Gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2015 Çarşamba

Safranbolu'nun Tek Deniz Feneri Söndü



SAFRANBOLU'NUN TEK DENİZ FENERİ SÖNDÜ

            Şair yazar Hüseyin Avni Cinozoğlu, tedavi gördüğü Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi araştırma hastanesinde, 4 eylül 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Cenazesi 5 eylül cumartesi günü Karabük'ün Safranbolu ilçesindeki Dedeloğlu camiinde, öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından Meşeliboğaz'daki aile mezarlığına defnedildi.

            Hayatını şiire ve edebiyata vakfetmiş, Anadolu'daki bir kasabada sanat ve edebiyatın güçlenmesi ve hayata daha kuvvetli aksedebilmesi için uzun ve zorlu mücadeleler vermiş değerli bir şairdi.

            Cinozoğlu 1955 yılında Karabük'te doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1977'de mezun oldu. Şiirleri ve yazıları, 1978 yılından başlayarak, önde gelen birçok edebiyat dergisinde uzun yıllar yayınlandı. Yazdığı denemeler, öyküler, şiirler, belgesel senaryoları, çeşitli ulusal ödüllere değer görüldü. Şairin on dokuz şiir kitabı yayınladı. İlk şiir kitabı 1977 yılında yayınlanan "Her Şafakta Büyüdüler", son şiir kitabı 2011'de çıkan "Makam-ı Aşk Her Dem Ali" adlı eseridir.

            Hüseyin Avni Cinozoğlu edebiyatın çoğu alanında çalışan üretken bir sanatçıydı. Deneysel roman, öykü seçkisi, eleştirel deneme, monografi, belgesel senaryoları, çocuk hikayeleri içeren çeşitli kitaplar da yazmıştır. 2009 yılında çıkarmaya başladığı "Zalifre Yazıları" adlı dergiyi Temmuz 2015'e kadar 24 sayı boyunca okuruna ulaştırmıştır.

            Ben şahsen kendisini kişisel olarak tanımam, hiç görmedim. O Safranbolu'da ben Batman'da. Birbirinden epeyce uzak mekanlarda ikamet ettik. Zalifre Yazıları dergisine aboneliğim ve imzalı kitap koleksiyonculuğum nedeniyle tanışmıştık. Yüz yüze konuşmak hiç nasip olmadı. Sadece edebiyat ortak paydasında, nadir olarak yazıştık.

            Yaklaşık iki hafta önce telefonumu aramıştı. Müsait olamadığım için açamamış, ertesi gün ben onu aramıştım. Hemen hiç görüşmediğimiz için, neden aradığını epeyce merak etmiştim. Telefonda rahatsızlığından bahsetti, hastanede yattığını ifade etti. Helalleştik. Dua edeceğimi tekrar tekrar ifade ettim. Sevindi. Bunu şunun için anlatıyorum. Yaşlı bir şairin, kendisine hiç hakkı geçmemiş, yüz yüze dahi görüşmediği benim gibi bir okuruyla telefon etme nezaketini gösterip, helalleşme inceliği, beni ziyadesiyle etkilemişti.

            Bugün Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun vefatını öğrenip, büyük bir teessür içinde bu yazıyı yazarken, şairin kişisel sosyal medya hesabında paylaşılmış bir video röportajındaki sözleri, beni daha da sarstı:

            - Allah geçinden versin ama yarın Hüseyin Avni Cinozoğlu öldüğü vakit nasıl anılmak ister?

            - Ben öldükten sonra, benden bahseden kişilerin "Yahu ne iyi adamdı, keşke burada olsaydı." demelerini isterdim. İnsan böyle şeyleri istiyor. Bir de şunu hayal ediyorum. Bizim gibi yazarların asıl doğumu ölümünden sonradır. Bunu ben hissedebiliyorum. (...) O da Allah'ın bir ikramı. Mesela, şu duayı hep ederim ben: "Allahım, ne olur, iyi bir insan olmam için bana yardımcı ol."

            Bence, Hüseyin Avni Cinozoğlu her şeyden öte, kendi dualarında istediği gibi, iyi bir insan olmayı başardı. Ki bu herkese nasip olmayacak büyük bir haslettir. Ayrıca, tutarlı çabaları olan değerli bir sanatçıydı. Şiirimize katkı sunmuş önemli bir şairdi. Yüce Allah, bu şairimizin ebedi mekanını cennet eylesin.


                        POLAT ONAT / 9 Eylül 2015
             

2 Temmuz 2015 Perşembe

Oğlum Said Fazıl'ın İftar Duası



Oğlum Said Fazıl'dan İftar Duası:

Allah'ım, tüm ölmüşlerimizi cennete eyle.
Bizi de cennete eyle. Orada bize güzel yiyecekler ısmarla.
Bana ailemi verdiğin için çok teşekkür ederim.
Büyüyünce bakkalcı, futbolcu ve doktor olayım.

AMİN.

Said Fazıl Onat / Batman

Ramazan Sayfası, 1 Temmuz 2015 Çarşamba

1 Mart 2015 Pazar

Taşradan Gelenlerin Manifestosu (Sanat Sayfası İçin Sempozyum Kitabının Tanıtım Yazısı)



TAŞRADAN GELENLERİN MANİFESTOSU

            2013 yılı mayıs ayında Kadir Has Üniversitesinde yapılan "Taşra ve Edebiyat Sempozyumu"nda sunulan bildiriler, Mesut Varlık'ın hazırlaması sonucu İletişim Yayınları tarafından "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" adıyla kitaplaştırılarak geçtiğimiz günlerde okurlara sunuldu. Taşra ve sanat olgusu üzerine kafa yoranların muhakkak ilgisini çekecek zengin bir içeriğe sahip bu eser, farklı kuşaklardan edebiyatçıların konuyu değişik eksenlerden ele aldıkları kuşatıcı denemelerden oluşuyor.

            Kitap, sempozyumun nihayetinde, katılımcılar tarafından kaleme alınmış önemli bir metin olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu ile açılıyor. Hazırlayan Mesut Varlık'ın Önsöz Niyetine yazısının ardından, sempozyumda sunulan çalışmaları okumaya başlıyoruz. Kerem Işık, Ömer Solak, Abdullah Ataşçı, Asuman Susam, Arın Kuşaksızoğlu, Vedat Ozan, Nesra Gürbüz, Ethem Baran, Mehmet Said Aydın gibi başarılı edebiyatçıların yazıları, önemli tespitleri bünyesinde barındıran bir hüviyete sahip. Taşra gibi epeyce girift, ancak bir o kadar da hafifsenme potansiyelini barındıran bu sosyokültürel olgu hakkında, zihin açıcı ve derinlikli yorumlarla karşılaşıyoruz.

            Necati Mert'in otobiyografik ögelerle bezeli, bir nevi lezzetli bir öykü tadını da ziyadesiyle içeren "Taşra Ötekidir" yazısı ve genç yaştaki Eyüp Tosun'un anılarının yönlendirmesiyle nostaljik bir anlatımla kotardığı "Bir Angaralı'nın Taşrasal Günah Çıkarması" adlı ürünü, kitaptaki diğer çalışmalardan farklı bir noktada konumlanıyorlar.

            Şükrü Erbaş'ın yoğun bir şiirsellik ve lirizm içeren "Yağmur Damlasından Dünyayı İçmek" adlı kısacık ama vurucu metni ile nihayete eren bu sempozyum kitabı, hızla metropollere akan bir nüfus yoğunluğuna sahip ülkemizin edebi serencamını net olarak ortaya koymuş. "Edebiyatın Taşradan Manifestosu"nda  bir okur olarak eksikliğini hissettiğim en somut olgunun, taşradan metropollere yoğunlaşan göç dalgalarının, sosyolojik değerlendirmeler ışığında toplumsal katmanlara yayılan uyuşmazlıklarının, cumhuriyet dönemi romanlarındaki karakterlere yansımalarına yeterince değinilmemesi olduğunu belirtebilirim.

            "Taşra" gibi anlamsal bir akışkanlığa sahip bir kavramın, günümüz Türk Edebiyatının önemli yazarlarının perspektifinden sanatımızdaki yansımalarını derli toplu olarak bulabileceğimiz Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabındaki metinler, bir nevi "Arkadaşlar! Bambaşka bir edebiyat da mümkün olabilir!" şeklinde nida ediyor. Bence bu çığlığa kulak vermekte önemli bir fayda var. Çağımızın tektipleştirme yolunda hızla ilerlediği mekansal olgular, şayet yeterince güçlü estetik tercihlerle desteklenebilirse, bambaşka duyarlıklara da kapı aralayabilme potansiyeline sahip. Yeter ki zihinlerdeki kodlanmışlığı aşabilecek geniş bir ufka sahip olunabilsin.

            Bu kısa yazıyı sona erdirirken dikkat çekici bir söyleyiş benzerliği içeren taş ve taşra kelimelerindeki yakınlık ilgimi çekti. Ve aniden şunu fark ettim: Taşrada her boyutta "taş"a rastlamak, istendiği takdirde yerden kaldırıp eline almak ve rastgele bir yere fırlatmak çok kolaydır. Betonlar ve asfaltlarla bütünleşmiş metropollerde taş bulmak ise artık neredeyse olanaksız.


                        POLAT ONAT / 13 Şubat 2015

                                 

24 Ağustos 2014 Pazar

Şiirlerde En Sevgili’yi Bulmak / Gülcan Bağırkan



Şiirlerde En Sevgili’yi Bulmak

            Birbirinden farklı on iki kişinin yolları sıra dışı bir kitapta kesişiyor. Polat Onat imzası taşıyan “En Sevgili’ye Kelimelerden Çiçekler” kitabı, her yaş ve hayat tarzından insanların En Sevgili’nin (sas) etrafında toplanabilmesini ilginç bir anlatımla sunuyor.

            Hepsi de birbirlerinden farklı karakterlere sahip 12 ayrı şehirden 12 değişik insanın hikâyesi... Okudukları kitapla günlük hayatın içinde gizlenmiş kader planlarının ve birbirleriyle şaşırtıcı bağlantılarının ne olduğu sorularını cevaplandırıyor yazar, “En Sevgili’ye Kelimelerden Çiçekler” kitabında. Muştu Yayınları’ndan çıkan kitap, Polat Onat imzası taşıyor. Üç bölümden oluşan kitapta 24 şiir ve 36 hikâye yer alıyor. Yazar kitabın başlangıcında bir şekilde yolları kesişecek olan kişilerin hayatlarından kesitler sunarak onları tanıtıyor.

            Onat, kitabının ilk bölümünden önce Hz. Enes(ra)’ten rivayet edilen bir hadis-i şerife yer veriyor: “Sizden biri beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz.” Aynı şekilde kitap bittiğinde yani üçüncü bölüm sonunda ise okurları bu kez bir ayet karşılıyor. “De ki: ‘Allah bizim hakkımızda ne takdir etmiş ne yazmışsa başımıza ancak o gelir. Mevlâmız, sahibimiz O’dur. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.’ (Tevbe Suresi 51. ayet)”

            “En Sevgili’ye Kelimelerden Çiçekler” kitabında okuru bekleyen sürprizlerden biri de yazarın karakterlerin hikâyeleriyle bağlantılı yazdığı şiirler. Kitapta kişilerle bağı olan bu şiirlerin her biri Efendiler Efendisi’ne ve O’nun hayatına değiniyor.

                        GÜLCAN BAĞIRKAN / 22 Ağustos 2014
                        Cuma Eki, Sayfa: 8


7 Şubat 2014 Cuma

Ziya Osman Saba'yı Unutmak


ZİYA OSMAN SABA’YI UNUTMAK

POLAT ONAT

            29 Ocak 1957 tarihinde Kadıköy’deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31 Ocak’ta kılınan cenaze namazının ardından aynı gün Eyüp Sultan’daki aile kabristanına gömülmüştü. 1980 yılında Eyüp Sultan mezarlığında kimi tadilatlara gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu, kabristanda yapılan değişikliklerle şairimizin mezarının kaybolduğu ortaya çıkmıştı. Yapılan kimi araştırma ve çalışmalara rağmen şairin mezarı bugüne dek bulunamadı yazık ki. Burada bahsi geçen sanatçı, öyle böyle bir şair değil. Türk şiirinde kendine has önemli bir yer edinmiş değerli bir isimden bahsediyoruz: Ziya Osman Saba.

            Kendi kültürümüze ve medeniyetimize karşı olan hovarda ve kıymet bilmez tavrımız evelezel bilinen bir olgu. Ancak bir şekilde ortaya konması gereken kararlı tutum ve planlı tavırlarla, belki şimdiye kadar gelişmiş bu hoyrat vefasızlığımızı gelecek nesillere aktarmazsak, zararın bir yerinden de olsa dönmeye başlarız diye düşünüyorum. Birçok köklü medeniyetler, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli sanatçılarını saygıyla yad ederken, bizler çok değil, daha 57 yıl önce yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarı kaybolmuş olarak unutuluşa terk ediyoruz. Bu yazık değilse nedir?

            Son derece şahsına münhasır, dış etkilerden epeyce yalıtık, kendi kozasında yaşayan derviş gibi bir şairdi. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi Ziya Osman Saba. Benzersiz kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konuma tam olarak ulaşamamıştı. “Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen, kişilindeki mütevazılıkla hep geri planda kalmayı seçmişti.

            Sadece, Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı üç birbirinden kıymetli şiir kitabıyla değil; pırlana gibi parlayan incelikli öyküler barındıran, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımıza iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya Osman Saba.

            57 yıl önce bugün yitirmişiz Saba’yı. Mezarını da kaybetmişiz. Halen eserleriyle yüreklerimizi titreten bir şairi unutuşa terk edebilmek bu kadar kolay olmamalı. Nasip olsa da yetkililerimiz kadirşinaslık göstererek bir kültür merkezine “Ziya Osman Saba Kültür Merkezi” adını verse şiirimiz ve edebiyatımız adına güzel ve onore edici bir gelişme olmaz mı? “Arena Mega Kültür Merkezi” gibi dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Ama ne diyelim; Saba’nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak: 
"Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…" 
(Geçen Zaman, sayfa: 37)

            Ziya Osman Saba’nın, bir başka kıymetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile lise döneminde başlayan vefalı dostlukları dillere destandır. Ziya Osman Saba’nın can dostu Cahit Sıtkı Tarancı’nın vefatı üzerine yazdığı şiir, son şiiri olacaktır şairimizin. Çünkü yakın dostu Tarancı’nın trajik ölümünün ardından, üç ay sonra Saba da bu fani dünyadan göçüp gitmiştir. Bu şiiri hatırlayarak yazımızı bitirelim:
  
DÜŞÜMDE

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler. 

Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz. 

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.


ZİYA OSMAN SABA


           Polat Onat / 
         29 Ocak 2014


18 Ekim 2013 Cuma

Kayıp Şiirler Ormanında Macera / Musa Güner


KAYIP ŞİİRLER ORMANINDA MACERA

   Çocukların yolunun edebiyatla, özellikle de masal ve şiirle kesişmesi için büyükler epey çaba harcıyor, bunun için farklı yöntemler deniyorlar. Polat Onat’ın Şiir Madalyonunun Gizemi isimli kitabı da bu amacı güden ‘deneysel’ bir kitap. Anlatım yöntemi olarak ‘masal’ seçilmiş. Ama yazarın kurduğu masal, şiirsel köşe taşlarının sınırladığı bir yolda ilerliyor. Okur macera yolunda yürürken, bir yandan da şiirler okuyor. Hatta yardımcı kahramanların ağzından o şiirlerle ilgili yorumlar okuyor.

    Mesela kahraman Dias’ın yazdığı (ama aslında kitabın yazarına ait olan) şiiri okuyor, gözyaşlarını tutamıyor ve şu yorumu yapıyor: “Böyle güzel bir şiiri okuyunca dayanamadım, çok duygulandım. Ne kadar etkileyici şeyler yazmışsın. Çölümüzün şimdiye kadar hiç bu kadar güzel anlatıldığına şahit olmamıştım. Sen gerçek bir şairmişsin, tebrik ederim.”

    Dias, bulduğu şiir madalyonunu şair Talop Tano’ya ulaştırarak onu özgürleştirmeye çalışıyor. Kahramanın bu yoldaki maceraları kitabın masal yanını oluşturuyor. Dias çeşitli hayvanlarla karşılaşıyor ki bunlar oldukça farklı. Hepsi tam bir masal hayvanı: Dört kanatlı kırmızı kartal, sarı saçlı fare, tek kulaklı mavi maymun (aynı zamanda edebiyat tarihini iyi bilen kültürlü biri), uzun burunlu pembe yılan, dev gibi boynuzlu kaplan, şişman akrep…

    Şiir Madalyonunun Gizemi, diğer yandan belli bir amacı olan okura bir anafikir vermeye çalışan bir kitap. Mesajı, kavramsallaştırdığı masal öğeleriyle vermeye çalışıyor yazar. Mesela Dias’ın maceralarını yaşadığı yer “Kayıp Şiirler Ormanı”, dev boynuzlu kaplan ile karşılaştığı yer “Huzurlu Masallar Çölü”.

    Yazar’ın bazı kelime oyunlarıyla da ilginçleştirmeye çalıştığı kitap yer yer okuru da anlatıma katmaya çalışıyor. Boş bırakılan sayfalara şiirler yazarak okur, yazarın kurguladığı maceraya katılabiliyor. Polat Onat’ın kitabın sonunda yer alan tavsiyesi, amacını da özetliyor: “Sadece şair olmaya kalkışmayın! Doktor olun, pilot olun, avukat olun, öğretmen olun. Ama bir tarafınız da hep şair olarak kalsın. Hayatı bir şiir gibi yaşayın. Hangi mesleği yaparsanız yapın, şiirle bağınızı koparmayın. Emin olun, bu sizi daha mutlu ve huzurlu kılacak.”

           Musa Güner
           Kitap Zamanı, 7 Ekim 2013
           Sayı: 93, Sayfa: 36

*Şiir Madalyonunun Gizemi, 
Polat Onat, Nesil Çocuk, 70 sayfa, 5 tl


17 Temmuz 2013 Çarşamba

Ramazan Hatırası: Nöbette İftar



   2000 yılı. Elazığ Karakoçan İlçe Tarım Müdürlüğünde veteriner sağlık teknisyeni olarak çalışıyordum. O yıllarda, mesai zamanı bitmeden önce iftar vakti giriyordu. Dairede çalışan arkadaşların hepsi evli, ben ise bekar olduğum için, iş yerimizde genelde ben nöbetçi kalıyordum. Dairede iftarımı açıp, mesai bitince iş yerini kapatıyordum. Sağolsunlar iş arkadaşlarımın her gün birisi, iftarda güzel bir yemek tepsisi donatıp bana yolluyorlardı. Mükellef bir iftar yapıyordum onların sayesinde. Tek başıma sessiz bir iş yerinde iftarımı açtığım o günleri buruk bir tatla hafızamda taşıyorum halen. Nihayet şunu fark ettim ki, sevdiklerimizle yapılan sıradan bir iftar, yalnız başına yapılan ziyafet gibi bir iftardan çok daha değerlidir.


   Polat Onat / Batman / 
  16 Temmuz 2013,   Ramazan Eki



15 Mart 2013 Cuma

Şiir Veriminin Bilançosu: Yıllıklar


ŞİİR VERİMİNİN BİLANÇOSU: YILLIKLAR

            Edebiyatın en devingen alanlarından biri olan şiir üzerine, sene bazında yapılan değerlendirmeler, her seferinde sert tartışmalara ve uzayıp giden polemiklere vesile olmuştur. Belki de bunun neticesi olarak, uzun yıllardır düzenli olarak yayımını sürdüren Baki Asiltürk’ün hazırladığı YKY Şiir Yıllığı geçtiğimiz yıl son kez selamladı okurlarını. Ayrıca yine epeyce zamandır değerli şiir yıllıkları hazırlayan Veysel Çolak ve Hakan Arslanbenzer de bu serüvenlerini noktalayarak şiirseverleri üzdüler.

            Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen, edebiyat çevrelerinin yıllık talebini karşılamak için yeni ve doyurucu çalışmalar da ortaya konmuyor değil. Mart ayının girişiyle birlikte geçtiğimiz senenin şiir edebiyat ürünlerini bir belgelik hüviyeti taşıma iddiasıyla değerlendiren şiir yıllıkları birbirinin peşisıra raflardaki yerini almaya başladı.

            Dil ve Edebiyat Dergisi’nin Şubat sayısının yanında verilen 438 sayfalık Dil ve Edebiyat Şiir Yıllığı Zafer Acar tarafından hazırlanmış. Mevcut yıllık anlayışına yeni bir soluk getiren ve ilk kez çıkan bu çalışmanın belirgin iki özelliği var: Çeviri şiirlere ayrı bir yer vermesi ve poetik yazıların, eleştirilerin seçilen şiirlerden daha fazla yer kaplaması. Ayrıca yıllığın başındaki, Hilmi Yavuz ile yapılmış çarpıcı söyleşi de arşivlenmesi gereken bir içerik barındırıyor. Zafer Acar’ın kendine has üslubuyla yaptığı belirgin teşhisler ve öznesi somutlanmış net eleştiriler heyecanlı bir okuma macerası vaat ediyor.

            Edebiyat Ortamı Dergisi’nin Mart-Nisan sayısının armağanı olan 244 sayfalık Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı Mustafa Aydoğan tarafından derlenmiş. Dört yıldan beri düzenli olarak yayımlandığı için kendine has bir izlerçevre edinmiş bir yıllık bu. Önceki senelerden aşina olduğumuz formatını değiştirmeden şiire bolca sayfa ayırmaya devam ediyor. Yanısıra “Mısralar” bölümü, “Dergiler” bölümü, “Şiir Kitapları” bölümü, “Poetik Alıntılar” bölümü meraklılarını bekliyor.

            Etki Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlanan 367 sayfalık Şimşiir Ağacı Şiir ve Şiir Kitapları Yıllığı’nı Mustafa Ergin Kılıç hazırlamış. Şimşiir Ağacı Yıllığı’nı geçen sene ilk kez derleyen Mustafa Ergin Kılıç, gelen eleştirileri ve önerileri de göz önüne alarak geçtiğimiz yıla nazaran daha dolu, özenli, kuşatıcı bir çalışma ortaya koymayı başarmış. Bu ürünün, diğer yıllıklardan ayrıldığı en önemli nokta; salt edebiyat dergileri paralelinde bir taramayla yetinmeyip, titiz bir çabayla şiir kitaplarına da eğilme fedakârlığını gösterebilmesi. Böylesi bir anlayış, şiire daha geniş bir perspektifte bakabilme olanağını sunarak, yapıtın içeriğinin daha da zenginleşmesine vesile oluyor muhakkak.

            Mühür Yayınları’nın ürünü olan ve bu ayın başında piyasaya çıkan 240 sayfalık Şair Dağın Doruğunda Şiir Seçkisi Mustafa Fırat’ın imzasını taşıyor. Bu seneyle birlikte dördüncü kez yayımlanma sürekliliğini gösteren çalışma, önceki yıllara nazaran daha kaliteli ve özenli baskısı ve sert kapağı ile ilk anda dikkatleri çekiyor. Diğer yıllıklardan en büyük farkı ise; kısa bir sunuş yazısı haricinde hiç düzyazı barındırmaması ve bütünüyle şiir içermesi.

            Genel olarak, ülkemizde edebiyat, şiir dergilerinin çok az satıldığı ve okunduğu herkesin ifade ettiği net bir gerçek. Kültür sanat açısından epeyce olumsuzluk içeren bu durumun kısa vadede değişmeyeceğini de rahatlıkla ifade edebiliriz. Dolayısıyla dergileri takip etmekten mahrum kalan ciddi okurların, büyük emeklerle hazırlanmış bu dört şiir yıllığından en azından birisini olsun satın alıp okumaları ne hoş olurdu. Hızla yaygınlaşmaya devam eden çoksatar romanlara odaklanmış okurların, günümüz Türk şiirini hiç olmazsa yıl bazında hayatlarına bir çeşni olarak ekleme tavrını yaygınlaştırması naçizane bir temennimdir, deyip bitireyim.

POLAT ONAT 
13 Mart 2013 /  Kültür Sanat Sayfası


17 Ocak 2013 Perşembe

Serdar Çelik ile Röportaj (Tam Metin)


BİR EDEBÎ OYUN MU, VEDA MEKTUBU MU?

Serdar Çelik / 13 Ocak 2013

SERDAR ÇELİK: Âdem Yoksun metnin bir yerinde şöyle bir cümle kurar: “Zor olan şiir yazabilmek değil, hayatın içindeki şiiri görebilmektir.”  Ardından da Türk Şiiri’nde “kaybeden tripleri takınmış yazarlar” diye ironiyle yaklaştığı ve daha çok bağlamına İkinci Yeni’yi oturttuğu estetiksel bir yaklaşımdan bahseder. “Estetiksel biçemlerin kanserojen öğeler eklenmek suretiyle lineer hale getirilmesi” diye de özetlediği düşüncenin ne olduğunu biraz açıklayabilir misiniz? 

POLAT ONAT: Öncelikle bu ilginç sorunuzun asli muhatabının ben değil Âdem Yoksun olduğunu ifade ederek “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” (Komşu Yayınları – 2012) adlı yapıtın paradoksal ve kaotik yapısına vurgu yapmak istiyorum müsaadeniz olursa. Açıklamamı istediğiniz hususun giriftliğini göz önüne alarak, bahsi geçen kitapta kendine yer bulan poetik argümanların belirli bir kısmını düşünsel ve ilkesel bazda bütünüyle tasvip edemediğimi, dolayısıyla samimiyetle savunamayacağımı belirtirsem, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek kertede net bir tavır ortaya koymuş olacağım kanısındayım.

SERDAR ÇELİK: Kitabınız için; ‘şunu yazmış’ demek gibi net bir ifade kullanmak, romanın yazılış biçimine aykırı gibime geliyor.  Nitekim bu düşünce metnin yaslandığı ana izlek açısından Postmodern bir yapıt olduğu düşüncesini akla getiriyor.  Metninizi Postmodern bir metin olarak düşünüyor musunuz?

POLAT ONAT: Metni Postmodern bir yapıt olarak tanımlamam durumunda metnin Postmodern yapısına aykırı bir yaftalamaya girişmekten ciddi manada çekindiğimi samimiyetle belirtmeliyim. Sanatın tüm dallarında ama özellikle edebiyat alanında tanımlama ve sınıflandırma gibi sınırlayıcı olması muhtemel ögelerin gittikçe geçersizlik kazanacağına, silikleşeceğine, kategorizasyonların tümüyle demode olacağına inandığım devirlere girmeye başladığımızı düşündüğümü söylersem, bu düpedüz safdillik mi olur, bilemiyorum.

SERDAR ÇELİK: Türk edebiyatından metninize akrabalık edeceğini düşündüğünüz bir yapıt var mı?

POLAT ONAT: Görece olarak iyi bir okur olduğum varsayımıyla hareket ederek, edebiyatımız içinde üslup ve kurgu bağlamında kitabımla benzeşim gösteren bir yapıta şimdiye dek rastlayamadığımı içtenlikle ifade edebilirim. Ama madem lafı açıldı, neden gizleyeyim: Literatürde “Sokal Vakası” olarak anılan, bilim çevrelerinde önemli sansasyonlara sebep olmuş entelektüel skandalın farklı bir versiyonunu, dar çerçevede edebiyat ve şiir özelinde gerçekleştirebilme çabasının bir ürünü olarak da okunabilir “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”.

SERDAR ÇELİK: Kitabın arkaik yapısına bakınca, Dil felsefesi, Yapısalcılık, Antropoloji, Marksizm ve daha adını sayamadığım bir dizi temel disiplinle bir şekilde hesaplaştığı izlenimini veriyor.  Âdem Yoksun’un yaşadığı çağla alıp veremediği ne olabilir?

POLAT ONAT: Ben burada ne desem, ne söylesem eksik kalacak. Âdem’i tanımak ve tanımlamak için yazdığı şiir kitabını ve önsözünü dikkatle okumak kesin bir zorunluluk içeriyor. Âdem Yoksun kendine has, takıntılı, tuhaf ve eksantrik bir kişiliğe sahip. Edebiyat dünyasındaki klasikleşmiş örneklerden benzetme yapmam gerekirse, karakter bazında; Kâtip Bartleby, Yabancı, Düşüş, Yeraltından Notlar, Bir Delinin Hatıra Defteri, Aylak Adam, Cyrano De Bergerac,  Amok Koşucusu, Genç Werther'in Acıları, Martin Eden, Bitik Adam, Tutunamayanlar, Anayurt Oteli, Beyaz Geceler vb. gibi unutulmaz yapıtlardaki kahramanlarla bazı yönlerden benzeştiğini söyleyebilmek mümkün. Bana kalırsa Âdem Yoksun kendini fazlaca kasmış, oldukça gergin birisi. Zihnini gereğinden çok yormuş, hayatı olduğu gibi ele almamış, olması gerektiği gibi de yaşayamamış, çağın gereksindiği vurdumduymazlığı bünyesinde bulunduramamış, dolayısıyla kendisi dahil hiç kimseyi gereğince tanıyamamış, hiç kimse ile biraz olsun yakınlaşamamış, sonuçta da, böylesine hilkat garibesi bir metni geride bırakıp, kendi isteğiyle çekip gitmiş öteki dünyaya. Ama hayat biz yaşayanlar için devam ediyor, olan olmuş artık, ölenle ölünmez ki, artık rahmetli berber - şair Âdem Yoksun için üzülmekten ve dua etmekten başka yapacak hiçbir şey yok! Kendi açılarından haklı olarak birçok arkadaşım bana soruyor: “Âdem Yoksun gerçekten yaşadı mı?” diyerek. Bence bu soru ve cevabı kesinlikle hiçbir önem taşımıyor, taşımamalı. Çünkü nihayetinde, önemli olan tek şey yazar değil metin, şair değil şiirdir.

SERDAR ÇELİK: Kayboluş, yalnızlık, şizofreni gibi yaşadığımız çağın belki de kaderi sayılan ve bir tür delilik haliyle metinde kendisine yer bulan olgular hakkında ne söylemek istersiniz?

POLAT ONAT: Sözünü ettiğiniz olgular, bahsettiğiniz gibi, yaşadığımız sanallığa doğru hızla evrilen, gerçekliğinin derinlemesine irdelenmesinin zorunluluk haline geldiği, kaos çağında, bütünüyle hayatı kapsayan bir yoğunluğa ulaştıysa da, ta ilk çağlardan beri varoluş sancılarını harmanlayarak, tümüyle evrenselliğe bürünmüş halde varlığını sürdüregelmiştir. Kayboluş, yalnızlık, şizofreni, aşk, ölüm, sonsuzluk vb. kavramların sanatı, edebiyatı, şiiri besleyen ana kaynaklar olduğu; ticari değil, hakiki sanatın da bütün dallarıyla bu ve benzeri kadim kavramları sorgulamayı, didiklemeyi başat amaç olarak kabul ettiği kanaatindeyim. Nihai sonuca ulaşamayacak, net bir cevabı bulunamayacak soruları her zaman sevdim.

SERDAR ÇELİK: Daha önce iki şiir kitabıyla okurun karşısına çıkmıştınız, sizi böylesi melez sayılabilecek bu metne yönlendiren düşünce neydi?

         POLAT ONAT: Katılır mısınız bilmem; herkesin yaptığı şeylerin en iyisini yapmaktansa, hiç kimsenin denemediği şeylerin en kötüsünü yapmak daha ilgi çekici ve gerekli gibi geliyor bana. Geçtiğimiz yıllarda yayımlanan “Son” (Mühür Kitaplığı - 2009) ve “İhtiyarın Vefatı” (Şiirden Yayınları - 2011) adlı kitaplarım da, günümüz Türk Şiiri’ndeki genel çerçeveye pek uymayan, etkin çevreler tarafından kısmen yadırganmış çalışmalardı. Dolayısıyla, baktım bana şiirden pek ekmek yok, şiirlerimi roman kisvesi altında sunmaya sıvandım. Ya da poetik denemelerimi öykü kılığında ortaya koyup dolaşıma soktum da diyebilirim. Ama bu ifadelerimin hepsi de eksik kalacak. En kapsayıcı olanı söyleyeyim o zaman; okurlara dramatik bir veda mektubu yazdım. Hepsi bu. Çünkü inanıyorum ki, yazmaktan çok daha önemli bir şey var: Yaşamak. Fakat yaşadığını her an iliklerine dek hissederek yaşamaktır aslolan. Her ne kadar bütünüyle ulaşamayacağımın ayırdında olsam bile, artık bu amacın peşindeyim. Rahmetli Âdem Yoksun yazık ki bu hedefe ulaşamadı, gücü tükendi, menzile varamadan pes etti. Ama inşallah ben onun yerine başaracağım.

 KÜLTÜR SANAT SAYFASI

8 Ocak 2013 Salı

Bir Berberin Manifestosu / Serdar Çelik



   Polat Onat’ın İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü adlı eseri ilk cümlesiyle farklı olduğunu hissettiriyor. Kitap hakkında hem ayrıntılı hem de anlaşılır bir okuma yapabilmek için sanırım ellili yıllarda ilk nüvelerini veren “postmodern durum” hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Malum olduğu üzere o dönemin postmodern yazarları, modernizme karşı geliştirdikleri düşüncelerini, bir tanım yapmaktan kaçınarak ortaya koymaya çalışıyorlardı. Belki de o nedenle, David Harvey postmodernlik hakkında yazdığı kitabın adını Postmodernliğin Durumu koymuştur. Postmodern durum bir düşünce midir?  Yoksa bir muamma mı? Bugün hâlâ tartışılan bir konuysa da, birçok zor metin için (kolayından olsa gerek) bu tanım uygun görülmektedir. Dolayısıyla postmodernliğin belirsizlik, parçalanma, kurallığın bozumu, ironi, benin yitimi, melezleşme, katılma, karnavallaşma, metinsellik, bir durum analizi, eleştirisi ve bir döneme karşı çıkışı şeklinde biçimlendiğini söylemek yerinde olur sanırım.

   Onat’ın kitabını da bu tartışmanın eksenine oturttuktan sonra okumak, sağlıklı bir okumanın kapılarını açacaktır. Nitekim kitap, henüz giriş cümlesiyle bu yönlü bir eksende olduğunu hissettiriyor bize. Polat Onat’ın bu kitabı için, “Şunu yazmış” demek gibi net bir ifade kullanmak sanırım metnin yaslandığı düşünce açısından bir paradoksu barındırır. O nedenle, “Neyi anlatıyor?” gibi bir soru sormak metnin okunmasını daha bir kolaylaştıracaktır. Nitekim yazarın yazdıklarından ziyade, okurun ne anladığının önemli olduğu bir yapıttan bahsetmek daha doğru olur kanımca. Tam da bu noktada metnin, “Önsöz” bölümündeki parçalı iç dökme hali için, ayrı ayrı bir analizi hak ettiğini söylemek yanlış olmaz herhalde. Her parça için de ayrı bir okuma atlası çıkarmak ve ikinci bölümdeki şiirleri de bu düşünce üzerinden okumak yerinde olacağı gibi şiirleri de anlaşılır kılacaktır. Aksi halde okurun, yazılanın ne olduğu konusunda, bir muamma ile karşılaşacağını söylemek yanlış olmaz. O nedenle İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’nün bir roman mı, şiir mi, yoksa bir anlatı mı olduğunu söylemek güç.  Zaten yazılan metnin adını koyup ne olduğunu söylemek, ortaya çıkan metnin amacının da dışına çıkmak olur. Kitap iki bölüm olarak kurgulanmış; birinci bölüm Önsöz, ikinci bölüm ise Şiirler kısmından oluşuyor. Romanın birinci bölümünde yazar, sanat, roman, şiir, kültür, hayat hakkındaki görüşlerini eleştirel bir üslupla kaleme alırken, ikinci bölümde, birinci bölümde ele alınan konuların adım adım nasıl şiire dönüştüğünden bahsediyor.

   Yazarın metin boyunca, karakteri Âdem Yoksun üzerinden bir sanat anlayışı geliştirdiğini, bu durumun da metnin arkaik yapısını eleştirel bir zemine doğru kaydırdığını görüyoruz. Nitekim yazarın ortaya koyduğu eleştirel sanat anlayışı, gücünü postmodern durumdan aldıktan sonra gizliden gizliye bir melez manifestoya dönüşüyor. Yazar, ruhsal sorunları olan biri üzerinden bunu yapıyor olması metnin gücünü artırdığı gibi eleştirilebilirliğini de ortadan kaldırıyor. Yazarın karakterine yüklediği kendilik, yalnızlık, küskünlük, delilik hali bu melez manifestoyu tamamlıyor gibi.

   Bütün bunların yanında bir de, Âdem Yoksun’un sanat görüşü dışında insani bir hikâyesi var ki,  belki de metnin soğuk ve tumturaklı anlatısının yanındaki en dikkat çekici durum bu. Birinci bölümün sonuna doğru, bütün o kargaşanın, iç dökmenin, yalnızlık sözlerinin ardından bir insanla karşılaşırız. Sanırım o da günümüzün yalnız ve anlaşılmadığını düşünen insanıdır. Adı konamayan, yaşadığı yüzyılı bir yalnızlıklar toplamından başka bir şey olarak göremeyen insanı yani. Bu noktada İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü için,  postmodern durumla bütünleşmiş bir hal aldığını söylemek yerinde olur. Yazar, Âdem Yoksun’un iç sesine ait kaotik ve kaybolmuşluk durumunun çoğul bir yalnızlığa - hiçliğe işaret ettiğini ve ortaya çıkan bu yalnızlığın- hiçliğin de ancak aşkla sağaltılabileceğini gösteriyor bize.

SERDAR ÇELİK
Kitap Zamanı, 7 Ocak 2013,
Sayı: 84, Sayfa: 24


20 Haziran 2012 Çarşamba

Yüz Yılın Unutulmaz Dergileri / Polat Onat




DEĞİRMEN’İN ÖĞÜTEMEDİĞİ DERGİLER

Edebiyat dünyasının ve aktörlerinin tarihselliği içindeki gelişim ve dönüşümünü dergilerin oluşturduğu vasat içinde gözlemlemeyip, salt kitaplar çerçevesinde ele alsaydık büyük ihtiyaç duyduğumuz bütünsel perspektif şüphesiz net olarak ortaya çıkamayacaktı. Geçmişten günümüze dek, okul olma işlevini hep önemli bir görev olarak taşımış olan nitelikli dergiler, genel itibariyle dağıtım ve okura ulaşma bağlamında kimi sorunlarla boğuşsa da, yine de kalitelerinden taviz vermeden özveriyle yayımlanmaya devam ediyorlar.

Rüstem Budak yönetiminde istikrarlı ve düzeyli şekilde yayın hayatını sürdüren Değirmen Dergisi 29-30-31. sayılarını kapsayan (Ocak – Haziran 2012) “Yüzyılın Dergileri 1900 – 2000” özel sayısında has dergi okurları için arşiv niteliği taşıyan önemli bir çalışma ortaya koymuş. 440 sayfalık bu hacimli özel sayıda, Türkiye’de kalıcı ekol oluşturma hüviyetini taşıyan en güçlü ve etkili şiir, edebiyat, düşünce, haber ve karikatür dergilerinin serüvenleri gözler önüne serilmiş. Çıkış öyküleri, oluşturdukları etki, meydana getirdikleri düşünsel ve estetik kimlik, savundukları görüşler ve yayımladıkları manifestolar, bu hususta çoğunluğu önemli bir otorite oluşturmuş kalemler tarafından anlatılmış, açıklanmış ve analiz edilmiş.

Mustafa Özçelik’in Sırat-ı Müstakim (Sebilürrreşad) Dergisi’nin tarihçesini, yayın serüvenini ve politikasını, muhtevasını ve kimlerin yazdığı konusunu ele aldığı çalışması ile açılıyor Değirmen’in kapısı. Mehmet Özdemir’in Genç Kalemler Dergisi’ni, Sebahattin Karakoç’un ise Servet-i Fünun Dergisi’ni açımlayan yazılarını okuyarak cumhuriyet öncesi edebiyatımızın seyri ve temel yönelimleri hususunda fikir sahibi oluyoruz. Sonrasında kronolojik şekilde, erken cumhuriyet döneminin öncü dergilerini, çok partili dönemde ses getirmiş dergileri tanıtan yazıları okuyarak, günümüz Türkiye’sinin düşünsel arka planını oluşturan dergilere dek uzanıyoruz. Yeri gelmişken, Necati Mert’in “Yansıma ile Hece” ve Lütfi Bergen’in “Düşünsel Özerkliğin Birikimi” adlı ürünlerine özellikle dikkat çekmek isterim. En sonda ise Menderes Daşkıran’ın “Yüzyılın Mecrasında Dergilerin Macerası” adlı toparlayıcı yazısı ve İlyas Dirin’in titizlikle hazırladığı otuz iki sayfalık “Edebiyat – Düşünce – Kültür – Sanat Dergileri (1929 – 1990) Bibliyografyası” mevcut.

Her biri farklı hedef, ihtiyaç, yönelim ve poetikalarla doğan kırk sekiz tane dergi söz konusu edilmiş. Şöyle rastgele karıştırayım isterseniz: Dergah’ta soluklanıp Halkın Dostları ile selamlaşmak, Edebiyat Ortamı’nın tatlı Mavi’liklerine dalıp Büyük Doğu’dan yüzeye çıkmak, Sombahar’ı hüzünle anımsayıp Mavera’ya süzülmek, Papirüs’e yazılanlara bakıp Diriliş’e doğru uzanmak, ruhumuzu doyuran Sızıntı’dan o köklü Varlık’a doğru yönlenmek… Kolay değildir elbette farklı düşünsel kimlikleri başarıyla taşımış bunca dergiyi, içselleştirdiğimiz kalıplaşmış ideolojik kabullerimizin uzağında, mümkün olduğunca objektif algıyla, işte böyle bir araya getirebilmek.

Hece Dergisi tarafından belirli periyotlarla farklı konularda oluşturulmasına aşina olduğumuz hacimli ve titiz özel sayı şeklindeki arşivlik ürünlere, Değirmen Dergisi’nin de “Yüzyılın Dergileri” sayısı ile böylesine güçlü bir katkı yapması bence oldukça önemli. Bahsettiğimiz dergideki bu özel çalışmanın hiç mi eksikliği yok? Eleştirel ve akademik bir gözle bakılacak olursa elbette vardır. Ancak ben, taşrada yayın yapan bir derginin bu ciddi çabasına ancak şapka çıkarılacağı fikrini yeğlerim. Geçtiğimiz yüzyıldaki ortak zihinsel şablonumuzun ve kültürel bilinçaltımızın oluşmasında, dahası gelişmesinde, yadsınamaz öneme sahip bu süreli yayınları, hoş bir tarzda, geçit töreni izlercesine ardı ardına anımsamak keyifli oluyor doğrusu. Görsellerle zenginleştirilmiş güçlü içerik, zaman tünelinde nostaljik yolculuk yapıyormuş tadında lezzetli bir okuma serüvenine davet ediyor okurlarını.

POLAT ONAT
12.05.2012

18 Ekim 2011 Salı

Şiirin Beyhudeliği ve Dağlarca'nın Asaleti / Polat Onat




ŞİİRİN BEYHUDELİĞİ VE 
DAĞLARCA’NIN ASALETİ


Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bugün, yani 15 Ekim, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu dönemde bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin...

Şiir kolay bir şeydir; herkes rahatça oturup yarım saatte bir şiir yazabilir! Her insan biraz sevdalıysa, bir nebze hüzünlüyse birkaç günlüğüne şair kesilir. Belki bazı etkileyici kitaplar okunmuşsa, etkilenimlerin itelemesiyle bu şairliğin süresi birkaç aya yükselebilir. Dahası, çevredeki kimi yakın dostların teşvikiyle şairliğin miadı birkaç yıla yayılır. Dergilerde ürünlerle gözükmeler, bir ihtimal şiir kitabı yayımlatma... Genel itibarıyla konuşursak; ancak o kadar işte. Sonra hayatın zoraki sürüklemeleri neticesinde şiirin beyhude lânetinden kaçış, rutinin sakin sıradanlığına sığınış. Şiir yorar, acımasız bir cendereye sokar heveslilerini. Yıllar sonra ise "Ben de yazmıştım bir zamanlar" içlenmesiyle nihayete erer bu serüven.

Bir de karşısında saygı duruşuna geçilecek bir emek ve sabır dağı var. Bir asra yaklaşan ömrü boyunca şiirin o ağır yalnızlığını, çıldırtıcı ızdırabını, asil bir tutkuyla sırtlamak... Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan bahsediyorum. Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair. Bugün, yani 15 Ekim tarihi, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Öldüğünde genel itibarıyla yazılı ve görsel basınımızda, bir pop şarkıcısının gece hayatındaki maceraları kadar bile yer kaplamamıştı. Yeterince yadırgatıcı değil mi bu manzara? Bir asra yakın, hemen tamamı sadece şiire adanmış bir ömür, yüzden fazla şiir kitabı, acıyla dokunmuş belki on binlerce şiir, göz nuru dökülmüş yüz binlerce dize... Bir tek kitabı, "Çocuk ve Allah" bile onu çağımızın en büyük ve unutulmaz şairi olarak anmamız için yeterliydi oysa. Şiire adanmış ve yalnız şiir için yaşanan bir hayatın, böyle bir şairin ise toplumda daha büyük bir ilgi, sevgi ve coşku hâlesiyle kuşatılmış olması lazım gelmez miydi?

Şunu düşünüyorum; Dağlarca'nın şiirini hemen her kesim belli bir ölçüde mutlaka sever. Hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, her okurun kendini bulacağı, seveceği şiirleri vardır Dağlarca'nın. Fakat ne yazık ki, bir bütün olarak, hiçbir siyasi, felsefi, ideolojik anlayış da Dağlarca'yı bütünüyle sahiplenemez. Çünkü inişleri, çıkışları, tezatları, yansımaları, labirentleri bunca bol bir şiir, tamamıyla kabullenilemez, 'kategorize' etmeye alışmış algılar tarafından. Bu, sığlaşmaya engel teşkil etmesi sebebiyle belki de 'iyi bir şey'dir, kim bilir?

Böylesine velût bir şairin, niteliği belli bir çıtanın altına hiç düşmeyen, son dönemlerinde derin bir bilgeliği sessizce kucaklamış şiirleri yeterince yankı bulabildi mi? Hiç sanmıyorum. Elbette, doğal olarak, kimi kitap tanıtımları, ustaya saygı içeren dergi dosyaları, dostlarıyla ilginç anekdotlarını kapsayan bazı yazıları, edebiyat çevrelerinde dolaşımda olan dergilerde yer buluyor, bulacak. Fakat şairin, hem yerel ölçekte merceğini çevirdiği konuları hem de evrensel boyutta parmak bastığı temaları, arzulanan ciddiyette akademik bir perspektiften derinlemesine inceleyen yapıtların yetersizliği net bir gerçek. Dahası birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu erken dönemde, kapsamlı ve çok boyutlu bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin... Acelemiz ne, öyle değil mi?
  
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın vasiyetiydi. Kadıköy'deki apartman dairesi, kişisel eşyaları, kitapları ve resimleriyle onun adını taşıyan bir müze olacaktı. Adını zaten sağlığında kendisi koymuştu: "Dağlarca'dan Gökyüzü". Buraya gençlerin gelip kitap okumalarını, çay-kahve içip sohbet etmelerini isterdi. Keşke bürokratik işlemler bu kadar uzamasa da "Dağlarca'nın Gökyüzü" bir an önce açılabilse... Kim bilir, ne kadar mavi gözükür gökyüzü, şairin ışıltılı gözleriyle yıllarca penceresinden baktığı o evden?

           
        Polat ONAT
          Kültür Sanat Sayfası, 15 Ekim 2011

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Kızım Meryem'in Duası / Yeni Bahar Dergisi



"Allah'ım, ben seni çok seviyorum. Annemi ve babamı koru. Kardeşim büyüyünce onunla iyi arkadaş olacağım. En iyi oyuncaklarımı paylaşacağım. Allah'ım, ben eskiden bebektim, şimdi abla oldum. Allah'ım bana kırmızı çanta verdiğin için çok teşekkür ederim. Gelecek yıl bana bir tane daha doğum günü yapacaklar. Senden güzel elbiseli, büyük paketli bir bebek istiyorum. AMİN."
Meryem Onat





Yeni Bahar Dergisi
21 Temmuz 2011 / Perşembe
Sayı:16 – Sayfa:19

5 Nisan 2011 Salı

Şairlikten Kurtulmak İçin Yazıyorum / Yavuz Ulutürk ile Röportaj (Tam Metin)



'Şairlikten kurtulmak için yazıyorum'


 Yavuz ULUTÜRK 
02.04.2011 / Cumartesi

İkinci şiir kitabı İhtiyarın Vefatı'nda, şiirlerini 'yaşlanmak ve ölüm' teması üzerine kuran genç kuşak şairlerden Polat Onat, Dağlarca'nın 'Çocuk ve Allah' kitabındaki çocuk kavramından esinlendiğini söylüyor. Günümüz Türk şiirinin aktığı yolun dışında bir çizgide seyreden Onat, "Şiir ortamımızın en belirgin sorunu, çoğu şairimizin kendi yazdığı tarzdaki şiiri yegâne şiir olarak görmesidir." diyor. 

Polat Onat, genç kuşaktan, kendine özgü bir şiir kurabilmiş isimlerden biri. İstanbul doğumlu, Batman'da yaşıyor. 2000 yılında şiir yazmaya ve yayımlamaya başladı. Varlık, Akatalpa, E, Heves gibi birçok dergide göründü. 2004 yılında şiir yayımlamaya ara verdi. Uzun süren bir suskunluk döneminin ardından, şiirlerini 2009'da 'Son' (Mühür Kitaplığı) adlı kitabında bir araya getirdi. Şimdi de yeni kitabı, "İhtiyarın Vefatı", Şiirden Yayınları'ndan çıktı. Onat, 'İhtiyarın Vefatı'nda geleneksel ve deneysel şiir tekniklerini 'yaşlanmak ve ölüm' teması etrafında işliyor. Kitapta yer alan şiirler de ihtiyarlıkla hayatın parçası haline gelen değişimler, yavaş hareketler, baston, ilaçlar, mezar, dua ve ölüm gibi kavramları konu ediniyor. Onat, Dağlarca'nın 'Çocuk ve Allah' kitabında çocuk kavramı vasıtasıyla zirveye ulaştırdığı metafizik gerilimi, daha minimal boyutlarda ve farklı yöntemlerle ortaya koymayı denediğini söylüyor.  

Günümüz Türk şiirinin aktığı yolun dışında bir çizgisi var kitabın. Teması bir tek konudan hatta kavramdan oluşuyor. Önsöz'de de risk almayı tercih ettiğinizi söylüyorsunuz. Bu riski nasıl ve niçin göze aldınız?

Risk almadan cesurca bir çaba içine girilmez, bir farklılık ortaya koymadan da sanatta iddialı olamazsınız. Dağlarca’nın “Çocuk ve Allah” kitabında çocuk kavramı vasıtasıyla zirveye ulaştırdığı o metafizik gerilimi, ben daha minimal boyutlarda ve farklı yöntemlerle “İhtiyarın Vefatı”nda yaşlılar aracılığıyla ortaya koymayı denedim. Ya da şöyle söyleyeyim, kimi geleneksel ve deneysel şiir tekniklerini “yaşlanmak ve ölüm” teması çerçevesinde harmanlayarak, geniş bir yelpazede çoğu klişeyi elden geçirmeye çalıştım. İsteyen okur “İhtiyarın Vefatı”nı naif ve mütevazı, demode bir çaba olarak algılar, isteyen okur da derin bir ironi ve karanlık bir humor duygusunun yansıması olarak kabul eder. Bunu ben bilemem, ikisine de saygım var. Ama ikisi de değil.

Bir temayı kitap boyutunda işlerken aynı çemberin etrafından dönmek gibi bir tehlike de var. Tekdüzeliğe düşme tehlikesini aşmak için neler yaptınız?

Bunu aşmak için, Türk ve dünya şiirinde geçmişten günümüze uzanan tarihsellik içinde kendine yer edinmiş birçok şiir tekniğini ve formunu, üslup kaygısı gütmeden kendimce yorumladım. Bu kitapta mani de var, görsel şiir de. Garip tarzı şiir de var, düzyazı şiir de. İmge yoğunluklu çalışmalar da var, narrative ürünler de. Ama hepsi de bir amaç örgüsünde kolajlanarak ve bir tuğla işlevi görerek büyük yapıyı yani “İhtiyarın Vefatı”nı oluşturmak amacıyla kullanıldı.  Beni bağışlayın, belki biraz cüretkâr bir ifade olacak ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bu kitapta her beğeni düzeyindeki ve her estetik anlayıştaki kişi, mutlaka ilgisini çekecek en az birkaç şiir bulacak. İşte belki de en çok bu özelliği nedeniyle kısa vadede yadırganabilir “İhtiyarın Vefatı”. Eğer yadırganmazsa bir yerlerde hata yapmışım demektir. Fakat unutmayalım ki hepimiz ihtiyarız; gençler az ihtiyar, yaşlılarsa çok ihtiyar!

Çağımız genç ve güzel olanın peşinde, ihtiyarlar neredeyse hayatın dışına itiliyor. Kitabınız, bana ihtiyarlığın yüceltildiği bir metni, Bediüzzaman’ın İhtiyarlar Risalesi’ni hatırlattı. Böyle bir ilişkiden söz edebilir miyiz ve ihtiyarların toplumdaki yeriyle ilgili ne söylersiniz?

Bir kitabın serüveni, her okurun geçmiş okuma deneyimlerine göre farklı anlam katmanları oluşturması neticesinde zenginleşir. “İhtiyarlar Risalesi”ni beğenen arkadaşlar ondan esin aldığımı söylüyor, “Yaşlı Adam ve Deniz”i seven arkadaşlar oradan ilham aldığımı iddia ediyor, “Artemio Cruz’ün Ölümü”nü önemseyen dostlar ise bu kitaptan ciddi bir etkileşim yaşadığımı öne sürüyor. Eğer ortada özgün bir eser duruyorsa, bu etkileşimlerin pek bir geçerliği kalmaz. Ya hepsi, ya da hiçbiri. Okur istediğini düşünmek ve karşılaştırmakta serbesttir, yanılıyor olsa bile haklıdır. İhtiyarların toplumdaki yeri ise çok geniş kapsamlı sosyolojik bir olgu. Kısaca, ihtiyarların toplumdaki konumunun sürekli bir gerileme süreci içinde seyrettiğini belirtebilirim.

Sizde şiirin karşılığı nedir? Bugünün şiir ortamını nasıl buluyorsunuz?

Öncelikle, çoğu şairimizin kendi içselleştirdiği şiiri yazmak yerine, şiir çevrelerinin ona dayattığı yürürlükteki kalıplaşmış, dahası kolayca formüle edilebilen şiiri, kabul görme beklentisiyle samimiyetsizce çoğalttığı kanısında olduğumu vurgulayayım. İnanmıyorsanız, açın, şöyle belli başlı edebiyat dergilerine bir göz atın. Kabaca ifade edecek olursam, Türk şiiri İkinci Yeni’nin ulaştığı zirvede kaldı, halen patinaj yapıp duruyor aynı noktada derim. Taze ufuklara yelken açmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Eskiden her şey anlaşılır durumdaydı o yüzden anlaşılmazlık kavranamıyordu. Günümüzdeyse her şey anlaşılmaz, bu nedenle anlaşılırlık kolay kavranamıyor. Bir şiire fazlasıyla ham ve yüksek dozda şiirsel parıltı eklemek yerine, az miktardaki şiirselliği mümkün olduğunca çok işçilikten geçirerek okur önüne sunma taraftarıyım. Şiir ortamımızın en belirgin sorunu, çoğu şairimizin kendi yazdığı tarzdaki şiiri yegâne şiir olarak görmesi, kendi bireysel izleklerini şiir evreninin başat ögesi olarak algılaması, dolayısıyla bu dar çerçeve dışındakileri tamamen yok saymasıdır. Eğer şiir yazan birinin, usta olarak gördüğü ve örnek aldığı en önemli ilk beş şair birbirinden nefret etmiyorsa, estetik tercihlerde bir kalıplaşmışlık söz konusudur diye düşünüyorum. Neticede herkes kendi yolunda gidecek; isteyen “iyi şiir”in peşinden koşacak, isteyen “ilginç şiir”i arayacak, isteyen de “faydalı şiir”i öne çıkarmaya çalışacak. Hepsinin kendince bir misyonu ve sınırlı da olsa takipçisi var. Buna kimse itiraz etmemeli, çünkü bir işe yaramaz.

Şiir yazmaya ve yayımlamaya 2000 yılında başlıyorsunuz. Varlık, Akatalpa, E, Heves gibi birçok dergide de çıkıyor. Fakat 2004’de bırakıyorsunuz şiir yayımlamayı. O suskunluk dönemi ve ardından iki kitap: 'Son' ve şimdi de 'İhtiyarın Vefatı'. Bu süreci anlatır mısınız biraz?

Dergilerde şiir yayımlamanın bende bir doyumsuzluğa, savrukluğa ve aceleciliğe yol açtığını sezdiğim zaman dergilere yazmayı bıraktım. Ama elbette her kesimden dergiyi dikkatle takip etmeye devam ederek. Bu durum beni daha verimli, titiz ve dingin kıldı. Bence her işte olduğu gibi sanatta da başarının yolu, sanatçının her ortaya koyduğu ürünü, ömründe yapacağı son çalışma olarak düşünerek oluşturmasından geçiyor. Ben her yazdığım şiiri hayatımda yazacağım en son şiir olarak tasarlıyorum dersem abartmış olmam. İşte bu nedenle ilk kitabımın adı da “Son”du. Fakat trajik olan nedir biliyor musunuz? Söyleyeyim size; insanın her şiir kitabı çıkardığında bu işin ne kadar beyhude bir çaba olduğunu iliklerine dek hissetmesi ama belli bir süre sonra da tekrar şiir okyanusunun tenha kıyılarında acemi bir hevesle yüzme denemelerine devam etmesidir. Okyanusu yüzerek geçemeyeceğini bile bile üstelik. Şunu da belirtmemde fayda var ki, şiir yazanları iki kategoriye ayırabiliriz: Birincisi şair olmak için şiir yazanlar, ikincisi de şairlikten kurtulmak için şiir yazanlar. Ben kendimi hep ikinci gruptakilerden gördüm. Elbette böyle bir kategorizasyonu ortaya koyan birinin de kendini ilk grupta görecek hali yok!

İstanbul’da başlayan hayatınız Bursa, Gümüşhane, Isparta, Samsun ve Elazığ’dan sonra şimdilerde Batman’da devam ediyor. Güneydoğu'da yaşamak şiirinize nasıl yansıyor ya da neler katıyor?

Batman’da yaşamayıp da memleketim Bursa’da hayatıma devam etseydim “İhtiyarın Vefatı”nı yazamazdım gibime geliyor. Çünkü Batman, çoğunlukla haber bültenlerinde çıkan kimi olumsuz görüntülerle gündeme gelme bahtsızlığını yaşasa da, aslında ciddi boyutta kültürel ve tarihsel dokuyu bünyesinde barındıran bir şehir. Batman’ın bu zengin yapısı benim şiirimi besleyen önemli ögelerden biridir diyebilirim. Şimdi ise şiire biraz ara vermeyi planlıyorum. Tezgâhta, romana mı yoksa öyküye mi dönüşeceği daha tam netleşmemiş bir duygu yoğunluğu var. Doğduğum gün içime düşen ve ölene dek yüreğimde taşıyacağım dev bir hüzün.

KÜLTÜR SANAT

15 Ocak 2011 Cumartesi

"Son" İçin 2009'da Çıkan Yazılar



# UTKU ÖZMAKAS'IN "SON" ADLI YAZISI:
(Akatalpa Dergisi, Sayı: 119, Kasım 2009, Sayfa:24)


'Son', Polat Onat’ın (1979) ilk kitabı. Son’daki şiirlerin başlıklarına baktığımızda kitap hakkında genel bir izlenim edinebiliyoruz. Şiirlerin başlıkları tek bir sözcükten ibaret ve genellikle tipleştirilmiş bir kişi ('Köylü', 'İhtiyar', 'Çoban' vb.), durum ('Issızlık', 'Sessizlik', 'Susmak' vb.) ya da mekân adından ('Hastane', 'Otel', 'Kulübe' vb.) oluşuyor.

Bir ilk kitaba ‘Son’ adını vermek kendi içinde bir kapanmayı vurguluyor. Zaten kitap 'Son' sözcüğünün tanımlarını vererek açılıyor, ancak bu tanımların verilmesinin kitap açısından zaruri olup olmadığı bir tartışma konusu. Sonuçta şiir gündelik dilin ötesine geçmekse, bunu yeri geldiğinde gündelik dili kullanarak, yeri geldiğinde o dilin dışına itilmiş sözcükleri kullanarak yapmaksa, sözcüğün tanımlarının kitabın başında yer almasının pek de gerekli olmadığı söylenebilir.

Kitaptaki şiirlerin çoğu kısa şiirler. Bu köşede daha önce dile getirdiğim üzere kısa şiirin çarpıcı bir efekt, zekâ fışkıran bir göndermesi olmadan üretilmesi, şiirin etkisini daha da azaltıyor. Çünkü daha kaplamlı şiirlerde şiirsel alanın dışına taşan bir iki dize göz ardı edilebilecekken, kısa şiirlerde bu tür dize ya da bölümler kendini çok daha açık bir biçimde belli ediyor.

Son’un sınırlı bir söz dağarı var. Bu da doğal olarak şiirlerdeki benzetmelerin doğadan alınmış imgelere yaslanmasına neden oluyor.

Son’a ilişkin en sağlıklı tespit şiirlerin son dizelerine bakılarak yapılabilir. Kimi şiirlerden rastgele son dizeleri alıntılayalım:
                                                                      
“sessizce beklenmeli gelmeyecek olan” (s. 26, 'Yürek')
“unutamadığım tek şey seni yıllar önce ömür boyu” (s. 32, 'Gökyüzü')
“ne kadar sonsuzmuş evren” (s. 49, 'Çocuk')
“hem zaten bahsettiğim kadar zor değil ölüm” (s. 20, 'Aşk')
“ve bir ışığı tanıyandır bir ışığı tanıtan” (s. 40, 'Işık')

Örnekler daha da artırılabilir. Tüm bu dizelerde de genel olarak görülebildiği gibi evrensel bir durum ya da gerçeklik çok sıradan ifadelerle yinelenmeye çalışılıyor.
Sonuç olarak Polat Onat ilk kitabı Son’da sürekli yüzeyde kalıyor, bir türlü şiiri şiir yapan derinliklere dalamıyor.

---------------------------------------------------------------------------------

# RAMİS DARA’NIN “HAYATI ŞİİRLEŞTİREN KİTAPLAR” ADLI YAZISINDAN BİR BÖLÜM:
(Yasakmeyve Dergisi, Sayı: 40, Eylül-Ekim 2009, Sayfa:111)


Polat Onat (1979) 2000–2004 yıllarında yazıp birçoğunu dergilerde yayımladığı şiirlerini, bekletip yeniden gözden geçirerek, yer yer sanıyorum yoğunlaştırarak kitap haline getirmiş: Son.
Bir ilk kitabın ‘Son’ adını taşıması şaşırtıcı olduğu gibi, bir iddia da.
Son’daki şiirler bütünüyle geçmişe, yaşanmışa baksa da, şairin buradan yeni bir serüven çıkaracağını umuyorum.
Duruma uygun düşsün diye biraz da, kitaptan ‘Tabut’ şiirini seçiyorum sevdiğim şiir olarak ben de:

TABUT

tabut an mendilini katlamış tahtalarının arasına
mezarlığa doğru uçacak sarsılarak kar
bakışsız göreceğim ağlayanlar tören
bir gün hepimiz öleceğiz ne güzel
başka türlü kapanacak kuyu siz
hızla okuyup sonraki sayfaya geçeceksiniz
delik deşik bir kâğıt düşerken coşkuyla akan ırmağa.

(Son, sayfa:43)

Birkaç da dize:

“ışık yanınca karanlığa kaçıştı kelimelerim” (s. 17, ‘Eriyiş’)
“okuyorum şimdiye dek yazdığım en güzel boş sayfayı.” (s. 19, ‘Şiir’)
“kavalımın sesini parçalıyordu gece kurtların uluması” (s. 39, ‘Çoban’)
“kardan adam yaparım bahara kavuşur
göçüp giden buluta gözlerindeki güller” (s. 51, ‘Giden’)

Not: Kitabın başında dört cümlelik bir alıntı var Goethe’den. Söz konusu yazar Türkçe yazmadığına göre bunun bir çevirmeni olmalı ve bence edebiyat metinlerinde çevirmenler mutlaka belirtilmeye çalışılmalı.

Künye: Polat Onat, Son, Mühür Kitaplığı, İstanbul, Temmuz 2009, 64 s.

---------------------------------------------------------------------------------

# HALİM ŞAFAK'IN "DİP ODA–3" ADLI YAZISINDAN BİR BÖLÜM:
(Bireylikler Dergisi, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2009, Sayfa:44)


“ Polat Onat’ın ‘Son’u, bir ilk şiir kitabı olmanın bütün özelliklerini bünyesinde barındırıyor. Bunu tamamıyla olumsuz anlamda söylemiyorum. Onat’ın yazdıklarındaki bitmemişlik duygusu hatta kekemelik anlatmak istediklerinin bir sonucu olarak algılanabilir. Şiirle düzyazı arasında gidip gelmesini de aynı durumla açıklayabiliriz. Sinemayla kurduğu ilişkinin ve anlatma arzusunun onda başka bir dilin imkânı haline geldiğini de belirtmeliyim.

Kısa şiir çoğu zaman kendi içinde sözcük tasarrufunu ihtiyaç kabul eder. Bu aynı zamanda dizeye dönük bir mükemmeliyet arayışını da tetikler. Polat Onat’ın günümüzde yazılan şiirle pek bir ilgisinin olduğunu sanmıyorum. Geçmiş şiirle kurduğu ilişki de belirleyici olmaktan uzaktır. Bence dünya şiiriyle yazdıkları arasında yakınlıklar bulunabilir. ‘Son’ başlangıçtır. ”

---------------------------------------------------------------------------------

“SON”UN TANITIM METNİ:
(Haber Batman Dergisi, Sayı: 3, Ekim 2009, Sayfa:25)
http://www.yitikulke.com/


“ Şiirde ve hayatta her gün bir adım daha sona yaklaşıldığını vurgulamak istedim ‘Son’ kitabımda.

Ama elbette şiirde söylemek istediklerimiz kadar söylemek istemediklerimizin de önemli olduğunu düşünerek.

Şiirin sessizliğe ulaşma çabası olduğunun somut bir kanıtıdır ilk kitabım ‘Son’.

Yoğun bir gürültü ortamında en çok sessizlik dikkat çeker çünkü.

Öylece susmak ama karanlığı görerek susmak gerek.

Ve bunu başarabilmek bence imkânsız.

Yaklaşabilmeyi amaçladım.

Sadece yaklaşabilmeyi o büyük sessizliğe…”

---------------------------------------------------------------------------------

# CANER METE'NİN "UMUT BAZEN 'SON'LARDA SAKLI OLUR" ADLI YAZISI: 
www.medya72.com           www.bydigi.net          (8 Eylül 2009)


İnsan bazen en yakınındakinin uzağındadır. Fark etmeyince, anlamayınca, bilmeyince ve merak etmeyince bazen ayağınızın dibindeki hazine size çok uzak olur.

Yaz akşamlarının serinliğini içime sindirmek için köydeki evimizin serin bir akşamıydı. Evimizin hemen dibindeki Van Gölünün serinliğini, huzurunu bedenimde hissetmek için gölün kıyısına indim. O günün, Zaman Gazetesi’ni de yanıma aldım. Alışkanlıktan olsa gerek gazete okumaya arka sayfadan başladım. Hızlı bir göz gezdirmeden sonra en çok zaman ayırdığım kültür ve edebiyat sayfasına takıldım. Sayfanın sol tarafının altında, benim için sıradan olan bir kitap tanıtımı vardı. Merak ettim:

“Anadolu şiire metropollerden daha yakın” başlığını taşıyordu. Taşrada ve de Anadolu’da yaşayan biri olarak bu başlık hoşuma gitti.

“Hep unuttuğun gibi tanıdın dünyayı sen / gelme artık çoktan bitti beklendiğin” mısraları, ne yalan söyleyeyim beni mest etti.                       
Tabii uzun tanıtım ve reklam cümleleri yazıda art arda sıralanıyordu. En neticesinde şairin, son şahsi tanıtım cümlesi beni şaşırttı ve çok mutlu etti:

“Çoğunlukla bunun tersi kabul görse de, her zaman Anadolu’nun şiire metropollerden daha yakın olduğuna inandım. Yaşadığım şehir olan Batman, görebilecek gözler için fazlasıyla şiir barındırıyor.”

Şaşırdım çünkü bu bir şairin cümleleri, Batman’da yaşayan ve Batman’dan beslenen bir şairin hisleri, duyguları ve ben bunları bilmiyordum.

Öncelikle şunu belirteyim, popüler kitap okuma alışkanlığım olmadığı için yeni çıkan kitapları hemen alıp okumam. Fakat merak ve sabırsızlık içimi kemiriyordu.

En neticesinde dayanamadım ve bu değerli şairimizin ‘Son’ şiir kitabını aldım. Evet, kitabın adı ‘Son’. Değerli şairimiz Polat Onat, Batman Sakarya İlköğretim Okulunda öğretmen. Şahsım adına belirteyim, kendisiyle yüz yüze görüşüp tanışmadım. Görmekten, tanışmaktan kıvanç duyarım. Fakat sordum, soruşturdum, değerli bir şair ve öğretmenmiş.

Şiir kitabını almak için kitapçıya giderken inanın çok heyecanlıydım. Daha önce uzun süre kitapçıda kalan ben, bu sefer şiir kitabını alır almaz hemen dışarı çıktım. Yolda yürürken bir iki şiiri heyecanlı bir şekilde ayaküstü okudum. Eve varır ve tamamını akşam okurum düşüncesiyle şiir kitabını çantama koydum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ince, narin, sade yapısıyla kitabı avuçlarıma aldım. Tek kelimeden oluşan şiir isimleri bana susmayı anımsattı. Ve konuşmanın gereksiz olduğunu anladım. Çünkü kelimeler beni, yolun kenarında bekleyen uzak bir diyardaki sevgiliye, dosta, anneye veya beyaz sakallı nur yüzlü bir dedeye götürdü. Eridim, durdum ve sustum. Susmanın bazen erdem olduğunu Son’u okuyunca anladım.

İlkin hızlı bir şekilde okudum. Daha sonra, elime kalemimi alıp bazı mısraların, bazen de kelimelerin altını çizdim. Taşranın kokusunu kelimelerin sihrinde buldum. Kelimelerin bu kadar narin ve uyumlu olması ilerleyen saatlerde sahuru bekleyen beni, şiirin ritmik ve sonsuzluk diyarlarına götürdü.

Kitabın arka kapağında Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait bir değerlendirme dikkat çekiyor. “Rahmetli Dağlarca’yı birkaç kez evinde ziyaret etmiştim. Fırsat buldukça onu telefonla arıyordum, bazen karşılıklı mektuplaşıyorduk. Bahsettiğiniz yorum bu mektupların birinden alıntıdır. ‘Şiirin üstüne varılmaz. Şiir varır insanın üstüne.’ diyordu Dağlarca. Onun diğer tavsiyeleri gibi bu tavsiyesi de bana her zaman yol gösterici oldu.” diyor Polat Onat.
Sayıları az olan, fakat gün geçtikçe artan değerli yazar ve şairlerimizin daha güzel eserler vermesi için taşrada bulunan herkese ki, amir ve yetkililere ne çok şey düşüyor.

Keşke daha çok Yavuz Ekinci’ler, Polat Onat’lar Batman’dan çıksa. Bunlar bugün tüm ülkenin tanıdığı yazar ve şairler. Ve bu ülkenin gerçek sanatçıları, sadece Batman’ın değil. Edebiyatın, sanatın, kültürün, bilimin olduğu memleketler her daim huzurlu ve mutlu olmuşlardır.

Ve şunu anladım; umut bazen ‘Son’larda saklı olur.

Kitaptan bir şiir:

TREN

kaybolduğum kar çöllerindeki kara trenler
mesafe taşıyorlar dumandan yeleleriyle
vagonlar dolusu ruhları ufka dalmış hasret
birlikte karşıladığımız günler kadar huzurlu
bakıyorlar parlayan cam raylara merakla
hep unuttuğun gibi tanıdın dünyayı sen
gelme artık çoktan bitti beklendiğin.

(Son, sayfa:53)

---------------------------------------------------------------------------------

# 30 TEMMUZ 2009'DA YAYIMLANAN,
ALİ PEKTAŞ'IN POLAT ONAT'LA YAPTIĞI RÖPORTAJ:


Edebiyatseverler onu Varlık, E, Heves, Başka, Kavram Karmaşa gibi dergilerde yazdığı şiirleriyle tanıdı. Fakat Onat, yaklaşık beş yıl sonra, aldığı radikal bir kararla şiir yayımlamamaya başladı. Edebiyat dünyası onun adını neredeyse unutmuşken, geçtiğimiz günlerde ilk kitabı 'Son' ile yeniden çıkageldi. Son'da, Polat Onat'ın on yıl boyunca üzerinde çalıştığı şiirler yer alıyor.

ANADOLU ŞİİRE METROPOLLERDEN DAHA YAKIN

"Hep unuttuğun gibi tanıdın dünyayı sen / gelme artık çoktan bitti beklendiğin." Bu mısralar geçtiğimiz günlerde ilk kitabını yayımlayan şair Polat Onat'a ait. Polat Onat, ismini yaklaşık on yıl önce edebiyat dergilerinde duyurmaya başlayan bir şair.

Edebiyatseverlerin Varlık, E, Heves, Başka, Kavram Karmaşa gibi dergilerde yazdığı şiirleriyle tanıdığı genç şair Polat Onat 'Son' adlı ilk şiir kitabını yayımladı. Son'da, Onat'ın on yıl boyunca üzerinde çalıştığı ve damıttığı şiirler yer alıyor.

'Son' hakkında konuştuğumuz şaire ilk kitabını yayımlamak için neden bu kadar beklediğini soruyoruz. "Günümüz şiirinde benim gözlemlediğim kadarıyla en çok tercih edilen tarz, şiirin sözcüklerini çoğaltma ve yığmaya yönelik. Oysa ben şiirde kelimeleri damıtma ve azaltma taraftarıyım. Bunca yıl bekleme nedenim de, şiirde hedeflediğim o derin sessizliğe daha çok yaklaşabilmek amacıyla, ürünlerimin üzerinde tekrar tekrar yaptığım küçük değişikliklerin sonuçlarını görebilmek için zamana ihtiyacım olması.” diyor. “Son” ismi, bir ilk kitap için ilginç bir başlık. Bu kelimeyi çağrışım gücü yüksek olduğu için seçmiş şair. Her okurun hayal dünyasında farklı anlamlandırmalara yol açabileceğini düşünerek tercih etmiş bu kelimeyi. Son; Sorular isimli şiir ile başlıyor, Bekleyiş ve Son isimli şiir ile bitiyor. Bir bakıma insanın hayat yolcuğunu anlatıyor bu kelimeler. Polat Onat, kitabı oluştururken böyle bir amaç gütmemiş, bu bütünlüğün farkına yayımlandıktan sonra varmış.

Yıllardır Anadolu’nun çeşitli illerinde yaşayan Onat’ın şiirlerinde Anadolu’ya ait izler sıkça görülüyor. Şair taşrada yaşamayı sevdiğini ve büyük şehirlerin kendisini boğduğunu söylüyor ve ekliyor: “Çoğunlukla bunun tersi kabul görse de, her zaman Anadolu’nun şiire metropollerden daha yakın olduğuna inandım. Yaşadığım şehir olan Batman, görebilecek gözler için fazlasıyla şiir barındırıyor.” Son’da yer alan şiirlerin başlığı tek kelimeden oluşuyor ve bir nesne ve bir durum ismi. Bunun nedeninin nesnelere farklı bir perspektiften odaklanmaya çalışması olduğunu ifade ediyor şair ve durumları değişik bakış açılarıyla ele alması olarak gösteriyor. Onat şiirlerinde sadece kendi yaşadığı duyguları ifade etmediğini, insanlığın ortak belleğinde en çok yer eden olguları yansıtma çabasını taşıdığını vurguluyor. Sadece sevdiği değil aynı zamanda sevmediği şairlerden de çok etkilendiğini anlatan şair, en sevdiği şairleri Fazıl Hüsnü Dağlarca, Oktay Rifat, Edip Cansever, Necip Fazıl, Behçet Necatigil ve Ziya Osman Saba olarak sıralıyor.

Kitabın arka kapağında Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait bir değerlendirme dikkat çekiyor. “Rahmetli Dağlarca’yı birkaç kez evinde ziyaret etmiştim. Fırsat buldukça onu telefonla arıyordum, bazen karşılıklı mektuplaşıyorduk. Bahsettiğiniz yorum bu mektupların birinden alıntıdır. ‘Şiirin üstüne varılmaz. Şiir varır insanın üstüne.’ diyordu Dağlarca. Onun diğer tavsiyeleri gibi bu tavsiyesi de bana her zaman yol gösterici oldu.” diyen Polat Onat, bir sonraki projesinin, “Dağlarca’yı Görmeye Gitmek” adlı yarı otobiyografik ve oldukça deneysel bir roman taslağı olduğunu sözlerine ekliyor.