14 Mart 2015 Cumartesi

Kısa ve Derin Bir Umutsuzluk (Kurte Film / Ali Kemal Çınar)


 
KISA ve DERİN BİR UMUTSUZLUK
(Kurte Film / Ali Kemal Çınar)
 
     Ali Kemal Çınar'ın ilk uzun metraj filmi "Kısa Film" kendine has, orijinal bir sinemanın ip uçlarını veren, yönetmenin tüm içtenliğini ve suskun uzaklığını sergilediği bir çalışma. Cevapsız soruların bu kadar yakıştığı çok az film vardır. Film boyunca karşılaştığımız, incelikle işlenmiş ve son derece doğal diyaloglarda, Ali Kemal karakterinin, kendisine hitaben söylenen ifadelere ve sorulan ısrarlı sorulara suskunca, ama umursamaz bir suskunlukla değil, umutsuz bir suskunlukla karşılık vermesi doğrusu epeyce etkileyici bir aura oluşturuyor.

     Başarılı ve ilgi çekici kısa filmleriyle tanıdığımız Ali Kemal Çınar'ın ilk uzun metraj çalışmasının adının ve ana izleklerinden birinin "Kısa Film" olması hoş bir ironi barındıyor. Bu yapıtta beni çok etkileyen olgulardan biri, etkileyici bir görüntü çalışmasının, sakin ve duru bir kamera işçiliğinin kendini belli etmesi oldu. Bilirsiniz, sanatsal içerik yüklü filmler, benim gibi, çoğunlukla popüler sinema diline alışmış seyircilere, genelde epeyce sıkıcı gelir. Ancak yönetmen Çınar'ın bir saati aşkın süreli bu yapıtının sonunda, bana sanki bu film yirmi dakikalık bir kısa filmmiş gibi geldi. Bunun nedeni de filmin yoğunluğudur diye düşünüyorum. Hemen hiçbir fazla kare barındırmayan bir çalışma kotarmaya çalışmış Ali Kemal Çınar. Ürününü tüm fazlalıklardan ve safralardan arındırmayı planlamış, nihai amacına hizmet etmeyen hiçbir sahneye yer vermemiş kanısındayım.

     Benim dikkatimi çeken bir diğer yön de, filmin, yönetmenin varoluşsal kaygılarını izleyenlere  aktarmakta son derece başarılı olduğudur. Hastalık, vücut, acı, korku gibi evrensel kavramlar üzerine, kimi açık kimisi örtük göndermelerle, sağlam bir bakış açısını, kendine has yerel argümanlarla bezeyerek seyircilere sunmada, Ali Kemal Çınar'ın hedefine ulaştığı görüşünü taşıdığımı ifade edebilirim.

     Kısa Film'in, aile kavramı üzerine, dingin ama sarsıcı, çoğunlukla örtük tespitlerine ise ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Yönetmenin, kendi ailesindeki herkesin kendini canlandırdığı bu manzaraya dışardan baktığımızda, hiçbir irkiltici, yadırgatıcı, tuhaf yön bulamıyoruz. Ama cilalanmış bir sevgi atmosferi ve duygulu sahneler de göremiyoruz. Ali Kemal karakterinin, Albert Camus romanlarından çıkmış bir bakış açısını kadraja yansıttığı alttan alta kendini hissettiriyor.

     Netice itibariyle, herkesin sevebileceği bir film değil Kısa Film. Ama sevenlerin de çok seveceği ve unutamayacağı bir film.

          POLAT ONAT

9 Mart 2015 Pazartesi

Aranılan Esas Cevap Nedir?

 
"Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur, hayalini kurduğu her şeye kavuşur. Böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar."
        Jim Carrey

8 Mart 2015 Pazar

2 Mart 2015 Pazartesi

Cahillik Nedir?


 
Cahillik üç türlüdür:

1. Hiçbir şeyi bilmemek.
2. Gerekenleri bilmemek.
3. Bir sürü gereksiz şey bilmek.

Thomas Fuller

1 Mart 2015 Pazar

Taşradan Gelenlerin Manifestosu (Zaman Gazetesi Kültür Sayfası)



TAŞRADAN GELENLERİN MANİFESTOSU

            2013 yılı mayıs ayında Kadir Has Üniversitesinde yapılan "Taşra ve Edebiyat Sempozyumu"nda sunulan bildiriler, Mesut Varlık'ın hazırlaması sonucu İletişim Yayınları tarafından "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" adıyla kitaplaştırılarak geçtiğimiz günlerde okurlara sunuldu. Taşra ve sanat olgusu üzerine kafa yoranların muhakkak ilgisini çekecek zengin bir içeriğe sahip bu eser, farklı kuşaklardan edebiyatçıların konuyu değişik eksenlerden ele aldıkları kuşatıcı denemelerden oluşuyor.

            Kitap, sempozyumun nihayetinde, katılımcılar tarafından kaleme alınmış önemli bir metin olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu ile açılıyor. Hazırlayan Mesut Varlık'ın Önsöz Niyetine yazısının ardından, sempozyumda sunulan çalışmaları okumaya başlıyoruz. Kerem Işık, Ömer Solak, Abdullah Ataşçı, Asuman Susam, Arın Kuşaksızoğlu, Vedat Ozan, Nesra Gürbüz, Ethem Baran, Mehmet Said Aydın gibi başarılı edebiyatçıların yazıları, önemli tespitleri bünyesinde barındıran bir hüviyete sahip. Taşra gibi epeyce girift, ancak bir o kadar da hafifsenme potansiyelini barındıran bu sosyokültürel olgu hakkında, zihin açıcı ve derinlikli yorumlarla karşılaşıyoruz.

            Necati Mert'in otobiyografik ögelerle bezeli, bir nevi lezzetli bir öykü tadını da ziyadesiyle içeren "Taşra Ötekidir" yazısı ve genç yaştaki Eyüp Tosun'un anılarının yönlendirmesiyle nostaljik bir anlatımla kotardığı "Bir Angaralı'nın Taşrasal Günah Çıkarması" adlı ürünü, kitaptaki diğer çalışmalardan farklı bir noktada konumlanıyorlar.

            Şükrü Erbaş'ın yoğun bir şiirsellik ve lirizm içeren "Yağmur Damlasından Dünyayı İçmek" adlı kısacık ama vurucu metni ile nihayete eren bu sempozyum kitabı, hızla metropollere akan bir nüfus yoğunluğuna sahip ülkemizin edebi serencamını net olarak ortaya koymuş. "Edebiyatın Taşradan Manifestosu"nda  bir okur olarak eksikliğini hissettiğim en somut olgunun, taşradan metropollere yoğunlaşan göç dalgalarının, sosyolojik değerlendirmeler ışığında toplumsal katmanlara yayılan uyuşmazlıklarının, cumhuriyet dönemi romanlarındaki karakterlere yansımalarına yeterince değinilmemesi olduğunu belirtebilirim.

            "Taşra" gibi anlamsal bir akışkanlığa sahip bir kavramın, günümüz Türk Edebiyatının önemli yazarlarının perspektifinden sanatımızdaki yansımalarını derli toplu olarak bulabileceğimiz Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabındaki metinler, bir nevi "Arkadaşlar! Bambaşka bir edebiyat da mümkün olabilir!" şeklinde nida ediyor. Bence bu çığlığa kulak vermekte önemli bir fayda var. Çağımızın tektipleştirme yolunda hızla ilerlediği mekansal olgular, şayet yeterince güçlü estetik tercihlerle desteklenebilirse, bambaşka duyarlıklara da kapı aralayabilme potansiyeline sahip. Yeter ki zihinlerdeki kodlanmışlığı aşabilecek geniş bir ufka sahip olunabilsin.

            Bu kısa yazıyı sona erdirirken dikkat çekici bir söyleyiş benzerliği içeren taş ve taşra kelimelerindeki yakınlık ilgimi çekti. Ve aniden şunu fark ettim: Taşrada her boyutta "taş"a rastlamak, istendiği takdirde yerden kaldırıp eline almak ve rastgele bir yere fırlatmak çok kolaydır. Betonlar ve asfaltlarla bütünleşmiş metropollerde taş bulmak ise artık neredeyse olanaksız.


                        POLAT ONAT / 13 Şubat 2015