18 Ekim 2013 Cuma

Kayıp Şiirler Ormanında Macera / Musa Güner


KAYIP ŞİİRLER ORMANINDA MACERA

   Çocukların yolunun edebiyatla, özellikle de masal ve şiirle kesişmesi için büyükler epey çaba harcıyor, bunun için farklı yöntemler deniyorlar. Polat Onat’ın Şiir Madalyonunun Gizemi isimli kitabı da bu amacı güden ‘deneysel’ bir kitap. Anlatım yöntemi olarak ‘masal’ seçilmiş. Ama yazarın kurduğu masal, şiirsel köşe taşlarının sınırladığı bir yolda ilerliyor. Okur macera yolunda yürürken, bir yandan da şiirler okuyor. Hatta yardımcı kahramanların ağzından o şiirlerle ilgili yorumlar okuyor.

    Mesela kahraman Dias’ın yazdığı (ama aslında kitabın yazarına ait olan) şiiri okuyor, gözyaşlarını tutamıyor ve şu yorumu yapıyor: “Böyle güzel bir şiiri okuyunca dayanamadım, çok duygulandım. Ne kadar etkileyici şeyler yazmışsın. Çölümüzün şimdiye kadar hiç bu kadar güzel anlatıldığına şahit olmamıştım. Sen gerçek bir şairmişsin, tebrik ederim.”

    Dias, bulduğu şiir madalyonunu şair Talop Tano’ya ulaştırarak onu özgürleştirmeye çalışıyor. Kahramanın bu yoldaki maceraları kitabın masal yanını oluşturuyor. Dias çeşitli hayvanlarla karşılaşıyor ki bunlar oldukça farklı. Hepsi tam bir masal hayvanı: Dört kanatlı kırmızı kartal, sarı saçlı fare, tek kulaklı mavi maymun (aynı zamanda edebiyat tarihini iyi bilen kültürlü biri), uzun burunlu pembe yılan, dev gibi boynuzlu kaplan, şişman akrep…

    Şiir Madalyonunun Gizemi, diğer yandan belli bir amacı olan okura bir anafikir vermeye çalışan bir kitap. Mesajı, kavramsallaştırdığı masal öğeleriyle vermeye çalışıyor yazar. Mesela Dias’ın maceralarını yaşadığı yer “Kayıp Şiirler Ormanı”, dev boynuzlu kaplan ile karşılaştığı yer “Huzurlu Masallar Çölü”.

    Yazar’ın bazı kelime oyunlarıyla da ilginçleştirmeye çalıştığı kitap yer yer okuru da anlatıma katmaya çalışıyor. Boş bırakılan sayfalara şiirler yazarak okur, yazarın kurguladığı maceraya katılabiliyor. Polat Onat’ın kitabın sonunda yer alan tavsiyesi, amacını da özetliyor: “Sadece şair olmaya kalkışmayın! Doktor olun, pilot olun, avukat olun, öğretmen olun. Ama bir tarafınız da hep şair olarak kalsın. Hayatı bir şiir gibi yaşayın. Hangi mesleği yaparsanız yapın, şiirle bağınızı koparmayın. Emin olun, bu sizi daha mutlu ve huzurlu kılacak.”

           Musa Güner
           Kitap Zamanı, 7 Ekim 2013
           Sayı: 93, Sayfa: 36

*Şiir Madalyonunun Gizemi, 
Polat Onat, Nesil Çocuk, 70 sayfa, 5 tl


16 Ekim 2013 Çarşamba

Kitap Düşmanlığı veya Murat Yalçın'ın Çöpleri

KİTAP DÜŞMANLIĞI
veya
MURAT YALÇIN'IN ÇÖPLERİ

     Bu sabah balkonda, Batman'ın dağlarına da arada göz atarak, gazetemi okuyup, çay içiyordum. Zaman Gazetesi kültür sanat sayfasındaki Murat Yalçın söyleşisini okuyunca bütün keyfim kaçtı. Ruhumu öfke ve merhamet arası duygular sardı. Genelde beni ilgilendirmeyen yazılara tepki vermem. Hatta çoğunlukla beni ilgilendiren yazılara da tepki vermem. Ama bu söyleşi açık söyleyeyim epeyce canımı sıktı.

   Murat Yalçın'ı tanımam, bilmem. Onun çöplerinden birini (bir kitaba çöp demek içimi acıtıyorsa da bu yazıda bunu yapmak zorundayım) okumuşluğum yoktur. Editörlüğünü yaptığı Kitap-lık dergisini kimi zaman okusam da düzenli takip etmediğimi söyleyebilirim. Allah'ıma çok şükür, dergiye ürün göndermişliğim de olmadığı için, sayın Yalçın'ın çöp tenekesini de tanımam.

     Bunu neden mi söylüyorum? Evet , çünkü dergi editörlüğünün eleştirel dokunulmazlık kazandıran bir tür zırh oluşturma işlevi de var yazık ki. Şahıs hakkındaki her eleştirel yorum, dergide ürünü yayımlanmamış kırgın bir şairin öfkeli sayıklamaları önyargısı ile değerlendirilme kolaycılığı ile karşılaşabiliyor. 10 yıldır hiçbir dergide yazmayan ve ömür boyu da dergilere yazmamayı prensip edinmiş birisi olarak, benim gönlüm bu hususta epeyce rahat. 

    Ama yazarları bunca hafifseyen, şairlerle alay eden, kitap sevgisiyle dalga gecen, kitapların yerinin çöplük olduğunu iddia eden, herkesi küçümsemeye meyyal böyle bir şahsın söyleşini okumak benim bu güzel sabahımı kabusa çevirdiği için epeyce üzgünüm. Söyleşiden birkaç alıntı yaparsam dediklerim belki daha net anlaşılır:

"Evvelden oturur direkt zarf açardık, mektuplar önümüzdeki masaya yığılırdı. Çöp sepetini de ayağımla önüme doğru yaklaştırırdım, durmadan uzanmayayım diye." (Beyefendimiz rahatına pek düşkün!)

"İleti gövdesindeki mesajla, ekli dosyadaki şiir, öykü, deneme arasında hiçbir fark görmüyorum. Oraya baktığımda dosyayı boşuna açmayayım, vakit kaybetmeyeyim dediğim çok oluyor."  (Kendisine gelen mesajları lütfedip okuduğunu, ama çoğunlukla ekli dosyadaki ürüne bakma zahmetine katlanmadığını anlıyoruz saygıdeğer editörümüzün!)

"Şairler daha hırçın; daha çabuk ve çok küçük şeylerden tutuşurlar, eşikleri daha düşüktür." (Şairlerimiz hakkında son derece bilimsel ve güvenilir, dahası ölçülebilir sosyolojik ve psikolojik tahlillerde bulunmuş değerli editör cenapları!)

"Kâğıt çöpüne çok kitap atıyorum gelen kitaplardan." (Unutma ki, senin yazdığın kitaplarından da çöpe gidenler vardır elbet, sayın megaloman yazarımız!)

"Ben dağdaki ağacı düşünüyorum. Belki bir dal yerinde kalır ve doğaya, dünyamıza bir faydası olur diye düşünüyorum. Çok saf, idealist ve ütopik bir yaklaşımla, gönül rahatlığıyla atıyorum o kitapları kâğıt çöpüne. Evde de iki üç yılda bir tasfiye yaparım. Kapının önüne koyarım." (İşte çevre fedaisi, idealizmin dibine vurmuş yüce bir anlayış! Bence dağdaki ağaçları bu kadar düşünüyorsan, kendin yazarak ürettiğin çöplerin hammaddesini değiştirmeye çalış!)

"Yazar kütüphaneleri, geride kalanlar için sorun oluyor." (Kitabı ve paha biçilmez kütüphaneleri sorun olarak gören bu anlayıştaki bir kişioğlu, en büyük kültür kurumlarının birinin başında söz sahibi ya... Kelimelerin tükendiği yerdeyiz. Toplum olarak iflah olmayız elbet!)

"Vefat eden yazarların aileleri sorarlar ‘kütüphaneyi ne yapsak?’ diye. Herkes için zahmet, angarya oluyor." (Allah ya sana ya da bana akıl fikir versin! Ama ikimize birden değil, sadece birimize Murat Bey!)

"Kitap bağışlamayı hiç doğru bulmuyorum. Çoğu yer bağışladığınız kitaplarla ne yapacaklarını bile bilmiyor." (Doğru bildiğin yolda devam et, ihtiyacı olanlara ulaştırmak yerine çöpe atmak elbette daha makul ve kolay bir çözüm!) 

"Kendimin asla okumayacağı bir kitabı başkasına vermek asla yemeyeceğim bir yemeği, bir başkasına “al, sen açsın, sen ye” demeye benziyor bana göre." (8 yaşındaki ilkokul çocuğuna, 12 yaşındaki ortaokul çocuğuna, 16 yaşındaki lisedeki bir gence, 22 yaşında yazmaya yeni başlamış bir yazar adayına, 35 yaşındaki bir esnaf tanıdığına, hep kendi okuyabildiği kitapları armağan ediyor galiba sayın editör! Her kitabın farklı kesim ve yaş grubuna hitap edeceğinden bihaber halde olmak ne acı!)

"Kalan kitapları da kendi imkânlarınızla okullara bağışlayın ya da kâğıt çöpüne atın.” diyorum." (Okullara bağışlamak ve çöpe atmak arasında bir fark görmüyor sayın Yalçın. Yahu okullar çöplük mü?")

     Kendisine samimiyetle ve mahremiyetle gönderilmiş mektup ve mesajların kimi zaaf ve naifliklerinden faydalanarak, gönül rahatlığı ile bir yapıt kotarmayı etik açıdan sorunlu bulmayan, bunu kendi edebi kariyeri için rant vasıtası edinmek gibi bir kurnazlığı, böylesi kariyerist bir zorbalığı eleştirsek ne olur, eleştirmesek ne! Ölmüş bir vicdan canlanır mı hiç? 

     Beni asıl şaşırtan şey, kendisinin Türk edebiyatının tek ve nihai yetkili mercii olduğu zannına hakiki manada inanan, kendi minik çöp sepetine attığı yapıtların, evrensel edebiyatın mutlak çöp sepetine savrulduğu sanısını ciddi manada taşıyan bir algı bozukluğu ile malul meczubane bir tutuma hiç kimsenin ses çıkarmaması.

     Aslında bu söyleşiyi de, tipik ve kronik bir E.D.E.M.S. (Elitist Dergi Editörü Megalomanisi Sendromu) vakası olarak değerlendirip, şifa bulması olanaksız, modern pskiyatrinin çaresiz kaldığı bir illete maruz kalan bu şahsa merhamet ederek geçiştirmek de mümkün. Kendi beğeni düzeyini mutlak konumda gören, kendi narsizminin aynasını, evrendeki yegane ayna telakki eden bir insana artık ne anlatabiliriz a dostlar?

     Ki tüm bu söylediklerimle bütünüyle haklı olsam bile, kendisinin beğenmediği tüm yapıtları küçümseyerek aşağılama salahiyetine sahip olduğuna samimiyetle inanan bu tarz şahıslara karşı haklılığımı ispatlamamın tamamen olanaksız olduğunun elbette farkındayım.

     Benim asıl tepkim, kitaplara karşı hoyrat bir üslupla ifade edilen çarpık bakış açısınadır. Ve burada tüm yazdıklarım da Murat Yalçın'ın çöpe attığı göz nuru dökülmüş, umut ve emekle üretilmiş kitapları sahaflarda keşfedip satın almayı, o naif yapıtları okuyup saklamayı hayatının önemli misyonlarından biri kabul eden bir okur ve kitap koleksiyoncusunun tepkisi olarak alınırsa isabet edilmiş olur.
   
    Daha diyeceklerim vardı fakat böyle bir bakış açısına sahip kültür snoplarına ne desem ne söylesem boş! Çoğu şair ve yazarımız bu bakış açısının bilincinde olmasına rağmen, böyle çapsız insanların çöp tenekesini beslemeye devam edecek. Asıl üzücü olan da bu. O yüzden susuyorum.

         Polat Onat / 16 Ekim 2013 



14 Ekim 2013 Pazartesi

Akıl Hastalarının Yazdığı Şiirler: İnilti (1964)

Mesut Varlık sayesinde keşfettim bu ilginç kitabı:
 "Akıl Hastalarının Yazdığı Şiirler: İnilti"
1964 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesinde görev yapan Bedia Tuncer'in hazırladığı bu kitapta, birbirinden güzel şiirler okudum. Kiminde hüzünlendim, kiminde gülümsedim. Özellikle R.G.Ö rumuzlu şairin şiirleri mükemmeldi doğrusu.
 Bu kitaba ulaşmak artık çok zor olduğu için, burada hoşuma giden şiirlerin bir kısmını paylaşmak istiyorum. 

Nalan (M.T.Ö)

Beni (Ş.K)

Tanrım (G.K)

Allah Muhafaza (Y.K)

Cebirsel Şiir (R.G)

Filozof Et (N.İ.K)

Yolcu veya Taburcu
Hancı Şiirine Nazire (R.G.Ö)

Bekarlık (R.T.B)

Aşkımı Düşürmüşüm (N.C)

Yokluk (M.Ö)

Karanlık Geceler (R.G.Ö)

Akşam Karanlığı (T.S)

Dertlerim (M.Ö)

Şizofreni (R.T.B)

Güldür Allahım (Ş.A)

Şizofreni (R.G.Ö)

Tımarhane ve Ben (M.T.Ö)

Aşkım (İ.G)

Periler Yıkanıyor (S.Ü)

Bakırköy'e Veda (R.G.Ö)

Meşum Sandal (T.S)

Platonik ve Melankolik Bir Aşk (T.A.D.H.H)

Kar Musikisi
Yahya Kemal'e Nazire (R.G.Ö)

Melankoli (R.G.Ö)

Kasavet (A.D)

Vasiyet (İ.G)

Mezar (P.O)

13 Ekim 2013 Pazar

Yırtıp Çöpe Attığım Evraklarım

YIRTIP ÇÖPE ATTIĞIM EVRAKLARIM

1) 1998 - 2003 arasında gördüğüm rüyaları yazdığım: Rüya Defteri Ajandası.

2) Dergilerden okuyup beğendiğim şiirleri kesip arşivlediğim dosya.

3) Kitaplarda okuyup beğendiğim şiirlerdeki dizeleri not aldığım dosya.

4) 1997 – 1998 – 1999 – 2000 – 2001 – 2002 günlüklerimi kapsayan: Siyah Ece Ajandası

5) 2003 – 2004 – 2005 günlüklerimi kapsayan: Siyah Akbank Ajandası

6) İ Kitabı (İlk Şiirler Dosyası): 40 Şiir

7) Y Kitabı (Yüz Yalnızlık Şiiri Dosyası): 32 Şiir 

8) F Kitabı (Film Şiirleri Dosyası): 10 Şiir

9) A Kitabı (Anti Şiirler Dosyası): 5 Şiir

10) Mektup ve Ürün Gönderme Kayıt Dosyası

11) “Oyun” Kavramı Hakkındaki Çalışma Notları Dosyası

12) Senaryo Çalışma Taslakları Dosyası

13) Aforizmalar Dosyası (150 Paragraf)

14) Dergilere Yazdığım Düz Yazılar Dosyası (9 Yazı)

13) Dergilerdeki Şiirlerim Dosyası (36 Şiir)

14) Giden Mektuplar Dosyası (20 Tane)

     Yakmayı tercih ederdim... Ama yırtmak da iyidir... Rahatladım... Hafifledim... Zihne format atmak gibisi yok...

8 Ekim 2013 Salı

Bir Anti Kahraman: Âdem Yoksun (Zalifre Yazıları Dergisi)


Hüseyin Avni Cinozoğlu

BİR ANTİ KAHRAMAN: ÂDEM YOKSUN

     Çağdaş şiir ve edebiyatın soylu birikimini yüksek bir irtifayla buluşturan şaheser olarak nitelendirilmesi doğru olan bir şiir kitabı: “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”

     Bu şaheser bir şiir kitabıdır. Şair Polat Onat, bu şiir kitabıyla estetik açıdan yüksek bir niteliğe ulaşmayı başarıyor. Kalıpların, biçimlerin, yönelimlerin, bilindik ve aşınmış biçimleri ve biçemleri ( üslubu) kifayetsiz bulduğu için, iptal ederek, bu bildik biçim ve biçemler dışında, bir şiir kitabının, çokken bir yapıya sahip olmasını teklif ediyor ve daha önce mevcut olmayan, hayatı hikâyemizin iç ve dış manzaralarıyla buluşturan, halis ve saf şiiri keşfetmeyi, başarıyor.

     En önemlisi Şair Hüseyin Peker'e verdiğim bir cevapta, Orhan Pamuk'un "Yeni Hayat" ve diğer bazı romanlarının zayıf eserler olduğunu Orhan Pamuk'un dünya edebiyatına Selim Işık, Zebercet, Raskolnikov, Bay K, Oblomov, Zorba, Murtaza, İnce Memed, Mümtaz gibi tip ve karakterler armağan edemediğini, en başarılı romanı "Kara Kitap"taki Galip ve Celal Salik'in Novil karakterlere benzese de, evrensel tipler olamadığını, iddia etmiştim.

     Polat Onat'ın ÂDEM YOKSUN adlı anti kahramanı, SELİM IŞIK gibi evrensel bir tip. Ayrıca Polat Onat’ın bu eserindeki başarılı kompozisyon, tasvir ve cümlelerdeki yetkinlikle, Orhan Pamuk ya da başka bir yazarın cümleleri mukayese edildiğinde, Polat Onat’ın eserinin,  rüçhaniyete sahip olduğu görülecektir.  Dahası dostum Hasan Ali Toptaş’ın yol açıcı bir eser olarak alkışlanan "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanını da aşan bir eser “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”.

     Şair Polat Onat, Cemal Süreya’nın Üvercinka’ eserinden sonra Türk Şiirinde bir mucize.  Ya da “zurnanın ucunda yepyeni bir çingene”

     Çünkü İkinci Bölüm’deki şiirler yüksek risklere rağmen “geleneğin kurtarılmış bölgesinde”  sancağını görkemle dalgalandırmayı başarıyor. Geleneğin müktesebatına ait bir arazi parçasında,  yepyeni bir yol açmayı başarıyor.

     Polat Onat’ın bu eserini Ertan Mısırlı, Mahmut Temizyürek, Ahmet Telli, Selami Karabulut, Sevda Zeynep Karadağ, Fuat Çiftçi, Mustafa Ergin Kılıç gibi doğruluk, dürüstlük gibi faziletlerin kâffesini şahsiyetlerinden cem eden, entrika, hile ve dümen çevirmeye asla temayül etmeyen, ama bir türlü küçük, sınırlı ve kıt kapasitelerini artırma yolunda maalesef çaba göstermeyen, abi, abla ve mahalle arkadaşlarınca da çok sevilen, bu “çantacı” arkadaşların, okumasını, tavsiye ediyorum...

     Mamafih bu asil ve kâmil arkadaşların, ezber severlikleri yüzünden “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”nün anlam katmanlarına asla nüfuz edemeyeceklerinden de, emin olduğumu, üzülerek belirtmeliyim. 

     Çünkü okuma konusunda biraz özürlü olan bu mütevazı arkadaşlar, çarşı, pazar, panayır amaçsızca dolaşmaları, çanak çömlekçilik gibi el zanaatlarında son derece kabiliyetli olmalarına rağmen, karakterlerindeki saflık, dürüstlük, doğruluk gibi vasıflarla temayüz ettiklerini ve ne olduklarının da herkesçe malum olduğu ortadayken, benim onları methetmem gereksiz bir durum.

     Ama Cemal Süreya, hırsız, uğursuz ve sahtekârlar takımına, Cemal ve Hüsnüne tasallut eden bu adi ve iğrenç soytarılara lanet ediyordur.  En çok da Cemal Süreya, kemancının her mânâda küçük oğluna liyakatsiz, lakayt ve laubali, selam vermeye tenezzül bile etmeyeceği, bu küçük ve ucube, acuze bir dilenciden farksız bu yankesiciye, lanet ediyordur.   

     Orta tahsilli adam ve hanımefendilerin, sanat da ısrar etmelerini,  beyhude bulanlardanım. Esasa dönelim:

     Nazım halinde yazılan her metin şiir olmadığı gibi, nesir biçiminde yazılan bazı metinler de özgün bir şiir olabilir. Mesela Arthur Rimbaud’un düzyazı şiirleri. Türkçe’de de Şair Osman Serhat Erkekli imzalı “Yerlere ve Göklere Dair” adlı düzyazı şiirleri. Çarpıcı imgeler bir nesir biçimiyle de sunulabilir, ayrıca bu düzyazı ile dizeler halinde simetrik yapı cem olunabilir.

Bazı okurlar bu şiir kitabı için, bu bir romandır
Bazı okurlar bu bir öykü kitabıdır ya da Novella’dır
Bazı okurlar bu çağdaş şiirin kapsamlı manifestosudur
Ve bazı okurlar ise hayır bu halis ve has ve hakiki bir şiir kitabıdır,

Yargıları içinde evvel emirde doğru olan son şıktaki yanıttır.  

     2000’li yılları idrak ettiğimiz bu muasır medeniyet asrında, şiir için mazideki ve daha yakın zamandaki tüm kalıp, biçimlerin hatta temaların bir alışkanlık halinde âdeta kemikleştiği, bu alışkanlığın radikal bir devinimle aşılabileceği kaziyesini idrak eden Şair Polat Onat’ın, vaaz ettiği nitelik, yüksek bir estetik düzeyi müjdeleyen, gerçek bir devrimdir.

     Türkiye’de son zamanlarda bir ucube olarak kendini, aşikâre eden Deneysel Şiir, Görsel Şiir ve kifayetsiz muhteris ve ehliyetsiz şair arkadaşların, alelacele kaleme aldıkları Manifestoları, geçersiz kılan bir Ars Poetica.

     Bu Ars Poetica için,  belli ki “kırk yıl dergâha tek bir eğri odun taşımayan” bir derviş sabrı ve özenini görmek mümkün.

     Türkçe de Deneysel, Görsel örneklerde tek bir başarı vardır, o da Şair Tarık Günersel’e aittir.

     Bir Orta Oyunu, bir Karagöz düzeyindeki vasat bir tuluatın mutlak butlanla malûllüğünü de kesinlikle kanıtlayan, Türk Şiiri’ndeki Türk Avam Kamarası düzeyindeki bir vasatlık ve orta irfanla malûllük hali ve herkesçe malûm olmasına rağmen, göreli itibarlarını aralarında bir şebeke tesanütüne borçlu editör, üleştirmen, ödül ve şiir yıllığı simsarları, İstanbul’da Polis Locasına dâhil ve komplo ve kumpas vehmedecek derecede paranoyak, müddei umumilerle birlikte görev ifa eden, kısa boylu ve tıknaz bazı arkadaşların, artık son sahnenin yaklaştığını haber veren, deprem çantaları olsa bile, büyük bir depremin altında enkaz arasında ziyan olacaklarına dair, bir kehanet. “Basiretsiz Manifestik” şairlerin yol açtığı bir manifestolar mezarlığı.     

     Öyle ki Ahmed Haşim’in Piyale’nin önsözü olarak yazdığı “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Garip, Toplumcu Gerçekçi, İkinci Yeni ve 1960 sonrası benzer içtihatları da, mülga eden,  Manifesto adını taşımasa da dört başı mamur bir Manifesto.      

     Çağdaş yönelimler ya da deneysel ve görsel, kifayetsiz keşif ve inşaların, kıt zekâlara üstün hürmet bahşedilmesini sona erdiren, nadir bir zirve...  Şair Polat Onat’ın,  “Evet, ben sadece bir şiir kitabı yazdım.” cümlesinde ısrar edeceği, tahmin olunabilir.

     Sıradan okur, bu şiir kitabını önceleyen bir şaheser olarak Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanını ve “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabının mülhem bir edası olduğunu iddia edeceklerdir.  Tutunamayanlar’daki Selim Işık karakteri hemen hatırlanacaktır.

     ÂDEM YOKSUN da tıpkı Selim Işık gibi modernitenin şiddetine maruz kalan Modern Bir Evliya. Ama külliyata hâkim okurlar Tutunamayanlar'la birlikte Dostoyevski’nin BEYAZ GECELER adlı romanından el alındığını, keşfedebileceklerdir. Beyaz Gecelerdeki iki ben anlatıcı vardır. Bir yazar Dostoyevski, diğeri de saf ve halis aşkın sembolü Nastenka.

     Polat Onat daha çok Beyaz Geceler’deki yazarın sesini ve erkek ben anlatıcının edasını tecarüs etmektedir. 

     Beyaz Geceler’de erkek ben anlatıcı Petersburg şehrinde bir flaneur gibi avare dolaşan hayalperest yazar gibi, Şair Polat Onat’ta Batman şehrinde bir flaneur gibi dolaşan hayalperest bir şairdir. Yani Flaneurlüğün büyük şehirlere özgü olduğu anlayışına da, itiraz eder.

     Batman şehrini gezen hayalperest şair Polat Onat, daha ziyade metinler, kitaplar arasında dolaşmaktadır. Hayatın sanatla buluşmasını isteyen şairimiz, metinler arasında gezinirken, Türk şiirine musallat olmuş pek çok travmayı, yanlışı, iltimas ve cehaleti de sergiliyor. Kara mizahla stilize ederek, pek çok travmayı bir bir sergiliyor.

     Elbet bu flaneur sadece Batman şehrinde değil, önsöz metnin son bölümlerinde trenle seyahat ediyor. İstasyonlardan, şehirlerden, ovalara bozkırlara, telgraf tellerine bakarak geçiyor. Doğu Ekspresi, Kurtalan Ekspresi ve Mavi Tren ile seyahat eden yolcuları betimlerken, paralel olarak da edebiyatın, şiirin, sanatın güzergâhlarından geçiyor. Türkçe tahkiyede tasvir sanatının en mükemmel örneklerini de bu büyük eserde görmekteyiz. Yazarın da iddia ettiği gibi gerek düzyazı metinde gerek ikinci bölümdeki şiirlerde tek bir virgül, ses, sözcük hatasının olmadığı, Opus Magnum’a özgü bir armoni, tenasüp ve ahenk...  Ahenkten kastettiğim musikiye dair bir nitelik değil, nevi şahsına münhasır yeni bir Altın Oran…  

     Önsöz olarak kaleme alınan uzun düzyazı metinde, anlam genişlemesiyle, yüzeydeki lâfzî anlamla birlikte, yakın okumayı gerektiren farklı anlam katmanlarını keşfetmek, mümkün.

     Mesela Şiirci Amca adlı 69-70 sayfadaki kısa öyküde kasabada yarı meczup başka şairlerin şiirlerini beyaz kâğıtlara kopya ederek kasaba çarşısında dolaşarak satan, şiire tutkun muhtemelen tahsilsiz sempatik bir Şiirci Amca betimlemesi var. İlk bakışta bir kasabada, yarı meczup bir adamın, şiire olan sevgisini hatırlatan bir sempati içinde yorumladığım bu Şiirci Amca’nın, başkalarının şiirlerini kopya ederek, kendine mal eden bir şairi hatırlattı. Biraz haksız bir yargı olmakla birlikte bu Şiirci Amca sanki Şair Ahmet Ada’yı tanımlamaktaydı. Zira aşağıdaki cümleler:

     “ Kopya ettiği şiirleri içine doldurduğu kahverengi evrak çantasını sallaya sallaya, hafif kamburu çıkmış şekilde kasaba sokaklarını arşınlaması, utangaç bir tebessümle dükkânlara girip çıkması, daha dün gibi gözümün önünde. Bayramda, biriktirdiğim harçlığımın bir kısmıyla da ben de Şiirci Amca’dan bir şiir aldığımı hayal meyal hatırlıyorum.  Geçmiş gün on kuruş mu, yirmi kuruş mu ödedim aklımda kalmamış. Diğer insanlara sattığı fiyattan daha uygun fiyata vermişti bu şiiri bana.  Halim Şafak diye bir şairin ‘Cümle Yangınlara Razıyım‘ adlı kısa bir çalışmasıydı.”

     Devamında Şiirci Amca ya dair diğer özellikler, ölümü ve bir mezar taşının dahi olmadığı anlatılmaktadır.

     Benzer anlam genişlemeleri kitapta küçük tahkiyelerde görmek mümkün. Lâfzî olarak hayata dair manzaraların ruh halleriyle birlikte betimlendiği bu tahkiyeler, düz anlamıyla gerçekçi ve ustalıklı bir tasvir, ama derin yapıda mutlaka bir şiir, sanat meselesine dair bir eleştiri ya da tespit.

     Mesela sayfa: 33’de başlayan Zehra Teyze ve Kamil Enişte ‘den bahseden bölüm...

     “Hey gidi günler hey! Çocukluğumdaki bir sahne canlandı gözümde. Kasabamızın tenha ve sessiz arka sokaklarından birinde, dış cephesindeki sıvaları yer yer dökülmüş, bakımsız ahşap bir evde otururlardı Zehra Teyze ile Kamil Enişte.”

     “Zehra Teyze ufak tefek bir ihtiyarcıktı. Yirmi yıldan fazla felçli olarak yatan kocası Kamil Enişte’nin bakımını yaparken, sanki dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederdi.”

     Betimlemelerde ki “ahşap” vurgusu, ev hali ve evdeki muhtelif eşyalar, anlam genişlemesi için gerekli. Ben bu verilerden yola çıkarak, bu iki kişinin kimliğini doğru olarak tespit ettim.

     Bu tahkiye düz lâfzî anlamı dışında, edebiyat ve şiire dair eleştirel bir kıssa olarak okunduğunda, Kamil Enişte ile Zehra Teyze’nin Türk şiirindeki iki şairi işaret ettiğini anlamak mümkün. Tabi ki isim vermek tehlikeli olduğu için, bu yatalak felçli erkek şairle, yirmi yıldır “dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederek” Kamil Enişte’nin bakımını yapan cefakâr ve vefakâr kadın şairin adlarını vermiyorum.

     Yine benzer bir anlam genişlemesine 100. sayfadan başlayan tahkiyede tanık olmaktayız:

     “Çağlar İlçesi Körhatlı Mahalesin’de oturan Nilgün Karakum (73) ve kızı Derya Karakum (40) evlerinde bulunan çöplerin havaların ısınmasıyla kötü kokularından rahatsız olan vatandaşlar, durumu yetkililere bildirdi.”  

     Diye başlayan tahkiye çöp, koku, belediye zabıtası izleği üzerinden devam etmekte.  Çağlar İlçesi Ece Ayhan Çağlar’ı, Körhatlı Mahallesi’nde Ece Ayhan’ın Kolsuz Hattat eğretilemesini, Nilgün Karakum Rahmetli Nilgün Marmara’yı, Derya Karakum’un ise muhtemelen Lale Müldür olduğunu tespit ettim.

     Yazar ve şairler hakkında benzer eğretilemelere, alegorik anlatıma Sema Kaygusuz’un “Yere Düşen Dualar” adlı, post modern teknikleri başarısızca ve acemice uyguladığı enflasyonist arazla malûl romanında tanık olmuştuk. Sema Kaygusuz, kritik etmek istediği yazar ve şair sayısını, enflasyonist bir iştahla yüksek tuttuğu için, başarılı olamamıştır. Üstelik Sema Kaygusuz’un bu romanda kendi yazdığı ve ilk mektep çocuğu kadar bir feraset sergileyemediği manzumelere de, yer vermesini tuhaf bulduğumu belirtmeliyim. Asıl tuhaf olanı Sema Kaygusuz’un şiir adını verdiği zırvalara Şair Birhan Keskin tarafından icazet verilmesiydi. Şair Birhan Keskin elbette vahim bir etik hata yapmıştır. Birhan Keskin bu arkadaşça tesanütün sebep olduğu etik ihlal nedeniyle Türkiyeli okurlardan derhal özür dilemelidir. Gerçeği itiraf etmelidir. 

     Polat Onat yakaladığı kalite ve nitelik, daha ciddi ve seçkin rekabet alanı inşa ederken, gelecekteki şiir ve metin çalışmalarının yetkinliğini de âdeta garanti ediyor. Yani Polat Onat’ın bu kitabını okuyan genç şair ve yazarlar, kısa vadede sıradan başarılar yerine, sabırla emek vererek, “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı Polat Onat’ın ve sanatın diğer nadir örneklerinin çizdiği irtifayı gözeterek, bir mesaiyi amaçlayacaktır.

     Şiir, Polat Onat’ın da vaaz ettiği düşünceler paralelinde her türlü abartılı önemden azadedir. Şiiri kutsallaştırmak, putlaştırmak, şiir yazan için bir yabancılaşmayı, bir hakiki olmamayı da bir mutasyon olarak kişiye bir zaaf olarak da yansıyabilir. İnsan olarak şiir edebiyatla alakamız, bizim için şiir ve edebiyatın dışında kalan ama şiir ve edebiyattan belki daha kıymetli temel insani nitelik ve özelliklerle donanımlı olmamıza yardımcı olur. Alman - Türk yapımı bir filmde başrollerden birini oynuyordum. Bir uçak sahnesi çekimi için İzmir’e gitmiştim geçen hafta. İzmir’de genç şair evladım Neslihan Yalman’a, “ Şiir belki de o kadar önem verilecek bir hakikat hali değil. Şiir bize hayat için çok daha zengin donanımlara malik olmamızda yardımcı olur. En mühimi hakikatle ontolojik bir ilişki kurmamızda lazım yüksek zihinsel formasyon, şiirle meşguliyetimiz sayesinde, daha mümkün hale gelir. Ve daha akıllı, daha zeki, daha vicdanlı, daha adil ve korkusuz bireyler olmamıza sebep olur Ve zaten böyle bir kâmil birey olduktan sonra, halis ve hakiki insan olmanın şair olmaktan daha büyük bir başarı olduğunu, görebiliriz” demiştim.    

     Aynı zamanda bu Ars Poetica’da Polat Onat, çağdaş şiirin genel enkazını ve bu enkazın bulunduğu darülacezeyi, iltimas ve kalpazanlığı şiar edinen vasati ve orta irfan sahibi, kıt zekâlı şuaranın nasıl sefil ve ahlaksız bir şebeke halinde örgütlendiğini, aslında bu güçsüzler arasındaki yaygın dayanışmanın belirgin bir liyakatsizlik lakaydi ve laubaliliğe sebep olduğunu, şiir yıllıkları, şiir ödüllerindeki alelade kumpas ve hileleri, bir bir sanık sandalyesine oturtarak, sorguluyor. En önemlisi şiirin, sanatın ciddiyet ve yetkinliğini baş tâcı eden istikrarlı ve vakur bir sanatçı duruşu.

     Taşrada berberlik yapan bir şiir heveslisinin, başlangıçtaki acemi ve istikrarsız ve dağınık haleti ruhiyesi, aşama aşama bir mükemmelliğe, olgunluğa doğru bir tekâmülünü, özgüveni olmayan acemi şairin, başlangıçtaki haline zıt bir dehaya ve özgüvene, bir vaazı kanun salahiyetine mâlik olmasıyla, neticeleniyor.

     Taşralı Berber elbet “ustura” denilen aleti de hemen çağrıştırmakta. Taşralı berber Âdem Yoksun, usturayı kullanmakta o kadar ustalaşıyor ki, usturanın ince ve keskin ağzını fazlalıklar, orantısızlıklar, gereksiz tüy ve kılları yok etmekte üstün maharet sergiliyor.  Sanki berber değil de, bir hastayı neşterle ameliyat ediyor ya da bir ceset üzerinde ayrıntılı bir otopsi yapıyor. 

     Simetrik ve bazen kontrast halinde şairin halleri ve haleti ruhiyesi, tasvir ve betimlemelerde Çehov ustalığına benzer bir yetkinlik. İç manzaraları, doğayı ve dış dünyayı, hayatın kimi manzaralarını tasvir ettiği bölümlerlerdeki kalite, dikkat çekici. 

     Âdem Yoksun, başlangıçtaki acemi, savruk ve dağınık, taşralı şiir heveslisi iken bir olgunlaşma sürecinde aşama aşama, merhale merhale olumlu olarak değişerek evrimle dehaya ve var oluşun zirvesine ulaştığın da, intihar ederek ontolojik bir zafer kazanır.

     Zira Âdem Yoksun kendinin ulaştığı var oluş zirvesine rağmen, sıradan hayatın fenemonel değerlere aşina vasati dünyanın değişmediğini ve değişmeyeceğini fark eder sanki. Çünkü şiirle devrim yapılamaz. Böylesi bir vasati iptidai dünya, bir deha için, âdeta bir cehennemdir. Sartre’nin “Başkaları Cehennemdir” vecizesini hatırladım.

     “tekinsiz, kuru ve alabildiğince şekilci bir yapıyı hedeflediğimi kesinlikle reddedemem.” (S.10)

    Poetik bir tutum olarak" tekinsiz" sözcüğü Edward Said’in, J. Hillis Miller’den alıntıladığı tekinsiz eleştirinin tanımlandığı cümleler “tekinsiz eleştirmenlerin eserlerinde mantığın başarısız olduğu ân edebi dilin ya da salt dilin gerçek doğasına en derinden nüfuz ettikleri ândır” [1]

     Üslup egsantirik ve anormaldir. Beyhude ya da iktidarsız bir akıl dışılık varlığı “ uçurum “ ya da “çıkmaz “ gibi sözcüklerle telaffuz edilen bir akıldışlılık, ben anlatıcın âdeta akıllı adamın içinde bir deli öznenin de söz söyleme yetkisine sahip olması “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” için geçerli bir tespittir.

     Ayrıca “kuru” niteliği orta tahsilli şiir heveslileri ve okurların duygu, duygusallık gibi şairaneliği, heyecanlı aşırı bir coşkuyla terennümü meşrulaştıran, “sulu” manzumeci edayı dışlayan, akıl ve akıl dışılığın örgütlediği düşünce, entelektüel derinliği öncelemeyi işaret etmektedir. 

    Ve bu kitabın aslı başarısı “aşırı derecede şekilci” bir yapıyı, biçimi amaçladığı görülecektir. Özellikle önsözle simetri olarak ve bir zeyl olarak düşünülen, ikinci bölümdeki şiirlerin cem olduğu bir metinsel yapı Türkçe Şiir de bir ilk olma şerefine de sahip.  Özellikle bu şiirler yalınlıklarıyla, gelenekteki tecrübelerle benzer gibi görünse de, mesela Orhan Veli şiirlerine benzerlik gibi yüksek bir riske rağmen, farklı özgün ve yenidir.      
  

     Oğuz Atay’ın “ Tutunamayanlar “ adlı romanın kahramanı Selim Işık, başarısız olduğu, bu dünyada tutunamadığı için intihar eder. Âdem Yoksun intiharı bir zafer ve başarı olarak görülse de, Âdem Yoksun da bu vasati hayat ve dünyaya tutunamayacak kadar zeki ve ahlaklıdır.

     Daha önce bir makalemde de belirttiğim üzere Kafka’nın Dava romanın kahramanı Bay K, da vasati iletişim diline yabancı olduğu ve bu iletişim diliyle uyum sağlayamadığı için, bu vasati ortam tarafından cezalandırılır.  Benzer bir cezalandırmaya Elias Canetti’nin “Körleşme” adlı şaheserinde, görmekteyiz. 

     Tutunamayanlar’da Selim Işık alıngan içedönük, aşırı duygusal, heyecanlı, ajitasyona eğilimli kırılgan ve düzenle barışamayan dürüst ve saf hali, Âdem Yoksun’un başlangıçtaki acemi tedirgin, tutarsız halleriyle benzerdir. Âdem Yoksun’un özgüveni tam, zeki, tutarlı, âdeta vaazı kanun kadar selahahiyetli olduğu hali ise, Tutunamayanlar’daki Turgut Özben’i hatırlatmaktadır. 

     Tutunamayanlar’daki Selim Işık ve Turgut Özben adlı iki kahramanı aslından tek bir kişidir. Ve çift şahsiyet halini gösteren simetrik bir kurgudur. Çekingen, inisiyatif alma yeteneği olmayan, hayalperest Selim Işık, inisiyatif alan, atılgan kendine güvenen Turgut Özben olarak şizoid kişiliğin iki uca bölünmesi, bir şahsiyet yarılması. 

     Polat Onat, Tutunamayanlar’a zeyl olarak tek bir kahramanda, ÂDEM YOKSUN tipinde, çifte kişiliği, bir simetri halinde kurgulamayı başarmakta.         

     Girizgah için sözü DOSTOYEVSKİ’nin “BEYAZ GECELER” romanındaki  bir sese bırakıyorum. Zira Polat Onat’ın bu eserindeki kahraman ÂDEM YOKSUN, intihar etmiştir. Tıpkı Selim Işık gibi. Bu iki müntehirin yazdıkları her iki eser de, bir arkadaş aracılığıyla, ya da bir edebiyatsever tarafından evrakı metrukesinde ya da bir sahafta dosya halinde bulunarak, yayıncıya bir notla gönderilmektedir.

     Beyaz Geceler’deki mehazı bazı okurlarımız hemen hatırlamışlardır:

     “Neden bu gülünç insan onu, sanki o az önce dört duvar arasında bir suç işlemiş gibi, sanki sahte banknotlar basıyormuş ya da bir dergiye, içinde asıl şairin ölmüş olduğu ve arkadaşının onun dizelerini yayına göndermeyi kutsal bir borç saydığını belirten anonim bir mektupla birlikte göndermek üzere bir takım şiircikler yazıyormuş gibi öyle şaşkın, öyle yüzü çarpılmış halde ve öyle mahcup karşılar?”[2]

    Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’deki erkek ben anlatıcının sesi ile Âdem Yoksun’un sesi arasında paralellik olduğunu dikkatli okurlar anlayabilirler.

      “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı kitapta son sayfalarda Tutunamayanlar’daki gibi Yayıncının Notu dikkat çekicidir. Yayıncının Notu bölümünde özetle şu bilgiler yer almaktadır:

      Polat Onat’ın imzalı bir kitap aramak için gittiği sahafta Âdem Yoksun adlı bir berbere ait şiir dosyasına rastlamış, eserin yetkinliğini görünce yayıncıya göndermiştir. Âdem Yoksun adlı berber eseri yazdıktan sonra intihar etmiştir.

     Polat Onat sahafta gerçekten “imzalı” bir eser bulmuştur.  Zira Âdem Yoksun adlı berberin eseri, roman, öykü ve şiir gibi türleri aynı kitapta cem eden, geleneksel ve geçerli biçim ve biçemlerin aksine, devrimci bir biçim ve içerikle âdeta yeni bir şiire işaret eden bu şiir kitabının en çarpıcı özgünlüğü bugüne kadar yazılan tüm sanat manifestoları mülga eden, kapsamlı ve hakiki bir manifesto olmasıdır.

     “Kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim” (s.9) cümlesi bir paradoks anlama da sahip. Uçurum bazen zirvedeki bir yalnızlığı da ima etmektedir. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler eskisi kadar sivri, güçlü ve yansıtıcı değil.”  (s.9)

     Başlangıçta bir taşralı şair koninin en altında yer bulabilir. Ama sabır okuma ve ciddiyetle acemilikten kalfalığa sonra ustalığa ve nadiren de ÂDEM YOKSUN gibi Koni’nin tepesine çıkabilir.   

     “Şiir içinde anti şiir barındırabilmeli. Maddesel bağlamda kuantum reaktörlerini elemine edemeyiz ki. Yoksa kandillerimiz yakıp neden dolaşalım sokakta?  Benliksel yaklaşımlar İkinci Yeni’den beri zaten yeterince törpüledi yaşamı kodlayamayan Türk şirini. Zor olan şiir yazabilmek değil hayatın içindeki şiiri görebilmek.”(s.21)

     Şiirin yaşamdan kopuk olması Türk şiirinin özellikle 12 Eylül Sonrası vuku bulan hayattan ricat etme olgusu, psiko patolojiden, dışavurumcu anlayışlara, marjinal, şiir yazan özneyi çevresinden yalıtan, felsefi içtihatların sığ taklitlerine, gerçeküstücülüğü anlayamadan alelade kopyalayan metinlere,  Batı Modern ve Post Modern düşünürlerin yenile keşfedilmesiyle Türkçeye çeviri gibi yansıtılan açık intihallere, ilelebet Deneysel Görsel, toplumsal muhalefeti engelleyen, bıktıracak kadar taklitlerin bir virüs gibi çoğaldığı bir enkazı tespit etmektedir. Mesela Oluşum Dergisinde Enis Batur’un “Elmas bir tasarımdır yeter ki düşleyelim” dizesini hatırladım.

     Polat Onat’ın şiirleri hayatın iç ve dış manzaralarını, iktisat ilminin belirlediği ana çerçeve içinde, öylesine canlı ve ustalıkla, toplumcu gerçekçi ya da Garip ve küçük burjuva gerçekçilerden farklı ama onlardan hem biçim ve içerik olarak büyük risklerine rağmen üstün bir nitelikte hayat hikâyemize dair muhteşem bir külliyatı ve ilk olma şerefine de mâlik olarak Türk Şirine armağan ediyor. 

(DEVAM EDECEK)

Hüseyin Avni CİNOZOĞLU
Zalifre Yazıları Dergisi, Sayı: 18
Sayfa: 8-9-10-11-12-13



* intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü
Polat Onat. Sıcak Nal Yayınları, I. Basım 2012



[1] Edward Said. Başlangıçlar. S.11 YKY.  İlk Basım Aralık 2009
[2] Beyaz Geceler. Dostoyevski. S. 45 Sabri Gürses Çevirisi. İletişim Y. 5. Basın Temmuz 2012 

1 Ekim 2013 Salı

Fırın Kokusu Üzerinde Üç Kitap (Behçet Yani)




FIRIN KOKUSU ÜZERİNDE ÜÇ KİTAP

       Okulların eğitim öğretime başladığı bu günlerde üç tane ayrı yazarımızdan daha fırın kokusu üzerinde üç ayrı türde üç kitap masamda duruyor. Üç yazarımızın da Batmanlı olması ya da Batman’da yaşıyor olması onları okuma önceliği hakkına sahip kıldı. Üçü de aynı zamanda şehrimizin değişik okullarında öğretmenlik yaparak hayatlarını idame ettiriyorlar.

       Şiir Madalyonunun Gizemi ile başlayalım. Polat Onat imzasını taşımaktadır. Onat ismi aşina olduğumuz bir şairimiz. Üç tane şiir kitabı olan şairimizin dördüncü kitabı şair olmayı yüreğine yazmış Dias’ın yaşadığı maceraları anlatan bir serüven.

       Zeletibya diye bir hayal ülkesinde Dias adındaki çocuk karakteri üzerinden giriş kısmında biraz da Polyannacılık kurgusuyla karışık mutluluk odaklı şiirin masalını anlatmış. Şiirin müşterisinin olmadığı bu mutluluk ülkesi Zeletibya’da şiirle, okula giderken yerde bulduğu kâğıtta tanışır ve bu kâğıt parçası onu şiir dünyasının derin tonlardaki huzmelerine götürür.

       Dias’ın şair olma serüveni ve günümüz şiirinin içinde bulunduğu okunma durumunu masal yoluyla başarılı bir şekilde anlatmış. Kitap görsel ve anlatım tekniği bakımından klasikleri aratmayan bir kitap. Nesil Çocuk Yayınları arasından çıkan bu güzide eser bütün çocuklarımıza rahatlıkla okutabileceğimiz bir eser.

       Fakat Zeletibya denilen ülkede dört mevsimden sadece baharı, gecenin olmadığı sadece gündüzün yaşandığı bir dünya kurgulamış. Masalın sayfalarını çevirdikçe yazarımızın gözden kaçırdığı Dias’ın havanın kararmasıyla bulunduğu ormanın geceleri tehlikeli olduğu ve çok soğuk olduğu yani hem kışın alametlerinden hem de geceden söz edilmektedir. Söz konusu olan aynı ülke her ne kadar ana karakter Dias yer değiştirmişse de farklı bir ülke mevzubahis olmadığından bir çelişki olarak göze çarpıyor. Bir de Dias’ın yazdığı “Merhaba” adlı ilk şiir altında Talop Tano imzası da kitap adına göze çarpan diğer bir eksiklik.  Onat ve editörü nasıl gözden kaçırdılar bilmem fakat önemli eksikliklerdir böylesi güzel bir kitap adına. Yine de önemle belirtmeliyim ki çocuklar için listemizin başına alabileceğimiz bir eser.

       Diğer eserimiz Zambak Yayınları’ndan Akraba Bahçesi serisi arasından Evimizin Direği: Baba. Recep Şükrü Güngör imzasına sahip. Güngör, günümüz öykü yazarları arasında önemli bir yer edinmiş durumda. İmzasını taşıyan kitap sayısını tam hatırlamamakla birlikte rahatlıkla iki elin parmağını geçmektedir. Öykü başta olmak üzere son zamanlarda çocuk edebiyatında da önemli eserlere imza attı.

       Anne ile ilgili çok şeyler yazılıp çizilir. Herkesin bir kelamı vardır elbet yüreğinde köpürerek dilinden coşkuyla akan ama baba olunca işler sanıldığı gibi kolay değildir. Baba için konuşmak hele yazmak öyle kolay mı? Çünkü babanın hükmü yazarın diline kadar aksetmiş durumdadır. Dil kekeme olur kelimeler kekre…

       Güngör’ün kitaplarını okuyanlar bu kitapta da tam bir Güngör klasiği okuyacaklar. Bu kitabı okurken güzel bir bahçeye gireceğimin farkındaydım. Akrabalık Bahçesi. Geniş aile arasındaki dayanışma, sevgi, dostluk ve yoldaşlık ön planda tutulmuş. Bizi biz eden değerler dünyasına hoş bir yolculukla beraber. Ama okuma esnasında yayın evinin yazara sipariş verdiği bir kitap duygusu oluştu bende. Onun için olacak ki coşku adına gerekli ivmeyi göremedim. Kitapta duygu yoğunluğunun düşük olduğu kanaatine vardım. Ben Evimizin Direği’ni okumadan önce daha farklı bekliyordum. Ama kitabı bitirince o alandaki açığı tam olarak gidermediğini gördüm. Zaten babanın edebiyatta eksikliği fazlasıyla hissediliyor. Herhalde bu böyle devam edecek. Başucu kitaplarımız arasına girmese de bu temadaki eksiklikle beraber önemini vurgulamak isterim.

       Son eserimiz Aşka Kurban Gitmek, Sokak Kitapları arasından basılmış bir şiir kitabı. İlyas Ekin’in ilk eseri.

       Şairler nevi şahsına münhasır kişilerdir. Ekin, kendi izleğinden hüzün, aşk, sevgi, gurur, ikaz temaları ile birlikte yer yer mazlumların içinde bulunduğu durumu ele almış bir şair. Şiir severlerin hissiyatına tercüman olur diye düşünüyorum.

       Kitap hakkında söylenenler, önsöz, takdim, teşekkür ve ünlülerden alıntılar kitaba gereksiz bir hacim kazandırmış. Ayrıca kitabın editöryal kısmı eleştirilebilecek noktalar. Bu kısımlara dikkat edilseydi güzel ince bir şiir kitabıyla şiir serüvenine başlamış olurdu. İlk olması hasebiyle bu tür eksik ve aksaklıkları doğal karşılamak daha doğru olur belki.

     Behçet Yani / 24 Eylül 2013
     Batman Yön Gazetesi


Behçet Yani