27 Eylül 2012 Perşembe

Yaz Tatilimden Komik Fotoğraflar


-Dünyayı başımın üzerinde taşıyabiliyorum!
(Eskişehir)

-İbo'nun bizzat ikram ettiği çiğ köftenin tadı başka oluyor!
(Bursa)

-Adaşımın yaptırdığı çeşmeyi sahipleniverdim!
(Bursa)

-Vestel robotuyla yaptığım maçtan bir görüntü!
(İstanbul)

-Boyumdan büyük bir sandalye!
(İstanbul)

22 Eylül 2012 Cumartesi

Adalet Karikatürleri

Adalet Karikatürleri


Hakim Karikatürleri


Avukat Karikatürleri


Mahkeme Karikatürleri


Hukuk Karikatürleri


Kanun Karikatürleri


Dava Karikatürleri

16 Eylül 2012 Pazar

Kapalı / Hermetik Şiir Okurlara Neden Uzak? (Tuncer Uçarol)


   Günümüz yazınının, kendine has bir tarz oluşturmuş, saygın eleştirmenlerinden Tuncer Uçarol'un, geçtiğimiz aylarda yapmış olduğumuz bir yazışmada, ilk kitabım "Son" üzerinden kapalı (hermetik) şiir anlayışı hakkında yaptığı kısa bir eleştiriyi, kendisinden izin alarak burada paylaşıyorum:

   Selam Polat,   

   Aralıklarla da olsa senin “Son” kitabından ilk 11 şiirle, sondan 6 şiiri okudum, bazı notlar da aldım (günce  tuttum). Kestirmeden, içtenlikle, izlenimlerimi dosdoğru belirtmem en doğrusu:

   İlk şiirin beni oldukça sevindirdi. Ondan önce de şiir başlıklarının tek sözcüklü olması gibi iddialı tutumuna saygı duydum. Onların arasında nesne şiirlerini imleyen başlıklar görünmesi de iyiye işaretti. Duru sayılabilir bir Türkçe kullanımı var. Bazı güzel dizeler, birkaç güzel parça da sevindirici. Arada buluşlar da parlıyor ama sanki bunlar söz zorlamalarıyla, kapalı şiir anlayışıyla boşa gidiyor. (Mühür dergisinin bu sayısında Ahmet Telli için bir yazım var. Eh! Onda da bu duruma benzer bazı şiirler var.)

   Kapalı şiirleri ben ikiye ayırıyorum: Doğal sıkı şiirler... Örtünerek yazılanlar...

   Bu ikincisi son yüzyılın modası! Hermetizm diyorlarmış. Sincan İstasyonu dergisinin bu mart sayısındaki yazımda da bu konuya değinmeler var. Nisan sayısında da öyle. Kalıcılık açısından çok önemli köstek kapalı şiir anlayışı.

   Sen de bir iletinde yazmıştın, okuyucu şiirleri kendine göre anlıyor diye. Bu, bir ölçüde doğru. Ama Yahya Kemal, Dıranas, Ziya Osman, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Cemal Süreya'nın, Necip Fazıl'ın, Nâzım Hikmet'in epey şiiri için doğru sayılmaz. Şair, açık şiir / yalın şiir, hiç olmazsa sisli şiir yazarsa, noktalama imlerini de "yeterince" kullanırsa, okuyucuların bu farklı anlamaları da en aza iner. Şairin söylemek istediği büyük ölçüde ortada görünür. Etkileme gücü varsa etkiler. Okuyucunun koluna girer.

   Şairin bu oynaklık farkını en çoğa çıkarmaya çalışması ise işi çok zora sokuyor. Bugün bile kavranamıyor şiir. İncelemecilere de öyle uzak düşüyor. "Hep beraber tozlanıyoruz" çekmecelerde, "kitaplar bataklığında"... Şiir çıtkırıldım bir şey. Onca emek veriliyor o inceliklere. Boşa gidiyor. Okuyucu da pek nazlı; şiirde bir tökezledi mi (dizelerin arkasında mağara gördü mü) terk ediyor o çıtkırıldım kızı; o karanlıkların ağzındaki insanı... Okuyucu, koluna giremedikten sonra o soğuk kızı, o arkadaşı ne yapsın...

   Senin “demirden şiirle örülmüş parmaklıklar” dizesini bile kullanabiliriz burada… Neden “yanıp ıslanan ışıklarda buruşur anlam” ki?.. Islanacaksa, işte, az ıslatılsın anlam: “Karanlık basınca ışığa kaçıştı kelimelerim” olsun...

   “Işığın yanında duruyor beni şiir yapan şey”... Çünkü şair; şair söylencesi o ya, zor sözü yalın, güzel söyler… Bence kapalı şiir yazanlar, açık şiir (yalın şiir), hiç olmazsa sisli şiir yazsa, buluşları, güzel dizeleri, güzel parçaları da bütünlük içinde parıldar, insana daha çok tat verir.

   İzlenimlerim bunlar. Umarım seni üzmüş olmam. Şimdi “İhtiyarın Vefatı” kitabındakileri merak ediyorum. Onu da uygun bir zamanda okuyacağım.

   Selam ve sevgilerle.

   TUNCER UÇAROL 
   4 Mart 2012

13 Eylül 2012 Perşembe

Çağdaş Cam Sanatları Müzesi (Eskişehir)

Bu yaz gezdiğim, Eskişehir'deki Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, birbirinden ilginç ve güzel eserleri bünyesinde barındırarak, ziyaretçilerine etkileyici bir görsel şölen sunuyordu. Çektiğim fotoğraflardan oluşturduğum bir seçkiyi paylaşıyorum. 










Bu Eskişehir gezimde bana şehri gezdiren, kıymetli arkadaşım Serkan Çelik'e de bu vesileyle çok teşekkür ediyorum.


4 Eylül 2012 Salı

Şiir Okuyan Japon Balığı (VİDEO)


'İhtiyarın Vefatı' kitabımda yer alan "Akvaryum" adlı şiirimi bir japon balığına okutmaya çalışıyorum :-)

1 Eylül 2012 Cumartesi

Türkiye'deki İlk Şiir Kütüphanesi (Bursa - Nilüfer)


Şiir bir şehrin dokusunun içine sinmişse onu görecek gözlere ihtiyaç duyar. Günlük hayatın içinden giderek uzaklaşan, yaşadığımız hız çağında toplumla kucaklaşması neredeyse imkânsızlaşan şiir, Bursa Nilüfer’de kendine has bir yurt edindi. Şiir kitaplarının kitaptan bile sayılmadığı, çoğunluğun nezdinde edebiyatın salt roman ve öyküden ibaret görüldüğü, şiirin ise herkesin kolayca üretebildiği manzumelerden ibaret olduğunu sananların dünyadaki hâkimiyetini sürdürdüğü zamanlardayız.

Geçenlerde tatil için Bursa'ya gittiğimde, yakın zamanda açıldığını duyduğum 'Şiir Kütüphanesi'nin nerede olduğunu soruşturdum. Birçok kişiden “Şiir Kütüphanesi mi, o da ne?” cevabını aldıktan sonra, telefon vasıtasıyla belediyenin kültür işleri birimindeki bir görevliden yol tarifini istedim. Üniversite tarafına doğru giden metroya binip Yüzüncüyıl istasyonunda indiğimde, yolun hemen solundaki Nazım Hikmet Kültürevi'nin giriş katında olduğunu öğrendim. Bulmam zor olmadı.

Sıcak havaların bezginleştirdiği ruhuma şiirin hâkim olduğu bir mekânda nefes aldırabilme heyecanıyla, hafta içi bir gün, öğlene doğru içeri girdiğimde Şiir Kütüphanesi epeyce sakindi. Bu tenhalığa şaşırdım. Kütüphane görevlisi haricinde sadece üç kişi vardı içeride. İki genç sınavlara hazırlanmak için test çözüyor, bir adam ise gazetelere göz atıyordu. Öğrenciler için test çözmek şüphesiz ki çok gerekli, gelecekleri büyük oranda bu vesileyle şekillenecek. Yetişen neslin genelinin, okudukları tüm şiirler, sadece çözdükleri bazı Türkçe testlerinin içindeki bir ögeden ibaret yazık ki. Gazete okumak ise hayatımızın vazgeçilmez bir parçası elbette. Şiir mi dediniz, güldürmeyin beni Allah’ınızı severseniz!

Şiir Kütüphanesinin içerisinin dekorasyonu ve ışıklandırması çok güzeldi. Okurların rahat ve konforu dikkatli bir şekilde düşünülmüş, ona göre bir düzenlemeye gidilmiş. Hemen her kütüphanede olduğu gibi burası da sessizliğin neredeyse elle tutulacak bir varlık olarak somutlanmaya doğru yaklaştığı ortamlardan biriydi. Kütüphanenin arşivi de epeyce zengindi. Gittikçe de zenginleşmeye devam edeceğini umuyorum. Şiir tarihindeki verimlerin bir kısmının kendine böyle bir sığınak bulması az şey değil şüphesiz.

Çevreyi fotoğrafladıktan sonra, bazı edebiyat dergilerinin son sayılarının olduğu bölümde dergilere göz attım. Tahminimce, az okunmaktan dolayı boynu büküktü edebiyat ve şiir dergilerinin, ancak benim ilgimle karşılaşınca sanki biraz sevindiler. Kütüphanenin raflarına itinayla dizilmiş kitapları inceleyip rastgele bir şiir kitabı seçtim ve baştan sona okudum. Ben kitaptaki şiirleri okudukça şiirler de beni okuyorlardı, böylece bütünleşiyorduk imgelerin rüzgârı altında tuhaf fakat güçlü dizelerle. Bazı sevdiğim şairlerin eski baskı kitaplarını keşfederek inceledim, sevdim, okşadım. Derin derin kokladım onları. Gözler aklıma düştü, o sararmış sayfalara değip de toprak olmuş nice insanın gözleri. Şiirin yazılan ve okunan bir şey olduğu kadar yaşanan bir şey de olduğunu hissettim derinden derine Şiir Kütüphanesinde.

Nasıl geçtiğini anlayamadığım üç saatin ardından eve dönmek için Şiir Kütüphanesinden çıktığımda, gazete okuyan adam ve test çözen iki genç gitmişti. Sadece kütüphane görevlisi kalmıştı içeride yorgun bakışlarıyla, kendisiyle baş başa. Selam verip yürüdüm çıkışa doğru. Adam dalmıştı, duymadı. Kim bilir neler düşünüyordu. Bense acı acı gülümseyip "Böyledir işte şiirin o dev yalnızlığı ey insanlar..." diye mırıldandım kendi kendime.

POLAT ONAT