15 Aralık 2016 Perşembe

Gizemli ve Sürükleyici Bir Roman: Kıyamete Son 99 Gün / İlkay Coşkun


Gizemli ve Sürükleyici Bir Roman:
Kıyamete Son 99 Gün

İlkay Coşkun


-Acaba Polat Onat, Esmaü’l Hüsna şiirleri aracılığıyla aslında kendi dualarını mı yapmaktadır?  

Merhaba dostlar,

Romanlar hakkında yazı yazmaktaki en önemli sıkıntı romandaki konuyu, içeriği ve finali yazarak romanın dikkat çekiciliğini, büyüsünü ortadan kaldırma yanlışlığıdır. Bunu romancı da istemez değerlendirme yazısını yazanda ya da henüz kitabı okumamış okur adayları da istemez. Romanın gizemini kaybetmemesi adına fazla açık olmayan bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Romanı okurken, meraktan son sayfaları önce okuma dürtüsünü yoğun hissederek okudum eseri. Heyecan duyduğum kitaplarda bu ruh halini hep yaşamışımdır. İnsanlar yaşarken topluluk halinde olsalar da her birey tek başlılığını özünde yaşadığı gibi ölüme de topluca gidilse dahi herkes kendi ölümünü tek olarak yaşayacaktır. Kaçınılmaz olan, inancımıza göre kişi ölümden sonraki sürece de tek başına şahit olacaktır.

Romanın ismi kitabın içeriği hakkında okura ön fikir veriyor esasen. Ana eksen konusu, dünyanın doksan dokuz gün sonra Ay’la çarpışması ve akabinde kıyametin kopması üzerinedir. Yazara göre bu çarpışmadan dünya üzerinde yaşayan tüm insanların bu çarpışmadan direkt yahut dolaylı etkilenerek hayata veda edeceği öngörüsü. Doksan dokuz günlük süreç 2 Aralık 2029 da başlayıp 10 Mart 2030 da sonlanıyor. Sona yaklaşmanın bu kadar net ortada olması yazarın ve çevresinin bu süreçteki sancılarının yalın fakat bir o kadar da derinlerde gizem barındıran anlatımını etkileyici buldum. Süreç içerisinde ki negatif anlamdaki heyecanları ise romanı sürükleyen en önemli hamleler.

Kıyamet tarihinin uzak değil de yakın bir tarihin seçilmesi, okuru kendi dünyasına katma isteği olarak düşünüyorum fakat romanın yaşandığı tarihte geçen birçok kavram şuan ki hayal gücümüzü zorlar nitelikte. Mesela sincapların neslinin tükenmekte olduğu, ortalama insan ömrünün sentetik ilaçlarla üç yüz seneye yükseldiği, karbon takviye hapı, rüya görme makinesi, insanın avuç içinin deri altına monte edilen para yerine geçen elektronik çipler,  havada yüzen ve uçma özelliğine de sahip ihtişamlı devasa konaklar gibi birçok ütopik kavramlar var. Burada birbiriyle örtüşmeyen bir noktayı yazarımızdan özür dileyerek dile getirmek istiyorum. Hayal gücümüzü zorlayan bu kavramlar kullanılmış ve güzel de olmuş ama bunların geçtiği tarih 2030 değil de kıyamet tarihini daha ileri bir tarih olarak okuyucuya sunsa idi daha isabetli olurdu diye düşünüyorum. 2016-2030’lu yılları arasına bu hayal ötesi kavramların varlığını sığdırmak fazlasıyla hayal gücü. Yazarımıza bu noktada yaptığım eleştiriye vereceği cevabı merak etmekten de kendimi alamıyorum.

Kıyamete neden seksen gün değil de doksan dokuz gün kaldı? Ya da neden yüz on gün değil? Yazarımızın doksan dokuz gün üzerinden bu romanın iskeletini oluşturmasının nedenlerini, ikinci günün sonunda belirgin şekilde okuyucunun önüne koymuştur. Her gün Allahın doksan dokuz isminden biriyle oluşturulan bir şiirle sonlandırılması, romanı farklı bir yaklaşımla okuyucuya sunmasını olumlu anlamda farklılık olarak yorumluyorum. Yazar bu şiirleri romanla beraber taşımasını, kendi duası olarak açıklamasını mantık dairesi içerisinde güzel buldum. Hal böyle iken yazarımız hayalle, gizemle ve ezoterik bir dünya bakış açısıyla, en güzeli de şiirsel dualarıyla okuyucuyu -inanç adasına- taşımıştır.

Ölüm geliyor hepimizi almak için” diyen yazar bu gerçekte birleştiriyor okuyucuyu. İnsanın ölümü kendisinin büyük kıyametidir başlı başına. Ölüm zamanının bilinmezliği insanda ki umutları diri tutarken, kesinleşmiş tarihli bir ölümü beklemenin insanda yarattığı duygu çöküşü bu romanın en etkin teması olarak karşımıza çıkıyor. Her geçen an biraz daha ölüme yaklaşıyor olmak ölümün insan beynini işgal etmesi, insana verilen en büyük ceza mıdır yoksa ödül müdür tartışılır.

Romanın birçok yerinde şifrelenmiş hissini uyandıran özel bölümler var. Esrarengiz kitap severlerin kıvrak zekasını test edecek türden. Kullanılan tarihlere, saatlere kurnazca farklı anlamların, çağrışımların yüklenmesi gibi.

Yazar romanın başkahramanıyla kendini fazlasıyla özdeşleştirip zaman zaman başkahramanın önüne geçtiği anlar da hissedilmiyor değil. Günleri sayma, saatleri, saniye, hatta saliseleri sayma, kalan zamanın her zamankinden daha değerli olduğunun vurgusu adına yapılan detaylı anlatımlar olarak görüyorum.

Ölüme inat kalıcı olma, ölüm sonrasında iz bırakma daha genel anlamda ölüme çalım atma insanlığı üretken ve diri kılıyor. Yazılan her eserde ileriye yönelik düşünülen bu felsefenin izlerini buluyoruz. Bu eserde de bu izler fazlasıyla var “Ne yazık ki sonrası, uzun beyaz bir unutuş…”

Her ne kadar geleceğin romanı hüviyetinde gözükse de günümüzle ilişikliğini de göz önünde bulundurduğumuzda kitabın ayağı yere basan bir tarafı var. Her ne kadar romanda yabancı isimleri kullanmış olsa da daha çok doğunun gizemli esintileri hissediliyor eserde. Ayrıca Okültizm ve ezoterik gelenek anlayışından öte reel yaklaşımlar sunuyor olması romanın tümüyle gerçek dışı bir eser olmaktan kurtarıyor.

Ana hatları sade ama gizem bezeli, sürükleyici, menzili olan bir roman. Zihinsel zenginliğiyle deruni ruh hallerini önceleyerek felsefik açılımlar sunuyor okura. Yazar bir bölümde “yazdıklarından çok, yazacakları merak ediliyorsa o kişi iyi bir şair olmuş demektir” diyerek hem şair tanımlamasını hem de romanını şiirlerle birlikte taşıma mantığını bu ifadelerle paylaşmıştır.

Roman içerisinde cevaplandırmak için sabırsızlandığım şu satırları sizlerle paylaşmak istiyorum. Nedensiz sıkıntımı daha iyidir, yoksa nedensiz sıkıntı mı? Sorusuna elbette bir cevabım var. Sıkıntının her iki şeklide arzu edilmez ama bir tercih yapılması gerekirse, nedensiz sıkıntı daha iyi, daha bir rahatsınızdır. Bu anlamda suçlu kimse yoktur ve hiç kimseyi suçlayamazsınız. Birileriyle karşı karşıya kalmamak olumsuzluk içindeki tek olumlu haldir. Bu bir taraftan da kişiye rahatlık sağlar.

Yazarımız, Muhyiddin İbn-i Arabi’nin “Allah’ın İsimlerinin Sır Manalarının Keşfi” kitabından alıntılar yaparak eseri zenginleştirmiştir. ”Varlık bir harftir, sen onun manasısın” , ”Söz kabuk, mana özdür. Söz sedef ise mana incidir. Öz olmayınca kabuğu neylersin? İncisi olmayan sedef, ruhsuz beden neye yarar” gibi.

Kitabın yeni okurlarla buluşmasını engellememek adına nasıl bittiğiyle ilgili, kahramanlarıyla ilgili ipuçları vermemeye çalıştım. Anlayacağınız eserin büyüsünü bozmayı aklımın ucundan dahi geçirmedim. Esere bol şans dileyerek yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalınız.

Seçtiğim bir Esmaü’l Hüsna şiirini burada sizlerle paylaşayım:

El-Vedud

sevilmeye en layık olan
itaatkar kullarını çok seven
velilerin kalplerine ilahi aşk
mutlak sevgi tohumları
saçan ziyadesiyle
ya Vedud

sevilme isteği
sevme duygusu
sevilenlere iştiyak
hep yüce ihsanınla
ya Vedud

dostluğa hakkıyla dildar
şefkate ziyadesiyle müstehak
muhabbet ışığını parlatan
ya Vedud










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder