiyat ortamında kendine haklı bir yer edinmişti.

            Şair Rıfat Ilgaz da çocuklar için yazan şairler içinde müstesna bir yere sahip. Mizah ögeleri de içeren birçok yapıt bırakmış küçükler için.

            Günümüz şairlerinden Ataol Behramoğlu, Mustafa Balel, Behçet Yani, Serap Erdoğan, Bilgin Adalı’yı da eklersek listeyi epeyce uzatabiliriz.

            Çocuklar için de yazan şairler halkasına son olarak Polat Onat da eklendi. Geçtiğimiz günlerde “Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı Nesil Çocuk Yayınları’nca okurlara sunulan masalıyla farklı bir kitaba imza atmış Onat. Masal, heyecanlı akışının içeriğine şiirlerin de serpiştirildiği kurgusuyla, çocuklara şiir türünü de sevdirecek bir yapıyla oluşturulmuş.

            Şairlerin çocuklar için yazması kuşkusuz önemli bir kazanım. Gelecekte ülkemizde iyi şairlerin yetişmesi için belki de etkili bir yöntem. Devamını diliyoruz elbette.

            KEMAL KOLÇAK
            www.poetikhaber.net


30 Ağustos 2013 Cuma

"Dias'ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi" Kitabının Arka Kapak Yazısı


   Şiir mi güzel, masal mı?

   Masal mı güzel, şiir mi?

   Hem şiir hem de masal okumak, maceradan maceraya koşmak ister misin?

   O zaman Dias’a katılmalısın.

   Sahibine ulaştırmaya çalışırken şiir madalyonunu, dört kanatlı kırmızı kartalla karşılaşırsın.

   Kuyruksuz tilkinin takibinden kaçarken tek kulaklı mavi maymunun evine konuk olursun.

   Gözlüklü kutup ayıları, kraliçe penguen, boynuzlu kaplan ve daha niceleriyle tanışırsın. Kim bilir daha ne sürprizlerle karşılaşırsın!

Yazan: Polat Onat

Resimleyen: Büşra Akbulut

Nesil Çocuk Yayınları etiketiyle
Eylül 2013'den itibaren tüm kitapçılarda...


29 Ağustos 2013 Perşembe

Ülkemizde Çok Karşılaşılan Bir Rahatsızlık: "Kronik Geç Kalma Hastalığı"



Bu rahatsızlık Batı ülkelerinde yadırganıyor olabilir. Ama bizim ülkemizde son derece normal  bir durum olarak karşılaşılan bir vaziyet bu. Hatta geç kalanların değil, randevuya vaktinde gidenlerin yadırgandığı bir toplumda yaşıyoruz. Yukarıdaki habere konu olan adama, Türkiye'ye gelip yaşarsa hiçbir sorunla karşılaşmadan hayatına devam edebileceği garantisini verebilirim.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Varlık Dergisi'ndeki Mektubum: "Su Katılmamış Taşralı"






SU KATILMAMIŞ TAŞRALI

            18 – 19 Mayıs 2013 tarihinde Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”na konuşmacı olarak davet ettiğim ve hiç beklemediğim bir şekilde ‘ret mektubu’ ile yanıt aldığım bir şair de oldu.

            “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi”nden başka bir karşılık beklemek, benim şuursuzluğumdandır muhtemelen. Aslında daha oynardım ama yerim dar; o yüzden şairin iznini alarak, o mektubun kısaltılmış halini aşağıda paylaşıp veda etmiş olayım.
                                                             MESUT VARLIK   
           

            Değerli Mesut Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Polat Onat
20.03.2013 / Batman


Varlık Dergisi, Sayı: 1271
Ağustos 2013, Sayfa: 6









17 Ağustos 2013 Cumartesi

Edebiyat Meclisi: İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü'ne Dair (Murat Gil)




İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN 
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… 
Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim.

     Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     BAŞLARKEN

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler. Kitabın tanıtımından  hasbelkader haberdar olanlar, yazarın bir sahafın raflarında denk geldiği bu talihsiz sonsöz ve dizeleri bizlere ulaştırmak için nasıl da can attığını hatırlayacaklar.

     Bakın isterseniz kitaba derinlemesine eğilmeden önce kitabın “okuru”nu bir değerlendirelim, bu bağlamda eserleri değil de okurları karşılaştıralım kısaca: Âdem Yoksun’un  ilginç hikayesini okumaya başlayacak klasik okurla, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına başlayacak klasik okurun hevesi aynıdır bana göre.  Bu iki yapıtın hacimleri oranında klasik dediğimiz okurun kitabı okumayı bırakma süreçleri de orantılıdır.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı, mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı, dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “Hepsi” cevabını verdim.

     KAHRAMANLAR

     Tahmin edilebileceği üzere eserin kahraman kadrosu kısıtlı. Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. 

     Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter” unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün. Bunun yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine...”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     TEMA / KONU ve OLAY ÖRGÜSÜ

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan "Tutunamayanlar" romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde, Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     ÜSLUP

     Yazar Onat esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor: “Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?” Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor: “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?” Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha önemli dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat, olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Bu güzel eserin değerlendirmesini toparlayacak olursam naçizane şu tespitlere ulaşıyorum. Eser projesi günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi oluşturuyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur...”

     Murat GİL / 29 Temmuz 2013
     edebiyatmeclisi.blogspot.com

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Adem Yoksun Olayı: İntihar mı, Cinayet mi? (Şiiri Özlüyorum Dergisi)


ÂDEM YOKSUN OLAYI:
İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?
  
“İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” adlı yapıtı okuduğumda ilk dikkatimi çeken şey müntehir şair Âdem Yoksun’un adının kapakta geçmemesi, dosyayı sahafta keşfeden Polat Onat’ın kitabı sahiplenir mahiyette bir tavırla kapakta adına büyük puntolarla yer vermesiydi. Dikkatli olmayan bir okurun kitabı Polat Onat’a ait sanmasına vesile olabilecek böyle vahim bir hataya nasıl düşülmüş, açıkçası epeyce şaşırdım. Etik açıdan oldukça tartışmalı mahiyetteki bu durumun, yayınevinin ihmalinden mi, yoksa Polat Onat’ın işgüzarlığından mı kaynaklandığını merak etmedim değil.

Ancak kitabı bitirdiğimde bahsettiğim sorunsaldan daha büyük bir vaziyet aniden dikkatimi çekti: Âdem Yoksun olayı bize lanse edildiği gibi trajik bir intihar mıydı, yoksa sinsice planlanmış vahşi bir cinayet mi?

Olayın gerçekleştiği Yunak kasabasındaki polis teşkilatının böylesine kriminal mahiyet taşıması ihtimali bulunduran vakalara nasıl yaklaştığını açıkçası net olarak bilmiyorum. Olay yeri inceleme biriminde görev alma niteliğine haiz polis memurları taşra kasabalarında görev almaktansa metropollerde çalışmayı yeğliyorlar doğal olarak. Neticesinde de Âdem Yoksun vakasındaki gibi durumlarda, yetişmiş eleman sıkıntısı nedeniyle delil mahiyeti taşıması muhtemel kimi vaziyetler görevlilerce atlanabiliyor. Düşünsenize; Âdem Yoksun’un yazdığı rivayet edilen ve “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” adıyla geçtiğimiz günlerde kitaplaşan o dosya, Nevşehir’in Kozaklı ilçesinin Yunak kasabasından çıkıp, Batman’daki küçük bir sahafa birkaç yıl içinde nasıl ulaşmış? Bence yetkililer ivedilikle bu muammayı çözmeyi denemeli.

Âdem Yoksun’a genel otopsi uygulanmasına gerek görüldü mü? Olay sonrasında maktulün evinde hırsızlık süsü verilmişçesine dağınık bir görünüm teşekkül etti mi? Bunların hepsi önemli ama ne hikmetse tümüyle görmezden gelinmiş sorular. Görünürde muhtemelen berber/şair Âdem Yoksun’a karşı cinayete teşebbüs edebilecek bir düşmanı yok. Büyük olasılıkla ilk elde bu basit telakki herkesin zihninde yer edebilir. Kimseyi gıyabında suçlamak istemem ancak kitabın önsözünde bir yerde bahsedilen, Âdem Yoksun’u sebepsiz yere darp etmeye kalkışmış, adı anılmamış çakır gözlü çöpçü, muhtemel sanık olarak ele alınabilir. Ancak olay yetkili mercilerce ne oranda kurcalanacak, kendimce ciddi şüphelerim var.

            Âdem Yoksun olayı hakkında, yeterince güvenilir kaynağa ulaşma imkânına sahip olmadan yapılacak yorumların istenen ölçüde sağlıklı olamayacağını elbette ki biliyorum. Sanal bir çöplüğe dönmüş internet ortamı üzerinde oluşması muhtemel spekülatif bilgi kirliliğinin, salt gerçeklere ulaşma çabamı zedeleyeceği fikrinde epey ısrarcıyım. Bu nedenle olası kovuşturmaya sebep teşkil edecek somut bilgi ve belgeleri araştırmaya devam ederek, bu işin peşini bırakmayacağımı, Âdem Yoksun’un, kitabın önsözünde adı geçen Şiirci Amca gibi sahipsiz sanılmaması gerektiğini, burada açık seçik ilgili muhataplarıma deklare etmek istiyorum.

     DENİZ BERAT
     Şiiri Özlüyorum Dergisi / Sayı: 54
     Temmuz - Ağustos 2013




İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü / POLAT ONAT


Komşu Yayınları, Sıcak Nal / Kasım 2012 /
168 Sayfa