Taşra Neresidir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taşra Neresidir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2026 Cumartesi

Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi / M. Sedat Sert (Şiraze Dergisi - Sayı 33)

Merkezin Taşraya Bakışı, 
Taşranın Merkeze Mesafesi 
M. Sedat Sert 
(Şiraze Dergisi - Sayı 33) 


M. Sedat Sert'in kaleme aldığı, Polat Onat'ın "Taşra Mektubu Olayı" kitabını değerlendirdiği, "Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi" yazısı, Şiraze Dergisinin 33. sayısında, Ocak 2026'ya yayınladı.



Merkezin Taşraya Bakışı

Taşranın Merkeze Mesafesi


 M. Sedat Sert

 

Yeni sayımızın dosyası taşra üzerine olunca öncelikle kendi hayat serencamımı düşündüm, ömrümün bu vakte kadarki kısmının -şu an taşra addedilse bile- eski/yeni payitahtlarda geçtiğini fark ettim: Doğduğum şehir Kastamonu, Candaroğulları Beyliği’nin başkenti; üniversiteyi okuduğum ve birkaç yıl çalıştığım şehir Ankara, Türkiye’nin başkenti; yine üç yıla yakın çalıştığım Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti ve şu an rızkımı temin ettiğim şehir Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti... Bu şehirler kendine has tarihi, geleneği, kültürü olan yerler.

Kastamonu küçük yerdir. Evden çarşıya gidene kadar yol boyunca selamlaşacağınız birçok kişiye denk gelirsiniz. 1990’lı yıllar ve 2000’lerin başı itibariyle şehrin imkânları mahduttu. Ama bu mahdutluk bir mahrumiyet anlamına da gelmiyordu. Zira kanaat ekonomisi o yıllar için geçerliydi ve eldekiyle idare etmek de bugünkü nesil için anlaşılması zor bir meziyetti. Bir şeyin bol olması, ondan bıkmak veya o şeyi israf etmek demek değildir. Bugün gelinen noktada ise doyumsuz ve hep daha fazlasını isteyen bir ruh hâli esir aldı insanları...

Ankara, taşra mıdır yoksa merkez midir, tartışmasına girmeden Ankara’nın hayatımdaki önemine kısaca değineyim: Bir derdim, mefkûrem, gayem varsa bu Ankara’nın sunduğu imkânlar çerçevesinde oldu. Üniversite yıllarımda ve çalışma hayatımda vaktimi doğru yerlerde ve doğru kişilerle geçirmeye gayret ettim. Bu da sonraki yıllar için iyi bir zemin teşkil etti. Ancak bugün benim için Ankara yaşanması zor bir şehir. Yeşilin gölgesinde, mavinin serinliğinde çalışıp dinlenmek varken altta asfalt, yukarıda gri gök, dört yanda beton cazip değil artık.

Şimdi merkezin taşraya bakışını, taşranın merkeze mesafesini iki açıdan ele alabiliriz. Merkezin durumunu bir olay ve kitap üzerinden, taşranın durumunu ise müşahede ve tecrübelerden hareketle irdelemeye çalışacağız.

Merkezin Taşraya Bakışı

Girişte de bahsettiğim üzere dosya için taşra-merkez üzerine araştırma yaparken Polat Onat ismi dikkatimi çekti. Fazlaca kişinin haberdar olmadığını düşündüğüm, bu sebeple de merkezin taşraya bakışını çok iyi temsil eden bu hadiseyi, Polat Onat’ın Taşra Mektubu Olayı adlı kitabından alıntılarla aktarırsam muradım daha sarih bir şekilde anlaşılacaktır.

“2013 yılında Mesut Varlık, Polat Onat’ı, İstanbul’da Kadir Has Üniversitesinde yapılacak ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’na davet etmişti. Yazarın kaleme aldığı ‘İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’ romanı vesilesiyle söyleyeceği sözler olabileceğini ve sempozyumda konuşmacı olarak yer almasını rica etmişti.

Polat Onat, bu daveti kabul etmedi. Ret gerekçelerini de Mesut Varlık’a hitaben yazdığı ‘Taşra Mektubu’nda sıraladı. Mesut Bey, bu mektubu dergide [Varlık] ve sempozyum kitabında [Edebiyatın Taşradan Manifestosu] yayımlamak için Polat Onat’tan izin aldı.

(...)

Söz konusu mektup Nuri Bilge Ceylan’ın, Mayıs 2018’de gösterime giren ‘Ahlat Ağacı’ filminde, yazardan izinsiz olarak kullanılmıştır.

(...)

İki karakter [yazar adayı Sinan ile yazar Süleyman], yürüyüşleri esnasında beş dakikayı aşkın bir süre boyunca ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu’ hakkında konuşuyorlar. Sinan, ‘Su Katılmamış Taşralı’ başlıklı mektupta yazılanları hararetle savunuyor. Yazar Süleyman ise karşıt görüşlerini öne sürüyor ve tartışıyorlar.” (Taşra Mektubu Olayı, s. 11)

Filmi izleyenler kitapçıda başlayıp köprünün üstünde devam eden tartışmayı hatırlayacaklardır. Bu sahnede tartışılan mektupta ne vardı? Kendi taşrasında mutlu olan, etrafta görünür olmak istemeyen, prensip kararları doğrultusunda yaşayan bir yazarın kendince haklı ve mantıklı gerekçelerle sempozyuma katılamayacağını üç maddede sıralamasından ibaret olan mektup, Nuri Bilge Ceylan’ın da dikkatini çekmiş olmalı ki filminde kullanma gereği hissetmiş. Filmin jeneriğinin “Alıntılar ve Edebî Kaynaklar” kısmında Polat Onat’ın isminin geçmesine rağmen mektubun sahibi olan yazardan izin alınıp yazara telif ödenmediği için hâliyle Polat Onat da hukuki hakkını kullanmış ve 2018 yılında dava açmış. Yazar, davanın neticesini ve gerekçesini yine özlü bir şekilde ifade etmiş:

“Davayı kazandım. İlgili mahkeme, şahsıma hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesine hükmetti ve gerekçeli kararını açıkladı. Hukuk mücadelemin eninde sonunda başarıyla neticelenmesinden sevinç duyuyorum. Ama buruk bir sevinç... Nedeniyse şu:

Gönül isterdi ki bu somut telif hakkı ihlali sorunu, dava sürecine gerek kalmadan, karşılıklı iyi niyetle, hakkaniyetli bir şekilde çözülebilseydi. Çünkü ‘Taşralı genç bir yazarın yaşadığı sıkıntı ve çıkışsızlıkları’ anlatan önemli bir filmde, ‘Taşralı bir yazarın eserini izinsiz kullanarak hak ihlali yapıldığının’ mahkeme kararıyla ispatlanması, acı bir çelişkiyi ve dahası tuhaf bir ironiyi barındırıyor.

Mahkemenin vermiş olduğu bu adil karar, ünlü metropol yazarlarının eserlerini kullanırken telif hususunda gösterilen titizlik ve hassasiyetin, ünsüz taşra yazarları için de aynen geçerli olması gerektiğini fiilen kanıtladı.” (age., s, 8)

(...)

“Merak ettiğim nokta; söz konusu filmde, Orhan Pamuk, Enis Batur, Murathan Mungan gibi dev yazarlardan birinin yazdığı mektuptan alıntı yapılsaydı ve filmde 6 dakika boyunca tartışılsaydı, o yazardan izin istenir miydi?” (age., s. 17)

Bu can alıcı soru önemli... İlk başlıktaki meramımızı bütün vuzuhuyla ortaya koyan bu bakış açısını Polat Onat’ın yaşadığı süreç üzerinden hatırlamış ve -genelleme yapmadan- merkezin “ünsüz taşra yazarları”na/insanlarına karşı üstten bakan tavrına dikkat çekmiş olduk. Bunu şehrine çağırdığı şair veya yazarın garip ve kaprisli tavırlarına maruz kalanlar da iyi bilir, hatta böyle bir durum başına gelenler “Bunu nereden çağırdım!?” diye hayıflanır. İnsanı makamına ve mekânına göre değerlendiren, insanın fikrini görmezden gelen her türlü kabalık, esasında taşralılığın ta kendisidir!

Taşranın Merkeze Mesafesi

Bir şehirde sıradan işlerin mutat hâle geldiğine, belirli kişilerin temcit pilavı gibi yıllardır aynı konuları bıkmadan anlattığına, dışarıdan gelenlere öcü gibi bakıldığına şahit oluyorsanız orası taşranın göbeğidir ve bu taşralı zihniyet ile mücadele etmek zordur.

“Bu şehirde kimse yok muydu ki dışarıdan birileri geliyor?” diyen bir zihniyet ile o şehrin kalkınması, gelişmesi, ilerlemesi nasıl mümkün olabilir ki? Buna “taşra zihniyeti”, bu zihniyete sahip olanlara da “taşra entelektüeli” deniyor. Kendi dar dünyalarında her gün aynı aleladeliği yaşayıp bundan da bıkmayan, yeni isimlere ve fikirlere mesafeli olanlarla bir şehrin kabuğunu kırması pek mümkün değildir.

Yapılan işlere burun kıvıran, her konuda fikir beyan etmeyi görev edinen, sınır muhafızı gibi gelen gidenlerin çetelesini tutan, posta oturmuş şeyh misali kendini icazet makamında gören, devamlı kendisinden akıl alınmasını bekleyen kişilerin şehre karabasan gibi çöktüğü bir yerde taşradan öteye yol yoktur.

Bu durumun düzelmesi için taşranın dışa açık olması gerekir. Farklı fikirler, yeni insanlar, gerçekleşmemiş hayaller, tükenmemiş umutlar taşrada taze filizlerin yeşermesine vesile olabilir.

Esasında insan, taşrasını da merkezini de kendi eliyle hazırlar, sonra da kendi içinde taşır; nereye gitse o ruh hâli ve zihin yapısı onunla birlikte seyahat eder. Bundan dolayı insan, içindeki taşradan kurtulmalı, dünyayı okumalı ve nitelikli bir çevreyle irtibat kurmalıdır.

Sözlerimi güzelliklere değinerek bitireyim: Her şeye rağmen taşra güzeldir. Bir kasabada gece yarısı gökyüzüne bakınca yıldızların parıltısını görebilirsiniz, bir dağ köyünde ceylanların sekişine şahit olabilirsiniz, bir sahil beldesinde denizin iyotlu kokusunu içinize çekebilirsiniz, ücra bir ilçede serin ağaçların gölgesinde çayınızı yudumlayıp huzur içinde kitap okuyabilirsiniz.

 

            Şiraze Dergisi – Sayı: 33 – Ocak 2026


2 Haziran 2018 Cumartesi

Ahlat Ağacı Filminde Tartışılan Taşra Mektubu / Polat Onat






AHLAT AĞACI FİLMİNDE TARTIŞILAN 
TAŞRA MEKTUBU

   Nuri Bilge Ceylan'ın "Ahlat Ağacı" filminin ilk yarısının sonlarında uzun bir kitapçı sahnesi var. 
   Filmin baş karakteri Sinan (Doğu Demirkol), kitapçıda oturan yazar Süleyman (Serkan Keskin) ile "taşra ve edebiyat" hakkında konuşup tartışıyorlar. Sonrasında kitapçıdan çıkan Sinan ve Süleyman birlikte yürümeye başlıyor.



   Ve bu yürüyüş esnasında beş dakikadan fazla bir süre boyunca "Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu" hakkında konuşuyorlar. Sinan, "Su katılmamış taşralı" başlıklı mektupta yazılanları hararetle savunurken, yazar Süleyman karşıt görüşlerini öne sürüp tartışıyorlar. 

   Polat Onat'ın 2013 yılında yazdığı bu mektup Varlık Dergisi'nde ve "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" kitabında yayınlanmıştı.




  
"TAŞRA ve EDEBİYAT SEMPOZYUMU"
DAVETİNE CEVAP MEKTUBU

            Değerli Mesut Varlık Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

            Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

            Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.

Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.
  
POLAT ONAT
20.03.2013 / Batman

- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, Ağustos 2013, sayfa: 6

- Edebiyatın Taşradan Manifestosu - Sempozyum Kitabı,
Hazırlayan: Mesut Varlık, İletişim Yayınları, 2015, sayfa: 23 - 27







14 Temmuz 2016 Perşembe

Ülkede Sanat Sitesindeki 'Şehir Ve Sanat' Konulu Röportajım






ÜRETİM SÜRECİNDE SOKAKLAR DİKKATİMİ ÇEKMEZ

     Tuti Kitap etiketiyle yayınlanan son kitabı ‘Kıyamete Son 99 Gün’ ile ismini geniş kitlelere duyuran Polat Onat, aslen Bursa’lı. İstanbul’da doğan Polat Onat, üniversite eğitimini Samsun’da tamamlamış. Tamamlamış tamamlamasına da, öğrencilik ruhunu bırakmayınca, Isparta, Elazığ, Erzurum derken kendini Batman’da bulmuş.

     ‘İmzalı Kitaplar Müzesi’ ile uzun uğraşlarını ve emek verdiği yazarlık mesleğinin en manevi detayı olan ‘imza’ları da meraklısıyla buluşturan bir isim.

     Mesleği dolayısıyla bugünlerde Batman’da ikamet eden Onat; yaşadığı şehrin yapıtlarına etkisini, şehirleşmeyi, şehir kültürünü Ülkede Sanat’a anlattı:


        Şehir, yaşam, üretim üçgeninde kimlikler sizce nerede duruyor?

            Sanatsal üretimin, genel kabul gördüğü şekilde, şehir ve yaşam çerçevesinden bağımsız olarak da işlevselliğini aynı evrensel ölçütte sürdürebileceği kanısını taşıyan bir yazar olarak, ait olduğumuz kimlikleri başat konuma getirerek, ortaya koyduğumuz ürünlerin bir nevi etiketi olarak sunmamızı, ciddi bir yanlış olarak değerlendirdiğimi arz etmek isterim. Genel kabul gördüğü şekliyle söylersek, şehir ve yaşam deneyimlerinin sanatsal üretimleri zenginleştirici işlev taşıdığı yadsınamaz. Ancak kendi kişisel edebiyat yolculuğumda, hayatın somut deneyimlerinden ve yaşamın getirdiği kişisel tecrübelerden çok, kitapların ve filmlerin sunduğu kurgusal hayatların büyüsünden beslendiğimi söyleyebilirim.


       Yaşadığınız şehirde en sevmediğiniz kısım nedir?

            Batman'da yaşamanın sevmediğim tarafları şüphesiz vardır. Ancak, nasıl bir şirket çalışanının, görev aldığı kurumu kamuoyu önünde eleştirmesi etik olmazsa, ya da bir aileye mensup bireyin, kendi ailesinin olumsuz yönlerini uluorta konuşması yakışık almazsa, on üç yıldır havasını soluduğum, suyunu içip ekmeğini yediğim, insanlarıyla oturup çay ocağında sohbet ettiğim Batman şehrinin sevmediğim yönlerini burada ifade etmekten hicap duyacağımı söylemem gerek.
            Yaşadığım şehre objektif gözle, sosyolojik çıkarsamalar yapmak amacıyla bakmak yerine, naif bir tevekkülle bakmayı daha tercih edilebilir buluyorum.


       Şehirleşme kültürünün şehirde kendine yer bulabildiğini düşünüyor musunuz?

            Açıkçası, şehirleşme kültürünün ülkemizde İstanbul dahil, hiçbir metropolde yeterince içselleşemediği kanısındayım. Ve dolayısıyla Batman'da da sistemli bir şehirleşme kültürü yerleşmesi kısa vadede pek söz konusu olacak gibi değil. İşin kötü tarafı, bu olumsuz durumun, yurdun her yanında bir süreklilik taşıyacağının güçlü emarelerini algılıyorum. Tatil için memleketim Bursa'ya gittiğimde veya kitaplarım vesilesiyle İstanbul'a yaptığım kısa seyahatlerde, gözlemlediğim kadarıyla söylersem, büyük şehirlerimizin merkezinde bile modernleşmenin getirmesini umduğumuz şehirleşme kültüründen çok, kanser gibi yayılan bir sosyal kimliksizlikleşmenin bariz belirtilerine şahit oluyorum.
            Ülkemizin genelini baz alarak ifade edersek, taşralı da değiliz, metropollü de değiliz. İkisi arasında uyumsuz bir arakesit oluşturan, sıkıntılı bir toplumsal arayışı yansıtıyor gibiyiz. 


       Şehrin sokaklarında sizi çeken detaylar var mı?

            Birkaç hafta önce, Batman'daki sokağımızın köşe başındaki bakkala gitmek için evden çıktığımda, hayretle şunu fark ettim. On üç yıldır oturduğum evin otuz metre kadar ilerisinde yer alan bir sokağa, şimdiye dek hiç girmemişim. Yolum düşmemiş, merak da etmemişim. Yani mekansal özelliklere karşı, algımın ziyadesiyle kapalı olduğunu söyleyebilirim. Bu bir yazar için olumlu mudur, olumsuz mu? O ayrı bir tartışma konusu.
            Yalnız, kısaca şunu da ekleyeyim. Sanatı ve edebiyatı sokaklarda arayan değil, kitaplarda arayan birisi olarak, üretim sürecimde sokaklar dahil, hiçbir dış mekan benim ilgimi çekmez. Kapalı mekanları severim. Düşünmek ve yazmak için çevremde muhakkak dört tane duvar olmalıdır. Odalarda rahat ederim. Odaların da mümkünse küçük olanları benim için tercih sebebidir.


       Yaşadığınız şehrin sizin sanat yaşamınıza katkıları nelerdir?

            Yukarıda da farklı bir vesileyle ifade ettiğim gibi, yaşadığım şehrin benim sanat yaşamımda herhangi bir katkısı yok. Zaten benim de yaşadığım şehirden böyle bir beklentim yok.
            'İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü' romanımdaki, şair karakter Adem Yoksun, günlüğünün bir yerinde şunları yazmıştı: "İnsan, evin odasında miskince oturduğu müddetçe Los Angeles’teki Beverly Hills caddesinde olmak ile Kozaklı ilçesinin Yunak kasabasında olmak arasında hiçbir fark yokmuş."





Polat Onat


30 Kasım 2015 Pazartesi

25 Kasım 2015 Çarşamba

Eksik Parça Belgeseli / Taşra Bölümü Fragmanı (VİDEO)

Konuklarımdan biri olduğum, Eksik Parça belgeseli,
27 Kasım 2015 Cuma günü, saat: 12.30'da 
TRT-HD kanalında yayınlanacak.



Eksik Parça belgeselinin "Taşra" temalı,
6. ve son bölümünün fragmanı.


2 Nisan 2015 Perşembe

Eksik Parça Yolculuğum: Taşradan Uzaklaşmak


EKSİK PARÇA YOLCULUĞUM:
TAŞRADAN UZAKLAŞMAK 

            Evi, işi ve tüm sosyal çevresi iki kilometrekare içinde sıkışmış, bir taşra münzevisine en zor gelen şeylerden biri nedir bilir misiniz? Yolculuk. Hayatın rutin akışından büyük bir keyif alan, monotonluğu bozucu sürprizlerden pek hoşlanmayan bir taşralı için, İstanbul seyahati ancak zorunluluk içeriyorsa ya da önemli bir işlev taşıyorsa katlanılırdır. TRT'deki "Eksik Parça" programı yapımcılarından Alev Çağlayan hanımın davetini de bu nedenle kabul ettim. Taşradan birkaç günlüğüne çıkış gerekçem, televizyonda "taşra hakkında konuşmak" gibi, bir nevi tuhaf bir paradoksu içeriyordu. 

            Öğleden sonra Batman'dan uçağa bindim ve bir buçuk saat sonra, bin yüz on bir kilometre ötedeki İstanbul'daydım. Havaalanında beni bekleyen TRT'nin aracıyla, on kilometre ilerideki Ortaköy'deki çekim stüdyosuna varmamız ise, trafiğin yoğunluğu nedeniyle iki buçuk saat sürdü. Yani kısacası, Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna uçakla gitmek, İstanbul'da birkaç semt ileriye arabayla gitmekten daha az yorucu oluyor. TRT'nin servis aracını süren şoförle, sıkışık trafikteki bu iki buçuk saatlik yolculuğumuz sırasında güzel bir sohbet ortamı oluşturduk. Şoför arkadaşın memleketi Batman'mış. Yol boyu hep ilgi çekici konularda konuştu, ben de dinledim. 

            TRT'nin binasına vardığımızda hava kararmıştı. "Eksik Parça" belgeseli program ekibi Alev Çağlayan hanım, Birsen Hatipoğlu hanım, Zafer Sevener bey, beni güler yüzle karşıladılar. Sıcakkanlı ve samimi yaklaşımları ile hemen ortama adapte olmamı ve yabancılık çekmememi sağladılar. Kameraman Zafer bey stüdyodaki gerekli düzenlemeleri çabucak tamamladı. Kısa bir hazırlıktan sonra program çekimine başladık. Alev hanım ve Birsen hanım taşra olgusu hakkında birbirinden orijinal ve ufuk açıcı sorularıyla programı yönlendirdiler. Ben de yolculuk nedeniyle ağrıyan başıma rağmen, yöneltilen soruları mümkün olduğunca ayrıntılı cevaplamaya çalıştım.  

            Çekimleri tamamladıktan sonra ekiple vedalaşıp, kalacağım otele gittim. Taksim'deki otele eşyalarımı bırakıp, İstiklal Caddesinin o susmaz uğultusu içine attım kendimi. Benim gibi taşradan gelmiş melankolik biri için, İstiklal Caddesinin ışıkları ve gürültüsü ilk on dakikalık şaşkınlığın ardından her zaman bir eziyete dönüşür. O saatlerde, cadde üstündeki YKY kitabevinin sessizliği ve tenhalığı, benim için hoş bir sığınak olmuştu. Kitapların arasında epeyce dolaşıp durdum. Ve uzun zamandır aradığım ama bir türlü edinemediğim Oktay Rifat'ın bende olmayan bir şiir kitabına rastladım. Kitabı sevinçle satın alıp, yavaş adımlarla kalacağım otele doğru yürümeye başladım. Otel odasının hissettirdiği gurbet duygularının mayhoş lezzetiyle Oktay Rifat'ın kitabını heyecanla açtım. Nihayet İstanbul'un göbeğinde, biricik taşrama geri dönmüştüm: Kitaplara ve şiirlere. Ve ardından, bir otel odası uykusunun o serin karanlığı. 

            İstanbul, kendini uzakta hissedenlere, devasa bir yalnızlık duyurmakta son derece mahir bir şehir. Ve İstiklal Caddesi, Anadolu'daki tenha bir dağ köyü yolundan daha ıssız. Neden derseniz, dağ köyü yolunda tesadüfen bir insana rastlayabilirsiniz. Ve bu durumda karşılaştığınız o kişiye, sanki bir tanıdıkla karşılaşmışçasına samimi bir ilgiyle selam verirsiniz. Beraber yol alıp samimi bir muhabbete yelken açarsınız büyük ihtimalle.  Tedirgince şimdi farkına varıyorum ki, kalabalık içinde bir yalnızlık daha sancılıymış. Çünkü Taksim'deki muazzam insan seli ve devasa kitle, birbirine tamamen yabancı ve metropolün olağan gerilimiyle potansiyel öfke yüklü bir edayla hareket ediyormuş gibi gözüküyor ürkek gözlerime. Yarın İstanbul'dan ayrılıp taşrama geri döneceğim ve eminim ki İstanbul'dan hiçbir şey eksilmeyecek.     

                        POLAT ONAT

1 Mart 2015 Pazar

Taşradan Gelenlerin Manifestosu (Sanat Sayfası İçin Sempozyum Kitabının Tanıtım Yazısı)



TAŞRADAN GELENLERİN MANİFESTOSU

            2013 yılı mayıs ayında Kadir Has Üniversitesinde yapılan "Taşra ve Edebiyat Sempozyumu"nda sunulan bildiriler, Mesut Varlık'ın hazırlaması sonucu İletişim Yayınları tarafından "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" adıyla kitaplaştırılarak geçtiğimiz günlerde okurlara sunuldu. Taşra ve sanat olgusu üzerine kafa yoranların muhakkak ilgisini çekecek zengin bir içeriğe sahip bu eser, farklı kuşaklardan edebiyatçıların konuyu değişik eksenlerden ele aldıkları kuşatıcı denemelerden oluşuyor.

            Kitap, sempozyumun nihayetinde, katılımcılar tarafından kaleme alınmış önemli bir metin olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu ile açılıyor. Hazırlayan Mesut Varlık'ın Önsöz Niyetine yazısının ardından, sempozyumda sunulan çalışmaları okumaya başlıyoruz. Kerem Işık, Ömer Solak, Abdullah Ataşçı, Asuman Susam, Arın Kuşaksızoğlu, Vedat Ozan, Nesra Gürbüz, Ethem Baran, Mehmet Said Aydın gibi başarılı edebiyatçıların yazıları, önemli tespitleri bünyesinde barındıran bir hüviyete sahip. Taşra gibi epeyce girift, ancak bir o kadar da hafifsenme potansiyelini barındıran bu sosyokültürel olgu hakkında, zihin açıcı ve derinlikli yorumlarla karşılaşıyoruz.

            Necati Mert'in otobiyografik ögelerle bezeli, bir nevi lezzetli bir öykü tadını da ziyadesiyle içeren "Taşra Ötekidir" yazısı ve genç yaştaki Eyüp Tosun'un anılarının yönlendirmesiyle nostaljik bir anlatımla kotardığı "Bir Angaralı'nın Taşrasal Günah Çıkarması" adlı ürünü, kitaptaki diğer çalışmalardan farklı bir noktada konumlanıyorlar.

            Şükrü Erbaş'ın yoğun bir şiirsellik ve lirizm içeren "Yağmur Damlasından Dünyayı İçmek" adlı kısacık ama vurucu metni ile nihayete eren bu sempozyum kitabı, hızla metropollere akan bir nüfus yoğunluğuna sahip ülkemizin edebi serencamını net olarak ortaya koymuş. "Edebiyatın Taşradan Manifestosu"nda  bir okur olarak eksikliğini hissettiğim en somut olgunun, taşradan metropollere yoğunlaşan göç dalgalarının, sosyolojik değerlendirmeler ışığında toplumsal katmanlara yayılan uyuşmazlıklarının, cumhuriyet dönemi romanlarındaki karakterlere yansımalarına yeterince değinilmemesi olduğunu belirtebilirim.

            "Taşra" gibi anlamsal bir akışkanlığa sahip bir kavramın, günümüz Türk Edebiyatının önemli yazarlarının perspektifinden sanatımızdaki yansımalarını derli toplu olarak bulabileceğimiz Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabındaki metinler, bir nevi "Arkadaşlar! Bambaşka bir edebiyat da mümkün olabilir!" şeklinde nida ediyor. Bence bu çığlığa kulak vermekte önemli bir fayda var. Çağımızın tektipleştirme yolunda hızla ilerlediği mekansal olgular, şayet yeterince güçlü estetik tercihlerle desteklenebilirse, bambaşka duyarlıklara da kapı aralayabilme potansiyeline sahip. Yeter ki zihinlerdeki kodlanmışlığı aşabilecek geniş bir ufka sahip olunabilsin.

            Bu kısa yazıyı sona erdirirken dikkat çekici bir söyleyiş benzerliği içeren taş ve taşra kelimelerindeki yakınlık ilgimi çekti. Ve aniden şunu fark ettim: Taşrada her boyutta "taş"a rastlamak, istendiği takdirde yerden kaldırıp eline almak ve rastgele bir yere fırlatmak çok kolaydır. Betonlar ve asfaltlarla bütünleşmiş metropollerde taş bulmak ise artık neredeyse olanaksız.


                        POLAT ONAT / 13 Şubat 2015

                                 

24 Aralık 2014 Çarşamba