Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2026 Cumartesi

Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi / M. Sedat Sert (Şiraze Dergisi - Sayı 33)

Merkezin Taşraya Bakışı, 
Taşranın Merkeze Mesafesi 
M. Sedat Sert 
(Şiraze Dergisi - Sayı 33) 


M. Sedat Sert'in kaleme aldığı, Polat Onat'ın "Taşra Mektubu Olayı" kitabını değerlendirdiği, "Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi" yazısı, Şiraze Dergisinin 33. sayısında, Ocak 2026'ya yayınladı.



Merkezin Taşraya Bakışı

Taşranın Merkeze Mesafesi


 M. Sedat Sert

 

Yeni sayımızın dosyası taşra üzerine olunca öncelikle kendi hayat serencamımı düşündüm, ömrümün bu vakte kadarki kısmının -şu an taşra addedilse bile- eski/yeni payitahtlarda geçtiğini fark ettim: Doğduğum şehir Kastamonu, Candaroğulları Beyliği’nin başkenti; üniversiteyi okuduğum ve birkaç yıl çalıştığım şehir Ankara, Türkiye’nin başkenti; yine üç yıla yakın çalıştığım Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti ve şu an rızkımı temin ettiğim şehir Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti... Bu şehirler kendine has tarihi, geleneği, kültürü olan yerler.

Kastamonu küçük yerdir. Evden çarşıya gidene kadar yol boyunca selamlaşacağınız birçok kişiye denk gelirsiniz. 1990’lı yıllar ve 2000’lerin başı itibariyle şehrin imkânları mahduttu. Ama bu mahdutluk bir mahrumiyet anlamına da gelmiyordu. Zira kanaat ekonomisi o yıllar için geçerliydi ve eldekiyle idare etmek de bugünkü nesil için anlaşılması zor bir meziyetti. Bir şeyin bol olması, ondan bıkmak veya o şeyi israf etmek demek değildir. Bugün gelinen noktada ise doyumsuz ve hep daha fazlasını isteyen bir ruh hâli esir aldı insanları...

Ankara, taşra mıdır yoksa merkez midir, tartışmasına girmeden Ankara’nın hayatımdaki önemine kısaca değineyim: Bir derdim, mefkûrem, gayem varsa bu Ankara’nın sunduğu imkânlar çerçevesinde oldu. Üniversite yıllarımda ve çalışma hayatımda vaktimi doğru yerlerde ve doğru kişilerle geçirmeye gayret ettim. Bu da sonraki yıllar için iyi bir zemin teşkil etti. Ancak bugün benim için Ankara yaşanması zor bir şehir. Yeşilin gölgesinde, mavinin serinliğinde çalışıp dinlenmek varken altta asfalt, yukarıda gri gök, dört yanda beton cazip değil artık.

Şimdi merkezin taşraya bakışını, taşranın merkeze mesafesini iki açıdan ele alabiliriz. Merkezin durumunu bir olay ve kitap üzerinden, taşranın durumunu ise müşahede ve tecrübelerden hareketle irdelemeye çalışacağız.

Merkezin Taşraya Bakışı

Girişte de bahsettiğim üzere dosya için taşra-merkez üzerine araştırma yaparken Polat Onat ismi dikkatimi çekti. Fazlaca kişinin haberdar olmadığını düşündüğüm, bu sebeple de merkezin taşraya bakışını çok iyi temsil eden bu hadiseyi, Polat Onat’ın Taşra Mektubu Olayı adlı kitabından alıntılarla aktarırsam muradım daha sarih bir şekilde anlaşılacaktır.

“2013 yılında Mesut Varlık, Polat Onat’ı, İstanbul’da Kadir Has Üniversitesinde yapılacak ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’na davet etmişti. Yazarın kaleme aldığı ‘İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’ romanı vesilesiyle söyleyeceği sözler olabileceğini ve sempozyumda konuşmacı olarak yer almasını rica etmişti.

Polat Onat, bu daveti kabul etmedi. Ret gerekçelerini de Mesut Varlık’a hitaben yazdığı ‘Taşra Mektubu’nda sıraladı. Mesut Bey, bu mektubu dergide [Varlık] ve sempozyum kitabında [Edebiyatın Taşradan Manifestosu] yayımlamak için Polat Onat’tan izin aldı.

(...)

Söz konusu mektup Nuri Bilge Ceylan’ın, Mayıs 2018’de gösterime giren ‘Ahlat Ağacı’ filminde, yazardan izinsiz olarak kullanılmıştır.

(...)

İki karakter [yazar adayı Sinan ile yazar Süleyman], yürüyüşleri esnasında beş dakikayı aşkın bir süre boyunca ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu’ hakkında konuşuyorlar. Sinan, ‘Su Katılmamış Taşralı’ başlıklı mektupta yazılanları hararetle savunuyor. Yazar Süleyman ise karşıt görüşlerini öne sürüyor ve tartışıyorlar.” (Taşra Mektubu Olayı, s. 11)

Filmi izleyenler kitapçıda başlayıp köprünün üstünde devam eden tartışmayı hatırlayacaklardır. Bu sahnede tartışılan mektupta ne vardı? Kendi taşrasında mutlu olan, etrafta görünür olmak istemeyen, prensip kararları doğrultusunda yaşayan bir yazarın kendince haklı ve mantıklı gerekçelerle sempozyuma katılamayacağını üç maddede sıralamasından ibaret olan mektup, Nuri Bilge Ceylan’ın da dikkatini çekmiş olmalı ki filminde kullanma gereği hissetmiş. Filmin jeneriğinin “Alıntılar ve Edebî Kaynaklar” kısmında Polat Onat’ın isminin geçmesine rağmen mektubun sahibi olan yazardan izin alınıp yazara telif ödenmediği için hâliyle Polat Onat da hukuki hakkını kullanmış ve 2018 yılında dava açmış. Yazar, davanın neticesini ve gerekçesini yine özlü bir şekilde ifade etmiş:

“Davayı kazandım. İlgili mahkeme, şahsıma hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesine hükmetti ve gerekçeli kararını açıkladı. Hukuk mücadelemin eninde sonunda başarıyla neticelenmesinden sevinç duyuyorum. Ama buruk bir sevinç... Nedeniyse şu:

Gönül isterdi ki bu somut telif hakkı ihlali sorunu, dava sürecine gerek kalmadan, karşılıklı iyi niyetle, hakkaniyetli bir şekilde çözülebilseydi. Çünkü ‘Taşralı genç bir yazarın yaşadığı sıkıntı ve çıkışsızlıkları’ anlatan önemli bir filmde, ‘Taşralı bir yazarın eserini izinsiz kullanarak hak ihlali yapıldığının’ mahkeme kararıyla ispatlanması, acı bir çelişkiyi ve dahası tuhaf bir ironiyi barındırıyor.

Mahkemenin vermiş olduğu bu adil karar, ünlü metropol yazarlarının eserlerini kullanırken telif hususunda gösterilen titizlik ve hassasiyetin, ünsüz taşra yazarları için de aynen geçerli olması gerektiğini fiilen kanıtladı.” (age., s, 8)

(...)

“Merak ettiğim nokta; söz konusu filmde, Orhan Pamuk, Enis Batur, Murathan Mungan gibi dev yazarlardan birinin yazdığı mektuptan alıntı yapılsaydı ve filmde 6 dakika boyunca tartışılsaydı, o yazardan izin istenir miydi?” (age., s. 17)

Bu can alıcı soru önemli... İlk başlıktaki meramımızı bütün vuzuhuyla ortaya koyan bu bakış açısını Polat Onat’ın yaşadığı süreç üzerinden hatırlamış ve -genelleme yapmadan- merkezin “ünsüz taşra yazarları”na/insanlarına karşı üstten bakan tavrına dikkat çekmiş olduk. Bunu şehrine çağırdığı şair veya yazarın garip ve kaprisli tavırlarına maruz kalanlar da iyi bilir, hatta böyle bir durum başına gelenler “Bunu nereden çağırdım!?” diye hayıflanır. İnsanı makamına ve mekânına göre değerlendiren, insanın fikrini görmezden gelen her türlü kabalık, esasında taşralılığın ta kendisidir!

Taşranın Merkeze Mesafesi

Bir şehirde sıradan işlerin mutat hâle geldiğine, belirli kişilerin temcit pilavı gibi yıllardır aynı konuları bıkmadan anlattığına, dışarıdan gelenlere öcü gibi bakıldığına şahit oluyorsanız orası taşranın göbeğidir ve bu taşralı zihniyet ile mücadele etmek zordur.

“Bu şehirde kimse yok muydu ki dışarıdan birileri geliyor?” diyen bir zihniyet ile o şehrin kalkınması, gelişmesi, ilerlemesi nasıl mümkün olabilir ki? Buna “taşra zihniyeti”, bu zihniyete sahip olanlara da “taşra entelektüeli” deniyor. Kendi dar dünyalarında her gün aynı aleladeliği yaşayıp bundan da bıkmayan, yeni isimlere ve fikirlere mesafeli olanlarla bir şehrin kabuğunu kırması pek mümkün değildir.

Yapılan işlere burun kıvıran, her konuda fikir beyan etmeyi görev edinen, sınır muhafızı gibi gelen gidenlerin çetelesini tutan, posta oturmuş şeyh misali kendini icazet makamında gören, devamlı kendisinden akıl alınmasını bekleyen kişilerin şehre karabasan gibi çöktüğü bir yerde taşradan öteye yol yoktur.

Bu durumun düzelmesi için taşranın dışa açık olması gerekir. Farklı fikirler, yeni insanlar, gerçekleşmemiş hayaller, tükenmemiş umutlar taşrada taze filizlerin yeşermesine vesile olabilir.

Esasında insan, taşrasını da merkezini de kendi eliyle hazırlar, sonra da kendi içinde taşır; nereye gitse o ruh hâli ve zihin yapısı onunla birlikte seyahat eder. Bundan dolayı insan, içindeki taşradan kurtulmalı, dünyayı okumalı ve nitelikli bir çevreyle irtibat kurmalıdır.

Sözlerimi güzelliklere değinerek bitireyim: Her şeye rağmen taşra güzeldir. Bir kasabada gece yarısı gökyüzüne bakınca yıldızların parıltısını görebilirsiniz, bir dağ köyünde ceylanların sekişine şahit olabilirsiniz, bir sahil beldesinde denizin iyotlu kokusunu içinize çekebilirsiniz, ücra bir ilçede serin ağaçların gölgesinde çayınızı yudumlayıp huzur içinde kitap okuyabilirsiniz.

 

            Şiraze Dergisi – Sayı: 33 – Ocak 2026


2 Ocak 2026 Cuma

Müsaade Ederseniz Bazı İtirazlarım Olacak (Video)


Müsaade Ederseniz Bazı İtirazlarım Olacak


MÜSAADE EDERSENİZ BAZI İTİRAZLARIM OLACAK "Fragman Denemeler & Aykırı Fikir Varyasyonları" @polat.onat'ın kaleminden, @myrinayayinlari kalitesiyle, Önemli tartışmalar başlatacak bir kitap. ☆☆☆☆☆☆☆☆☆ Genel itibariyle büyük düşünürlerin her sözünü doğrudan kabullenme eğilimindeyiz. Parlak aforizmaları hayranlıkla okuyup tasdik ederiz. Derin filozofların, yüzyılların duvarını aşıp gelen sözlerinden şüphe etmek haddimize değildir! Bu kitabımla söz konusu yaklaşımdaki kolaycı ve kabullenici yanımızı sarsmak istedim. "Müsaade Ederseniz Bazı İtirazlarım Olacak" deyip söze girdim. Bazen Einstein'a kafa tuttum. Yeri geldi Dostoyevski'ye itiraz ettim. Hızımı alamadım, Konfüçyüs'e efelendim. Devam edip Zweig'a çattım. Ukalalıkta sınır mı var? İnsan yeterince cahilse bütün sınırları aşabilir. Yanlış anlamayın, espri mahiyetli gevezelikler değil bunlar. Kendince tutarlı olmaya çalışan alternatif fikir denemelerinden ibaret. Dosyayı hazırlama aşamasındayken sadece meşhur filozofları değil, bazı yerli yazarlarımızı da kitabımda misafir etmeye niyetlendim. Güncel okuma serüvenimin kimi eleştirel yansımalarını da dosyama ekledim. Üç türlü okumaya açık bir kitap hazırladım: İsteyenler benim yazdıklarımı atlayarak sadece ünlü yazarların görüşlerini okuyup faydalı bilgiler edinebilir. İsteyenler sadece benim yorumlarımı okuyabilir -ki bunu pek tavsiye etmem- İsteyenlerse usta yazarların sözleriyle, benim itirazlarımı birlikte, karşılaştırmalı okuyabilir. Elinizdeki kitap, yazın alanındaki umutsuz hedefime ulaşma çabasıyla sürdürdüğüm tuhaf seyahatimdeki kilometre taşlarından birisi mahiyetinde algılanırsa sevineceğim. Kendi kadim can sıkıntımı hafifletmek gayesiyle karaladığım bu satırlarımla, birkaç kişiye bile mevcut can sıkıntımı bulaştırmayı başarabilirsem ne mutlu bana! ☆☆☆☆☆☆☆ #polatonat #polatonatkitaplari #polatonatokurları #polatonatsözleri #müsaadeedersenizbazıitirazlarımolacak #fragmandenemeler #aykırıfikirvaryasyonları #myrinayayınları #okudumbitti #kitaptavsiyesi #instabookturkey #bookstagramturkey #kitapkurdu #aforizmalar #okumatavsiyesi #denemekitabı #polat
 

9 Eylül 2015 Çarşamba

Safranbolu'nun Tek Deniz Feneri Söndü



SAFRANBOLU'NUN TEK DENİZ FENERİ SÖNDÜ

            Şair yazar Hüseyin Avni Cinozoğlu, tedavi gördüğü Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi araştırma hastanesinde, 4 eylül 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Cenazesi 5 eylül cumartesi günü Karabük'ün Safranbolu ilçesindeki Dedeloğlu camiinde, öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından Meşeliboğaz'daki aile mezarlığına defnedildi.

            Hayatını şiire ve edebiyata vakfetmiş, Anadolu'daki bir kasabada sanat ve edebiyatın güçlenmesi ve hayata daha kuvvetli aksedebilmesi için uzun ve zorlu mücadeleler vermiş değerli bir şairdi.

            Cinozoğlu 1955 yılında Karabük'te doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1977'de mezun oldu. Şiirleri ve yazıları, 1978 yılından başlayarak, önde gelen birçok edebiyat dergisinde uzun yıllar yayınlandı. Yazdığı denemeler, öyküler, şiirler, belgesel senaryoları, çeşitli ulusal ödüllere değer görüldü. Şairin on dokuz şiir kitabı yayınladı. İlk şiir kitabı 1977 yılında yayınlanan "Her Şafakta Büyüdüler", son şiir kitabı 2011'de çıkan "Makam-ı Aşk Her Dem Ali" adlı eseridir.

            Hüseyin Avni Cinozoğlu edebiyatın çoğu alanında çalışan üretken bir sanatçıydı. Deneysel roman, öykü seçkisi, eleştirel deneme, monografi, belgesel senaryoları, çocuk hikayeleri içeren çeşitli kitaplar da yazmıştır. 2009 yılında çıkarmaya başladığı "Zalifre Yazıları" adlı dergiyi Temmuz 2015'e kadar 24 sayı boyunca okuruna ulaştırmıştır.

            Ben şahsen kendisini kişisel olarak tanımam, hiç görmedim. O Safranbolu'da ben Batman'da. Birbirinden epeyce uzak mekanlarda ikamet ettik. Zalifre Yazıları dergisine aboneliğim ve imzalı kitap koleksiyonculuğum nedeniyle tanışmıştık. Yüz yüze konuşmak hiç nasip olmadı. Sadece edebiyat ortak paydasında, nadir olarak yazıştık.

            Yaklaşık iki hafta önce telefonumu aramıştı. Müsait olamadığım için açamamış, ertesi gün ben onu aramıştım. Hemen hiç görüşmediğimiz için, neden aradığını epeyce merak etmiştim. Telefonda rahatsızlığından bahsetti, hastanede yattığını ifade etti. Helalleştik. Dua edeceğimi tekrar tekrar ifade ettim. Sevindi. Bunu şunun için anlatıyorum. Yaşlı bir şairin, kendisine hiç hakkı geçmemiş, yüz yüze dahi görüşmediği benim gibi bir okuruyla telefon etme nezaketini gösterip, helalleşme inceliği, beni ziyadesiyle etkilemişti.

            Bugün Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun vefatını öğrenip, büyük bir teessür içinde bu yazıyı yazarken, şairin kişisel sosyal medya hesabında paylaşılmış bir video röportajındaki sözleri, beni daha da sarstı:

            - Allah geçinden versin ama yarın Hüseyin Avni Cinozoğlu öldüğü vakit nasıl anılmak ister?

            - Ben öldükten sonra, benden bahseden kişilerin "Yahu ne iyi adamdı, keşke burada olsaydı." demelerini isterdim. İnsan böyle şeyleri istiyor. Bir de şunu hayal ediyorum. Bizim gibi yazarların asıl doğumu ölümünden sonradır. Bunu ben hissedebiliyorum. (...) O da Allah'ın bir ikramı. Mesela, şu duayı hep ederim ben: "Allahım, ne olur, iyi bir insan olmam için bana yardımcı ol."

            Bence, Hüseyin Avni Cinozoğlu her şeyden öte, kendi dualarında istediği gibi, iyi bir insan olmayı başardı. Ki bu herkese nasip olmayacak büyük bir haslettir. Ayrıca, tutarlı çabaları olan değerli bir sanatçıydı. Şiirimize katkı sunmuş önemli bir şairdi. Yüce Allah, bu şairimizin ebedi mekanını cennet eylesin.


                        POLAT ONAT / 9 Eylül 2015
             

2 Nisan 2015 Perşembe

Eksik Parça Yolculuğum: Taşradan Uzaklaşmak


EKSİK PARÇA YOLCULUĞUM:
TAŞRADAN UZAKLAŞMAK 

            Evi, işi ve tüm sosyal çevresi iki kilometrekare içinde sıkışmış, bir taşra münzevisine en zor gelen şeylerden biri nedir bilir misiniz? Yolculuk. Hayatın rutin akışından büyük bir keyif alan, monotonluğu bozucu sürprizlerden pek hoşlanmayan bir taşralı için, İstanbul seyahati ancak zorunluluk içeriyorsa ya da önemli bir işlev taşıyorsa katlanılırdır. TRT'deki "Eksik Parça" programı yapımcılarından Alev Çağlayan hanımın davetini de bu nedenle kabul ettim. Taşradan birkaç günlüğüne çıkış gerekçem, televizyonda "taşra hakkında konuşmak" gibi, bir nevi tuhaf bir paradoksu içeriyordu. 

            Öğleden sonra Batman'dan uçağa bindim ve bir buçuk saat sonra, bin yüz on bir kilometre ötedeki İstanbul'daydım. Havaalanında beni bekleyen TRT'nin aracıyla, on kilometre ilerideki Ortaköy'deki çekim stüdyosuna varmamız ise, trafiğin yoğunluğu nedeniyle iki buçuk saat sürdü. Yani kısacası, Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna uçakla gitmek, İstanbul'da birkaç semt ileriye arabayla gitmekten daha az yorucu oluyor. TRT'nin servis aracını süren şoförle, sıkışık trafikteki bu iki buçuk saatlik yolculuğumuz sırasında güzel bir sohbet ortamı oluşturduk. Şoför arkadaşın memleketi Batman'mış. Yol boyu hep ilgi çekici konularda konuştu, ben de dinledim. 

            TRT'nin binasına vardığımızda hava kararmıştı. "Eksik Parça" belgeseli program ekibi Alev Çağlayan hanım, Birsen Hatipoğlu hanım, Zafer Sevener bey, beni güler yüzle karşıladılar. Sıcakkanlı ve samimi yaklaşımları ile hemen ortama adapte olmamı ve yabancılık çekmememi sağladılar. Kameraman Zafer bey stüdyodaki gerekli düzenlemeleri çabucak tamamladı. Kısa bir hazırlıktan sonra program çekimine başladık. Alev hanım ve Birsen hanım taşra olgusu hakkında birbirinden orijinal ve ufuk açıcı sorularıyla programı yönlendirdiler. Ben de yolculuk nedeniyle ağrıyan başıma rağmen, yöneltilen soruları mümkün olduğunca ayrıntılı cevaplamaya çalıştım.  

            Çekimleri tamamladıktan sonra ekiple vedalaşıp, kalacağım otele gittim. Taksim'deki otele eşyalarımı bırakıp, İstiklal Caddesinin o susmaz uğultusu içine attım kendimi. Benim gibi taşradan gelmiş melankolik biri için, İstiklal Caddesinin ışıkları ve gürültüsü ilk on dakikalık şaşkınlığın ardından her zaman bir eziyete dönüşür. O saatlerde, cadde üstündeki YKY kitabevinin sessizliği ve tenhalığı, benim için hoş bir sığınak olmuştu. Kitapların arasında epeyce dolaşıp durdum. Ve uzun zamandır aradığım ama bir türlü edinemediğim Oktay Rifat'ın bende olmayan bir şiir kitabına rastladım. Kitabı sevinçle satın alıp, yavaş adımlarla kalacağım otele doğru yürümeye başladım. Otel odasının hissettirdiği gurbet duygularının mayhoş lezzetiyle Oktay Rifat'ın kitabını heyecanla açtım. Nihayet İstanbul'un göbeğinde, biricik taşrama geri dönmüştüm: Kitaplara ve şiirlere. Ve ardından, bir otel odası uykusunun o serin karanlığı. 

            İstanbul, kendini uzakta hissedenlere, devasa bir yalnızlık duyurmakta son derece mahir bir şehir. Ve İstiklal Caddesi, Anadolu'daki tenha bir dağ köyü yolundan daha ıssız. Neden derseniz, dağ köyü yolunda tesadüfen bir insana rastlayabilirsiniz. Ve bu durumda karşılaştığınız o kişiye, sanki bir tanıdıkla karşılaşmışçasına samimi bir ilgiyle selam verirsiniz. Beraber yol alıp samimi bir muhabbete yelken açarsınız büyük ihtimalle.  Tedirgince şimdi farkına varıyorum ki, kalabalık içinde bir yalnızlık daha sancılıymış. Çünkü Taksim'deki muazzam insan seli ve devasa kitle, birbirine tamamen yabancı ve metropolün olağan gerilimiyle potansiyel öfke yüklü bir edayla hareket ediyormuş gibi gözüküyor ürkek gözlerime. Yarın İstanbul'dan ayrılıp taşrama geri döneceğim ve eminim ki İstanbul'dan hiçbir şey eksilmeyecek.     

                        POLAT ONAT

1 Mart 2015 Pazar

Taşradan Gelenlerin Manifestosu (Sanat Sayfası İçin Sempozyum Kitabının Tanıtım Yazısı)



TAŞRADAN GELENLERİN MANİFESTOSU

            2013 yılı mayıs ayında Kadir Has Üniversitesinde yapılan "Taşra ve Edebiyat Sempozyumu"nda sunulan bildiriler, Mesut Varlık'ın hazırlaması sonucu İletişim Yayınları tarafından "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" adıyla kitaplaştırılarak geçtiğimiz günlerde okurlara sunuldu. Taşra ve sanat olgusu üzerine kafa yoranların muhakkak ilgisini çekecek zengin bir içeriğe sahip bu eser, farklı kuşaklardan edebiyatçıların konuyu değişik eksenlerden ele aldıkları kuşatıcı denemelerden oluşuyor.

            Kitap, sempozyumun nihayetinde, katılımcılar tarafından kaleme alınmış önemli bir metin olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu ile açılıyor. Hazırlayan Mesut Varlık'ın Önsöz Niyetine yazısının ardından, sempozyumda sunulan çalışmaları okumaya başlıyoruz. Kerem Işık, Ömer Solak, Abdullah Ataşçı, Asuman Susam, Arın Kuşaksızoğlu, Vedat Ozan, Nesra Gürbüz, Ethem Baran, Mehmet Said Aydın gibi başarılı edebiyatçıların yazıları, önemli tespitleri bünyesinde barındıran bir hüviyete sahip. Taşra gibi epeyce girift, ancak bir o kadar da hafifsenme potansiyelini barındıran bu sosyokültürel olgu hakkında, zihin açıcı ve derinlikli yorumlarla karşılaşıyoruz.

            Necati Mert'in otobiyografik ögelerle bezeli, bir nevi lezzetli bir öykü tadını da ziyadesiyle içeren "Taşra Ötekidir" yazısı ve genç yaştaki Eyüp Tosun'un anılarının yönlendirmesiyle nostaljik bir anlatımla kotardığı "Bir Angaralı'nın Taşrasal Günah Çıkarması" adlı ürünü, kitaptaki diğer çalışmalardan farklı bir noktada konumlanıyorlar.

            Şükrü Erbaş'ın yoğun bir şiirsellik ve lirizm içeren "Yağmur Damlasından Dünyayı İçmek" adlı kısacık ama vurucu metni ile nihayete eren bu sempozyum kitabı, hızla metropollere akan bir nüfus yoğunluğuna sahip ülkemizin edebi serencamını net olarak ortaya koymuş. "Edebiyatın Taşradan Manifestosu"nda  bir okur olarak eksikliğini hissettiğim en somut olgunun, taşradan metropollere yoğunlaşan göç dalgalarının, sosyolojik değerlendirmeler ışığında toplumsal katmanlara yayılan uyuşmazlıklarının, cumhuriyet dönemi romanlarındaki karakterlere yansımalarına yeterince değinilmemesi olduğunu belirtebilirim.

            "Taşra" gibi anlamsal bir akışkanlığa sahip bir kavramın, günümüz Türk Edebiyatının önemli yazarlarının perspektifinden sanatımızdaki yansımalarını derli toplu olarak bulabileceğimiz Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabındaki metinler, bir nevi "Arkadaşlar! Bambaşka bir edebiyat da mümkün olabilir!" şeklinde nida ediyor. Bence bu çığlığa kulak vermekte önemli bir fayda var. Çağımızın tektipleştirme yolunda hızla ilerlediği mekansal olgular, şayet yeterince güçlü estetik tercihlerle desteklenebilirse, bambaşka duyarlıklara da kapı aralayabilme potansiyeline sahip. Yeter ki zihinlerdeki kodlanmışlığı aşabilecek geniş bir ufka sahip olunabilsin.

            Bu kısa yazıyı sona erdirirken dikkat çekici bir söyleyiş benzerliği içeren taş ve taşra kelimelerindeki yakınlık ilgimi çekti. Ve aniden şunu fark ettim: Taşrada her boyutta "taş"a rastlamak, istendiği takdirde yerden kaldırıp eline almak ve rastgele bir yere fırlatmak çok kolaydır. Betonlar ve asfaltlarla bütünleşmiş metropollerde taş bulmak ise artık neredeyse olanaksız.


                        POLAT ONAT / 13 Şubat 2015

                                 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Adı Nedeniyle Cinsiyeti Yanlış Bilinen Yazarlar


ADI NEDENİYLE 
CİNSİYETİ YANLIŞ BİLİNEN YAZARLAR

            Genel itibariyle bir insanın ismi, o kişinin cinsiyeti konusunda hemen hemen kesin bir kanaat verir. Bazen toplumuzda İsmet, Deniz, Özgür, Ayhan, İlkay, Yaşar, Ümit, Yüksel vb. gibi hem erkeklerde, hem kadınlarda kullanılabilen isimlere rastlansa da, bu adlar çok yaygınlaşmamıştır. Çünkü kültürümüzde çoğunlukla, eril karakterli isimler ile dişil özellikli adlar net çizgilerle birbirinden ayrılmıştır.

            Yazarları genellikle kitaplarından ve eserlerinden tanırız. Aşırı bir popülerliğe sahip değillerse genellikle edebiyatçıların yüzlerini ve resimlerini görmeyiz. Dolayısıyla isimlerinin ya da yazdıklarının çağrışımlarıyla cinsiyetlerini yanlış bilebiliriz.

            Yıllar önce üniversitede okurken Harper Lee'nin "Bülbülü Öldürmek" romanını okumuştum. Kitabı bitirdiğimde çok beğenmiş ve "Adam hakikaten esaslı roman yazmış." diye düşünmüştüm. Bir süre sonra bir gazete haberindeki fotoğrafı sayesinde öğrendim ki Harper Lee meğer bayanmış.

            Edebiyat öğretmeni bir arkadaşımın ödünç verdiği bir kitapla tanıştım Rainer Maria Rilke şiirleriyle. Seçme şiirlerin derlendiği kitabı bitirdiğimde "Kadın doğrusu muazzam şiirler kotarmış." yorumunda bulunmuştum. Yıllar sonra bir ansiklopediye göz atarken Rainer Maria Rilke'nin fotoğrafına tesadüf edince, bu şairin kadın değil erkek olduğunu anlamıştım. İsminin bende oluşturduğu çağrışım şairin cinsiyeti konusunda beni yanıltmıştı. 

            İngeborg Bachmann'ın adına ve şiirlerine ilk kez bir edebiyat dergisinde tesadüf etmiştim gençlik yıllarımda. Yazarın adının benim zihnimdeki oluşturduğu ilk imgesiyle  İngeborg Bachmann'ı epeyce bir süre erkek sanmıştım. Seneler sonra, Paul Celan ile mektuplaşmalarını aktaran kitap tesadüfen elime geçince, İngeborg Bachmann'ın kadın olduğunu öğrenmiştim.

            1993 yılında Nobel edebiyat ödülü kazanan yazar Toni Morrison'u da adı dolayısıyla erkek sanıyordum. Ve bu konuda hemen hemen emindim. Geçtiğimiz yıl televizyonda yayınlanan bir edebiyat programını izlerken, görüntüsü ekrana gelince, Toni Morrison'un kadın olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Ve doğrusu epeyce şaşırmıştım.

            Kırmızı Leke adlı romanı sinemaya da başarılı şekilde uyarlanmış Nathaniel Hawthorne adlı ünlü Amerikalı yazarı, ince nazik bir bayan sanırken, internette, pala bıyıklı sert bir adamın fotoğrafıyla karşılaşmak beni şok etmişti. 

            "Bir Son Duygusu" adlı kitabıyla dikkatimi çeken, çağdaş İngiliz roman yazarı Julian Barnes'i de genç bir kadın sanıyordum. Meğer ki yaşlı bir adammış kendisi.

            Natüralizm akımının öncüsü, ünlü Fransız yazarlardan Emile Zola'nın adının, bizim dilimizde sıkça kullanılan "Emine" ismini bana çağrıştırması nedeniyle,çocukken, uzun süre yazarın kadın olduğunu düşünmüştüm. Sonraları, bu vahim hatamı anlayıp, Emile Zola'nın erkek olduğu gerçeği ile yüzleştim.

            Dünya edebiyatından verdiğim bu örneklerden sonra biraz da Türk edebiyatından örnekler sunayım:

            Ülkemizin değerli öykü ve roman yazarı Bilge Karasu'yu uzun yıllar boyunca bir kadın sanmıştım. Sonradan Bilge Karasu'nun erkek olduğunu öğrenince, bu cehaletimden dolayı epeyce utanmıştım.

            Yine çok kıymetli bir yazar olan Tezer Özlü'yü erkek sanıyorken, yazarın kadın olduğu gerçeğini yüzüme vuran, edebiyat dergisinde gördüğüm bir fotoğraf, beni çokça şaşırtmıştı.

            Genç şair Özge Dirik'in şiirlerini ikibinli yılların başlarında dergilerde ilgiyle takip ederken, onun bir kadın olduğu konusunda bir tereddüdüm yoktu. Ta ki 2004 yılında bir gazetede genç şair Özge Dirik'in intihar ederek hayatına son verdiği haberini okuyana kadar. Bu üzücü haberin fotoğrafında bir kadın değil, yakışıklı genç bir adamın vesikalık resmini görünce epeyce sarsılmıştım.

            Değerli yazar Cahit Uçuk'un 1968 yılında bir okuruna imzaladığı "Dikenli Çit" romanına bir sahafta denk gelince satın almıştım ve ilgiyle okumuştum. Tanığım ve bildiğim bütün Cahit'ler erkek olduğu için doğal olarak, onu da erkek sanıyordum. Dikenli Çit romanını beğendiğim için yazarın hayatını internette araştırmak istedim. Ve şaşırtıcı sonuç, Cahit Uçuk bir adam değil, şık giyimli, yaşlı bir hanımefendiydi.

            Şiirimizde önemli bir yeri olan şair Şükran Kurdakul'u isminin çağrışımı nedeniyle bayan sanıyordum. Uğradığım kitapçıda şiir rafını karıştırırken "Seçme Şiirler" kitabının kapağında yer alan, düşünceli, beyaz saçlı adam fotoğrafı, Şükran Kurdakul'un erkek olduğu gerçeğini bana öğretti.

            Şair Ece Ayhan'ın ve şair Ülkü Tamer'in isimleri net bir şekilde bayan adını çağrıştırsa da, sanatçıların popülerliği nedeniyle resimlerini yıllardır sık sık gördüğüm için, Ece Ayhan'ın da, Ülkü Tamer'in de erkek olduğunu zaten hep biliyordum.

            Felsefeci yazar Nermi Uygur'u kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Şair Müştak Erenus'u kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Yazar Selçuk Baran'ı erkek sanıyordum... Meğer kadınmış.
           
            Sinema yazarı Alin Taşçıyan'ı erkek sanıyordum... Meğer kadınmış.

            Şair Özgen Seçkin'i kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Yazar Tuna Kiremitçi'yi kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Şair Günel Altıntaş'ı kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Eleştirmen Deniz Berat'ı kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Şair Tozan Alkankadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Yazar Gürsel Koratkadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Şair Sunay Akın'ı kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Sinema yazarı Burçin S. Yalçın'ı kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Şair Süreyya Evren'i kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Yazar Yağmur Atsızkadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Yazar Tanşuğ Bleda'yı kadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Şair Berin Taşankadın sanıyordum... Meğer erkekmiş.

            Ve bu yazıyı yazarken, bir arkadaşım, "Berna Moran'ı sakın unutma!" hatırlatmasında bulundu. Benim için bu bağlamdaki şimdilik son sürpriz de bu oldu. Türkiye'deki modern edebiyat eleştirisinin öncülerinden Berna Moran'ı ben hep, yaşlı, gözlüklü, şişmanca bir kadın olarak hayal etmiştim. Heyecanla google'a girip Berna Moran görsellerine baktım. Bir jön edasıyla saçlarını yana taramış, ihtiyar ve yakışıklı bir adam, bana hınzırca gülümsüyordu...


                        POLAT ONAT
                  Eylül 2014 / Batman

21 Ekim 2014 Salı

Hangi Kitabımı Ne Kadar Zamanda Yazdım?


HANGİ KİTABIMI 
NE KADAR ZAMANDA YAZDIM?

            "Son" üzerinde en fazla çalıştığım kitabımdır. 64 sayfalık bu küçük şiir kitabı için beş yıl uğraştım. Eğer yeryüzünde tek bir kitabım kalacaksa "Son"un kalmasını tercih ederdim.

            "İhtiyarın Vefatı" kitabımı bir buçuk senede yazdım. Fakat bu süre içinde, yoğun bir şekilde, hemen her gece birkaç saat kitaptaki şiirlerle uğraştım. Kendi kitaplarımı okumayı sevmem, ama "İhtiyarın Vefatı" hariç.

            "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"nü iki senede tamamladım. Kitabın hepsini, gece yarısından sonraki zaman dilimlerinde yazdığımı ifade edebilirim. En etkili ve dikkat çeken kitabım olan " İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"nü yazdığıma şu an için pişman olduğumu söyleyebilirim. Bu kitabımın yeni baskısına asla izin vermeyeceğim. Adem Yoksun'un tamamen unutulmasını isterdim.

            "Şiir Madalyonunun Gizemi" kitabımı üç ay içinde hazırladım. Sınıftaki öğrencilerime bazen son derslerde doğaçlama masal anlatıyordum. Öğrencilerime anlattığım bu masallarımın bazı bölümlerine çocuk şiirleri ekleyip kurgulayarak hazırladım "Şiir Madalyonunun Gizemi"ni. Kızımın ve oğlumun en sevdikleri kitabım olması nedeniyle en gurur duyduğum çalışmamdır.


            "En Sevgili'ye Kelimeden Çiçekler"i bir senede bitirdim. Nedenini ben de bilmiyorum ama okurlar ve eleştirmenler nezdinde en az ilgi gören kitabım oldu. 

                 POLAT ONAT

16 Mayıs 2014 Cuma

Sana Söyleyeceklerim Var Anne (Mektup)


     Anneler günü hediyesi olarak anneme yazdığım mektup, 
E Yayınları tarafından yayınlanan 
"Sana Söyleyeceklerim Var Anne" 
adlı mektup seçkisinde yer aldı. 
Aşağıda bu mektubumu paylaşıyorum. 

     Bu kitabı hazırlayan Özlem Çetinkaya'ya teşekkür ederim.   


            Sevgili Anneciğim,

            Bu sana yazdığım son mektup… Sana ilk mektuplarımı yatılı lisede okurken yazmıştım. Üniversite yıllarımda ve askerlik dönemimde de az da olsa yazmaya devam ettim. Sonra teknolojinin hayatımıza soktuğu telefonların meydana getirdiği rahatlıkla yavaş yavaş kestim mektuplarımı.

            Anneciğim, 

            Sana 2003 yılında, yani 11 yıl önce, yine gurbetteyken, Elazığ’da veteriner teknisyen olarak çalışırken yazdığım bir mektup ise halen eline ulaşmadı. PTT’nin açmış olduğu “2023 Yılına Mektup” kampanyasına katılmış ve sana hitaben 3 - 4 sayfalık bir mektup kaleme almıştım. O mektupta neler yazdığımı şimdi tam hatırlamıyorum ama çokça umuttan ve yaşama sevincinden bahsetmiştim galiba. Seninle 2023 yılına sağ salim ulaşabilirsek, 2003’teki duygularımla yazdığım o mektubu elimize alıp neşeyle okur, tatlı tatlı gülüşürüz inşallah.

            Çok sevdiğim yazar Ali Çolak’ın kıymetli annesinin, bir gün oğluyla konuşurken “Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz.” dediğini okumuştum bir yazısında. Bu söz epeyce sarsmıştı beni. Geçen gün aynaya baktığımda, zaten epeyce seyrelmiş saçlarımın arasında kendini göstermeye başlayan beyazlıkları fark edince, bu derin söz hatırıma düştü. “Biz de birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz be anacığım.” Ben daha senin o güzel saçlarındaki beyazlara bile alışamamışken, kendi saçlarımın beyazlıklarını görüyorum ya, zamanın bu yıpratıcı hızı karşısında hüzünlenmeyeyim de yapayım, sen söyle?

            Şimdi bazen düşünüyorum ve soruyorum kendi kendime; "Bu fani hayat, benim tatlı anneme, fazlasıyla layık olduğu güzellikleri sunmakta neden bunca cimri davrandı?" diye. Çünkü sen her zaman herkese karşı, fazlaca samimi ve yürekten cömert yaşadın. “Can çıkar huy çıkmaz.” demiş atalarımız. Geri kalan ömrünü de aynı doğrultuda geçireceğinden hiç kuşkum yok.

            Senin şüphesiz hak ettiğin tüm mükemmelliklere, yeterince sahip olamaman çok da yıpratmıyor beni. Neden dersen, ölümden sonrası yaşanacak başka bir dünyaya inanıyorsak, ki şüphesiz inanıyoruz, o halde bu dünyada çektiğin tüm sıkıntı ve haksızlıklara karşılık, o cennetin en güzel köşklerinden birinin, sonsuza dek sana ait olacağına ben yürekten inanıyorum.

            Herneyse... Kalemden neler döküldü görüyor musun anne? Sana hitaben yazılan her satır böyle hüzünlü olmak zorunda mı, inan ki bilmiyorum. Bu hüznün belki de en önemli nedeni, ömrüm boyunca senin gülümsediğini çok az görmemdir. Belki yüzlerce fotoğrafın var bende, ama o kadar azında gülümsemişsin ki… Seni net gülümserken gördüğüm en yakın fotoğraf sekiz yıl öncesine ait. Torunun Meryem’i ilk kez kucağına aldığında gizlice çektiğim bir kare. Oysa gülümsemek sana ne çok yakışıyor bir bilsen ve daha sık gülümsesen…

            Başta da söylediğim gibi, bu sana yazdığım son mektup anne. Çünkü mektup, bir iletişim aracı olarak, günümüz şartlarında tüm geçerliliğini yitirdi. Örneğin benim çocuklarım büyüdükleri zaman, bana hiçbir zaman bir mektup yazmayacaklar. Bunu bilmek acı. Ama zamanın şartlarına uymak zorundayız.

            Satırlarıma burada son verirken, ellerinden hasretle öperim canım anam. Hoşça kal.
                                                        Oğlun
                                                 POLAT ONAT

4 Mayıs 2014 Pazar

İsimlerinden Dolayı Cinsiyetlerini Yanlış Bildiğim Edebiyatçılar


Harper Lee'nin "Bülbülü Öldürmek" romanını yıllar önce üniversitede okurken, fakülte kütüphanesinden temin edip okumuştum. Bitirdiğimde "Adam hakikaten güzel roman yazmış" diye düşünmüştüm. Yıllar sonra okuduğum bir gazete haberindeki fotoğrafı sayesinde öğrendim ki, Harper Lee meğer bir bayanmış.


Elazığ'da veteriner teknisyenlik yaparken, edebiyat öğretmeni bir arkadaşımın ödünç verdiği bir kitapla tanıştım Rainer Maria Rilke şiirleriyle. Seçme şiirlerin derlendiği kitabı bitirdiğimde "Kadın muazzam şiirler yazmış" yorumunda bulunmuştum. Yıllar sonra bir ansiklopediye göz atarken Rainer Maria Rilke'nin fotoğrafına tesadüf edince, bu şairin kadın değil erkek olduğunu anlamıştım. İsmindeki çağrışım cinsiyet konusunda yanıltmıştı beni.   


İngeborg Bachmann'ın adına ve şiirlerine ilk kez bir edebiyat dergisinde tesadüf etmiştim gençlik yıllarımda. Adının bende uyandırdığı çağrışımla erkek sanmıştım. Yıllar sonra, cinsiyetinin kadın olduğunu öğrendim bu değerli şairin.


Nobel ödüllü yazar Toni Morrison'u da adı dolayısıyla erkek sanıyordum. Geçtiğimiz yıl televizyondaki bir edebiyat programını izlerken yazarın kadın olduğu gerçeğiyle yüzleştim.

******

BİRKAÇ TANE DE TÜRK EDEBİYATINDAKİ İSİMLERDEN ÖRNEK VEREYİM:

Bilge Karasu 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)


Tezer Özlü 
(Erkek sanıyordum, meğer kadınmış)


Özge Dirik 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)


Cahit Uçuk 
(Erkek sanıyordum, meğer kadınmış)


Şükran Kurdakul 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)


Selçuk Baran 
(Erkek sanıyordum, meğer kadınmış)


Günel Altıntaş 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)

13 Nisan 2014 Pazar

100.Yaşında Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü ve Evrak-ı Metrukesi



DAĞLARCA’NIN EVRAK-I METRUKESİ

            Gelmiş geçmiş en büyük Türk şairlerinden biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca bu dünyadan ayrılalı yaklaşık altı sene oldu. 1914 yılında doğan Dağlarca, bugün yaşasaydı 100 yaşında olacaktı. 1933 yılında 19 yaşındayken İstanbul Dergisinde yayımladığı “Yavaşlayan Ömür” adlı ilk şiirinden, 18 Aralık 2008 tarihinde hastanede yazdığı “İkinci Anne” adlı son şiirine kadar, aralıksız 75 yıl boyunca şiir yazan ve irili ufaklı 114 kitaba imza atarak, birçok uluslararası ödülün de sahibi olan velut şair, arkasında sanatsal verim açısından doldurulması çok güç bir boşluk bırakmıştı.

            Şairin ölümünden bu yana geçen sürede, Ahmet Soysal’ın, Yasemin Arpa’nın ve Türkan Yeşilyurt’un kaleme aldığı yapıtlar haricinde, Dağlarca hakkında ciddi bir çalışma ortaya konmamasını edebiyatımız adına büyük bir eksilik olarak görüyordum. Kültür sanat değerlerine önem veren bir ülkede yaşasaydı hakkında onlarca cilt kitap yazılması muhtemel böyle muazzam bir şair için hazırlanmış yeni bir kitapla karşılaşmak ise bana tarifsiz bir heyecan verdi: “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü”

            Ertan Mısırlı'nın yazdığı, son derece zengin içeriğe sahip bir çalışmayla karşı karşıyayız. 327 sayfalık bu nitelikli kitapta neler yok ki! Adeta Dağlarca’nın bir ayakkabı kutusunda sakladığı evrak-ı metrukesini inceliyormuşçasına merakla sayfaları karıştırdığımı itiraf etmeliyim. Şairle yapılmış ve yayınlanmamış röportajlar, capcanlı hatıraları betimleyen anılar, şair dostlara gönderilen ve cevaben alınan mektuplar, şaşırtıcı anekdotlar, yayımlanmamış elyazısı şiirler, sorulmamış sorular, solgun siyah beyaz fotoğraflar… Kısacası, her sayfası, edebiyat tarihine ilgi duyan okurları şaşırtma ve sevindirme potansiyeli taşıyan bir yapıt “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü”.

            Dağlarca, bu kitabı hazırlayan Ertan Mısırlı’ya çocukluğundan başlayarak, hayatının önemli dönemeçlerine ilişkin çarpıcı bilgiler vermiş. Bu vesileyle Fazıl Hüsnü’nün yeterince ayrıntılı bilinmeyen biyografisi hususunda ilk elden doyurucu bilgiler öğreniyoruz. Ayrıca Enis Batur’un yirmi yaşındayken şaire yazdığı mektuplar, Cemal Süreya’nın Paris’ten yolladığı mektup, Tahsin Saraç’ın samimiyet yüklü mektupları gibi onlarca önemli yazışmayı okumak güzel bir deneyim oluşturuyor.

            Ayrı bir bölüm halinde, Dağlarca’nın otuzlu yıllarda elyazısıyla Osmanlıca yazılmış ve hiçbir yerde yayımlanmamış yirmi dört tane şiiriyle karşılaşmak ise muazzam bir sürpriz oluyor doğrusu. Kitabın en sonundaki fotoğraf albümü de zengin bir görsel arşiv sunmuş okurlara.

            Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yaklaşık seksen yıl önce yazdığı ve ilk kez bu kitapla gün yüzüne çıkan bir şiirini paylaşarak yazımı bitirmek isterim:

DUA     

Bu tanrı yolunda en güzel şeyim,
Bazen rüzgâr bazen yıldız ışığı
İmanın karanlık gecesindeyim
Şimdi bütün zaman yıldız ışığı

Allahım, duamı söyler havaya,
Ağlarım ruhuma doğmayan aya,
İndikçe beni sarmaya,
Eser yıldızlardan yıldız ışığı

Gökler benim oldu duama bedel,
Koptu varlık denen, ölüm denen tel
Ne kadar samimi, ne kadar güzel,
Ellerime yağsan yıldız ışığı

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA 
(30 Mart 1936)
Ertan Mısırlı, "Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü" sayfa: 273


                   POLAT ONAT / 13 Nisan 2014




Dağlarca ve Ertan Mısırlı

7 Şubat 2014 Cuma

Ziya Osman Saba'yı Unutmak


ZİYA OSMAN SABA’YI UNUTMAK

POLAT ONAT

            29 Ocak 1957 tarihinde Kadıköy’deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31 Ocak’ta kılınan cenaze namazının ardından aynı gün Eyüp Sultan’daki aile kabristanına gömülmüştü. 1980 yılında Eyüp Sultan mezarlığında kimi tadilatlara gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu, kabristanda yapılan değişikliklerle şairimizin mezarının kaybolduğu ortaya çıkmıştı. Yapılan kimi araştırma ve çalışmalara rağmen şairin mezarı bugüne dek bulunamadı yazık ki. Burada bahsi geçen sanatçı, öyle böyle bir şair değil. Türk şiirinde kendine has önemli bir yer edinmiş değerli bir isimden bahsediyoruz: Ziya Osman Saba.

            Kendi kültürümüze ve medeniyetimize karşı olan hovarda ve kıymet bilmez tavrımız evelezel bilinen bir olgu. Ancak bir şekilde ortaya konması gereken kararlı tutum ve planlı tavırlarla, belki şimdiye kadar gelişmiş bu hoyrat vefasızlığımızı gelecek nesillere aktarmazsak, zararın bir yerinden de olsa dönmeye başlarız diye düşünüyorum. Birçok köklü medeniyetler, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli sanatçılarını saygıyla yad ederken, bizler çok değil, daha 57 yıl önce yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarı kaybolmuş olarak unutuluşa terk ediyoruz. Bu yazık değilse nedir?

            Son derece şahsına münhasır, dış etkilerden epeyce yalıtık, kendi kozasında yaşayan derviş gibi bir şairdi. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi Ziya Osman Saba. Benzersiz kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konuma tam olarak ulaşamamıştı. “Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen, kişilindeki mütevazılıkla hep geri planda kalmayı seçmişti.

            Sadece, Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı üç birbirinden kıymetli şiir kitabıyla değil; pırlana gibi parlayan incelikli öyküler barındıran, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımıza iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya Osman Saba.

            57 yıl önce bugün yitirmişiz Saba’yı. Mezarını da kaybetmişiz. Halen eserleriyle yüreklerimizi titreten bir şairi unutuşa terk edebilmek bu kadar kolay olmamalı. Nasip olsa da yetkililerimiz kadirşinaslık göstererek bir kültür merkezine “Ziya Osman Saba Kültür Merkezi” adını verse şiirimiz ve edebiyatımız adına güzel ve onore edici bir gelişme olmaz mı? “Arena Mega Kültür Merkezi” gibi dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Ama ne diyelim; Saba’nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak: 
"Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…" 
(Geçen Zaman, sayfa: 37)

            Ziya Osman Saba’nın, bir başka kıymetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile lise döneminde başlayan vefalı dostlukları dillere destandır. Ziya Osman Saba’nın can dostu Cahit Sıtkı Tarancı’nın vefatı üzerine yazdığı şiir, son şiiri olacaktır şairimizin. Çünkü yakın dostu Tarancı’nın trajik ölümünün ardından, üç ay sonra Saba da bu fani dünyadan göçüp gitmiştir. Bu şiiri hatırlayarak yazımızı bitirelim:
  
DÜŞÜMDE

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler. 

Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz. 

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.


ZİYA OSMAN SABA


           Polat Onat / 
         29 Ocak 2014