18 Ekim 2011 Salı

Şiirin Beyhudeliği ve Dağlarca'nın Asaleti / Polat Onat




ŞİİRİN BEYHUDELİĞİ VE 
DAĞLARCA’NIN ASALETİ


Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bugün, yani 15 Ekim, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu dönemde bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin...

Şiir kolay bir şeydir; herkes rahatça oturup yarım saatte bir şiir yazabilir! Her insan biraz sevdalıysa, bir nebze hüzünlüyse birkaç günlüğüne şair kesilir. Belki bazı etkileyici kitaplar okunmuşsa, etkilenimlerin itelemesiyle bu şairliğin süresi birkaç aya yükselebilir. Dahası, çevredeki kimi yakın dostların teşvikiyle şairliğin miadı birkaç yıla yayılır. Dergilerde ürünlerle gözükmeler, bir ihtimal şiir kitabı yayımlatma... Genel itibarıyla konuşursak; ancak o kadar işte. Sonra hayatın zoraki sürüklemeleri neticesinde şiirin beyhude lânetinden kaçış, rutinin sakin sıradanlığına sığınış. Şiir yorar, acımasız bir cendereye sokar heveslilerini. Yıllar sonra ise "Ben de yazmıştım bir zamanlar" içlenmesiyle nihayete erer bu serüven.

Bir de karşısında saygı duruşuna geçilecek bir emek ve sabır dağı var. Bir asra yaklaşan ömrü boyunca şiirin o ağır yalnızlığını, çıldırtıcı ızdırabını, asil bir tutkuyla sırtlamak... Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan bahsediyorum. Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair. Bugün, yani 15 Ekim tarihi, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Öldüğünde genel itibarıyla yazılı ve görsel basınımızda, bir pop şarkıcısının gece hayatındaki maceraları kadar bile yer kaplamamıştı. Yeterince yadırgatıcı değil mi bu manzara? Bir asra yakın, hemen tamamı sadece şiire adanmış bir ömür, yüzden fazla şiir kitabı, acıyla dokunmuş belki on binlerce şiir, göz nuru dökülmüş yüz binlerce dize... Bir tek kitabı, "Çocuk ve Allah" bile onu çağımızın en büyük ve unutulmaz şairi olarak anmamız için yeterliydi oysa. Şiire adanmış ve yalnız şiir için yaşanan bir hayatın, böyle bir şairin ise toplumda daha büyük bir ilgi, sevgi ve coşku hâlesiyle kuşatılmış olması lazım gelmez miydi?

Şunu düşünüyorum; Dağlarca'nın şiirini hemen her kesim belli bir ölçüde mutlaka sever. Hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, her okurun kendini bulacağı, seveceği şiirleri vardır Dağlarca'nın. Fakat ne yazık ki, bir bütün olarak, hiçbir siyasi, felsefi, ideolojik anlayış da Dağlarca'yı bütünüyle sahiplenemez. Çünkü inişleri, çıkışları, tezatları, yansımaları, labirentleri bunca bol bir şiir, tamamıyla kabullenilemez, 'kategorize' etmeye alışmış algılar tarafından. Bu, sığlaşmaya engel teşkil etmesi sebebiyle belki de 'iyi bir şey'dir, kim bilir?

Böylesine velût bir şairin, niteliği belli bir çıtanın altına hiç düşmeyen, son dönemlerinde derin bir bilgeliği sessizce kucaklamış şiirleri yeterince yankı bulabildi mi? Hiç sanmıyorum. Elbette, doğal olarak, kimi kitap tanıtımları, ustaya saygı içeren dergi dosyaları, dostlarıyla ilginç anekdotlarını kapsayan bazı yazıları, edebiyat çevrelerinde dolaşımda olan dergilerde yer buluyor, bulacak. Fakat şairin, hem yerel ölçekte merceğini çevirdiği konuları hem de evrensel boyutta parmak bastığı temaları, arzulanan ciddiyette akademik bir perspektiften derinlemesine inceleyen yapıtların yetersizliği net bir gerçek. Dahası birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu erken dönemde, kapsamlı ve çok boyutlu bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin... Acelemiz ne, öyle değil mi?
  
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın vasiyetiydi. Kadıköy'deki apartman dairesi, kişisel eşyaları, kitapları ve resimleriyle onun adını taşıyan bir müze olacaktı. Adını zaten sağlığında kendisi koymuştu: "Dağlarca'dan Gökyüzü". Buraya gençlerin gelip kitap okumalarını, çay-kahve içip sohbet etmelerini isterdi. Keşke bürokratik işlemler bu kadar uzamasa da "Dağlarca'nın Gökyüzü" bir an önce açılabilse... Kim bilir, ne kadar mavi gözükür gökyüzü, şairin ışıltılı gözleriyle yıllarca penceresinden baktığı o evden?

           
        Polat ONAT
          Kültür Sanat Sayfası, 15 Ekim 2011

4 yorum:

  1. "Şiirin beyhudeliği"..ne kadar güzel bir kavram kazandı dünya dedim..şiiri hayatı yoran bir şey olarak değil de hayatın kendisini yoğuran bir şey olarak algılayan kelime emekçileri şairler bilir ancak,şiirin kıymetini.ama şiir,vurguladığınız üzere,haydi uyduruk bir tahminle,100 kişiden 98'inin ellerinde beyhudliklerde gölgelenir..aslında parçalanır demek isterdim.

    şiir,adını bile duymak istemediğim eski ve kötü bir dostken hâlâ,zevkle okudum yazınızı.Dağlarca çok şey hak ediyor evet.Ve insanoğlu çok nankördür,cahildir,amenna...

    **not/rica;yazı fonu koyu olduğundan ,uzun yazıları okumak isteyen bencileyin piri fâniler için ciddi göz yanmalarına sebeb olabiliyor;bilginize arz ederim..:)saygılarımla..

    YanıtlaSil
  2. Thanks for following my blog!
    I really appreciate it :]

    x
    www.faysfashionwardrobe.blogspot.com

    YanıtlaSil
  3. I wish you a great Sunday my dear... Thanks a lot for your presence and for you are following me. God bless you. Kiss. Luciana Goyaz.

    YanıtlaSil
  4. Dağlarca adına belgesel düzenlenmesi çok hoş olurdu. Yalnızca onun için mi? Ne üstadlarımız var ki kıymetlerini bilmiyoruz, İlhan Berk olsun, Enis Batur olsun, daha niceleri. Onlar için ne yapılsa azdır.

    YanıtlaSil