30 Ağustos 2013 Cuma

"Dias'ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi" Kitabının Arka Kapak Yazısı


   Şiir mi güzel, masal mı?

   Masal mı güzel, şiir mi?

   Hem şiir hem de masal okumak, maceradan maceraya koşmak ister misin?

   O zaman Dias’a katılmalısın.

   Sahibine ulaştırmaya çalışırken şiir madalyonunu, dört kanatlı kırmızı kartalla karşılaşırsın.

   Kuyruksuz tilkinin takibinden kaçarken tek kulaklı mavi maymunun evine konuk olursun.

   Gözlüklü kutup ayıları, kraliçe penguen, boynuzlu kaplan ve daha niceleriyle tanışırsın. Kim bilir daha ne sürprizlerle karşılaşırsın!

Yazan: Polat Onat

Resimleyen: Büşra Akbulut

Nesil Çocuk Yayınları etiketiyle
Eylül 2013'den itibaren tüm kitapçılarda...

29 Ağustos 2013 Perşembe

Ülkemizde Çok Karşılaşılan Bir Rahatsızlık: "Kronik Geç Kalma Hastalığı"



Bu rahatsızlık Batı ülkelerinde yadırganıyor olabilir. Ama bizim ülkemizde son derece normal  bir durum olarak karşılaşılan bir vaziyet bu. Hatta geç kalanların değil, randevuya vaktinde gidenlerin yadırgandığı bir toplumda yaşıyoruz. Yukarıdaki habere konu olan adama, Türkiye'ye gelip yaşarsa hiçbir sorunla karşılaşmadan hayatına devam edebileceği garantisini verebilirim.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Varlık Dergisi'ndeki Mektubum: "Su Katılmamış Taşralı"



SU KATILMAMIŞ TAŞRALI

            18 – 19 Mayıs 2013 tarihinde Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”na konuşmacı olarak davet ettiğim ve hiç beklemediğim bir şekilde ‘ret mektubu’ ile yanıt aldığım bir şair de oldu.

            “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi”nden başka bir karşılık beklemek, benim şuursuzluğumdandır muhtemelen. Aslında daha oynardım ama yerim dar; o yüzden şairin iznini alarak, o mektubun kısaltılmış halini aşağıda paylaşıp veda etmiş olayım.
                                                             MESUT VARLIK   
           

            Değerli Mesut Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Polat Onat
20.03.2013 / Batman

Varlık Dergisi, Sayı: 1271
Ağustos 2013, Sayfa: 6

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Edebiyat Meclisi: İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü'ne Dair (Murat Gil)



Murat Gil


İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… 
Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim.

     Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     BAŞLARKEN

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler. Kitabın tanıtımından  hasbelkader haberdar olanlar, yazarın bir sahafın raflarında denk geldiği bu talihsiz sonsöz ve dizeleri bizlere ulaştırmak için nasıl da can attığını hatırlayacaklar.

     Bakın isterseniz kitaba derinlemesine eğilmeden önce kitabın “okuru”nu bir değerlendirelim, bu bağlamda eserleri değil de okurları karşılaştıralım kısaca: Âdem Yoksun’un  ilginç hikayesini okumaya başlayacak klasik okurla, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına başlayacak klasik okurun hevesi aynıdır bana göre.  Bu iki yapıtın hacimleri oranında klasik dediğimiz okurun kitabı okumayı bırakma süreçleri de orantılıdır.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı, mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı, dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “Hepsi” cevabını verdim.

     KAHRAMANLAR

     Tahmin edilebileceği üzere eserin kahraman kadrosu kısıtlı. Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. 

     Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter” unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün. Bunun yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine...”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     TEMA / KONU ve OLAY ÖRGÜSÜ

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan "Tutunamayanlar" romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde, Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     ÜSLUP

     Yazar Onat esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor: “Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?” Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor: “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?” Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha önemli dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat, olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Bu güzel eserin değerlendirmesini toparlayacak olursam naçizane şu tespitlere ulaşıyorum. Eser projesi günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi oluşturuyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur...”

     Murat GİL / 29 Temmuz 2013
     edebiyatmeclisi.blogspot.com

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Adem Yoksun Olayı: İntihar mı, Cinayet mi? (Şiiri Özlüyorum Dergisi)


ÂDEM YOKSUN OLAYI:
İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?
  
“İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” adlı yapıtı okuduğumda ilk dikkatimi çeken şey müntehir şair Âdem Yoksun’un adının kapakta geçmemesi, dosyayı sahafta keşfeden Polat Onat’ın kitabı sahiplenir mahiyette bir tavırla kapakta adına büyük puntolarla yer vermesiydi. Dikkatli olmayan bir okurun kitabı Polat Onat’a ait sanmasına vesile olabilecek böyle vahim bir hataya nasıl düşülmüş, açıkçası epeyce şaşırdım. Etik açıdan oldukça tartışmalı mahiyetteki bu durumun, yayınevinin ihmalinden mi, yoksa Polat Onat’ın işgüzarlığından mı kaynaklandığını merak etmedim değil.

Ancak kitabı bitirdiğimde bahsettiğim sorunsaldan daha büyük bir vaziyet aniden dikkatimi çekti: Âdem Yoksun olayı bize lanse edildiği gibi trajik bir intihar mıydı, yoksa sinsice planlanmış vahşi bir cinayet mi?

Olayın gerçekleştiği Yunak kasabasındaki polis teşkilatının böylesine kriminal mahiyet taşıması ihtimali bulunduran vakalara nasıl yaklaştığını açıkçası net olarak bilmiyorum. Olay yeri inceleme biriminde görev alma niteliğine haiz polis memurları taşra kasabalarında görev almaktansa metropollerde çalışmayı yeğliyorlar doğal olarak. Neticesinde de Âdem Yoksun vakasındaki gibi durumlarda, yetişmiş eleman sıkıntısı nedeniyle delil mahiyeti taşıması muhtemel kimi vaziyetler görevlilerce atlanabiliyor. Düşünsenize; Âdem Yoksun’un yazdığı rivayet edilen ve “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” adıyla geçtiğimiz günlerde kitaplaşan o dosya, Nevşehir’in Kozaklı ilçesinin Yunak kasabasından çıkıp, Batman’daki küçük bir sahafa birkaç yıl içinde nasıl ulaşmış? Bence yetkililer ivedilikle bu muammayı çözmeyi denemeli.

Âdem Yoksun’a genel otopsi uygulanmasına gerek görüldü mü? Olay sonrasında maktulün evinde hırsızlık süsü verilmişçesine dağınık bir görünüm teşekkül etti mi? Bunların hepsi önemli ama ne hikmetse tümüyle görmezden gelinmiş sorular. Görünürde muhtemelen berber/şair Âdem Yoksun’a karşı cinayete teşebbüs edebilecek bir düşmanı yok. Büyük olasılıkla ilk elde bu basit telakki herkesin zihninde yer edebilir. Kimseyi gıyabında suçlamak istemem ancak kitabın önsözünde bir yerde bahsedilen, Âdem Yoksun’u sebepsiz yere darp etmeye kalkışmış, adı anılmamış çakır gözlü çöpçü, muhtemel sanık olarak ele alınabilir. Ancak olay yetkili mercilerce ne oranda kurcalanacak, kendimce ciddi şüphelerim var.

            Âdem Yoksun olayı hakkında, yeterince güvenilir kaynağa ulaşma imkânına sahip olmadan yapılacak yorumların istenen ölçüde sağlıklı olamayacağını elbette ki biliyorum. Sanal bir çöplüğe dönmüş internet ortamı üzerinde oluşması muhtemel spekülatif bilgi kirliliğinin, salt gerçeklere ulaşma çabamı zedeleyeceği fikrinde epey ısrarcıyım. Bu nedenle olası kovuşturmaya sebep teşkil edecek somut bilgi ve belgeleri araştırmaya devam ederek, bu işin peşini bırakmayacağımı, Âdem Yoksun’un, kitabın önsözünde adı geçen Şiirci Amca gibi sahipsiz sanılmaması gerektiğini, burada açık seçik ilgili muhataplarıma deklare etmek istiyorum.

     DENİZ BERAT
     Şiiri Özlüyorum Dergisi / Sayı: 54
     Temmuz - Ağustos 2013




İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü / POLAT ONAT


Komşu Yayınları, Sıcak Nal / Kasım 2012 /
168 Sayfa