24 Ocak 2026 Cumartesi

Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi / M. Sedat Sert (Şiraze Dergisi - Sayı 33)

Merkezin Taşraya Bakışı, 
Taşranın Merkeze Mesafesi 
M. Sedat Sert 
(Şiraze Dergisi - Sayı 33) 


M. Sedat Sert'in kaleme aldığı, Polat Onat'ın "Taşra Mektubu Olayı" kitabını değerlendirdiği, "Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi" yazısı, Şiraze Dergisinin 33. sayısında, Ocak 2026'ya yayınladı.



Merkezin Taşraya Bakışı

Taşranın Merkeze Mesafesi


 M. Sedat Sert

 

Yeni sayımızın dosyası taşra üzerine olunca öncelikle kendi hayat serencamımı düşündüm, ömrümün bu vakte kadarki kısmının -şu an taşra addedilse bile- eski/yeni payitahtlarda geçtiğini fark ettim: Doğduğum şehir Kastamonu, Candaroğulları Beyliği’nin başkenti; üniversiteyi okuduğum ve birkaç yıl çalıştığım şehir Ankara, Türkiye’nin başkenti; yine üç yıla yakın çalıştığım Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti ve şu an rızkımı temin ettiğim şehir Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti... Bu şehirler kendine has tarihi, geleneği, kültürü olan yerler.

Kastamonu küçük yerdir. Evden çarşıya gidene kadar yol boyunca selamlaşacağınız birçok kişiye denk gelirsiniz. 1990’lı yıllar ve 2000’lerin başı itibariyle şehrin imkânları mahduttu. Ama bu mahdutluk bir mahrumiyet anlamına da gelmiyordu. Zira kanaat ekonomisi o yıllar için geçerliydi ve eldekiyle idare etmek de bugünkü nesil için anlaşılması zor bir meziyetti. Bir şeyin bol olması, ondan bıkmak veya o şeyi israf etmek demek değildir. Bugün gelinen noktada ise doyumsuz ve hep daha fazlasını isteyen bir ruh hâli esir aldı insanları...

Ankara, taşra mıdır yoksa merkez midir, tartışmasına girmeden Ankara’nın hayatımdaki önemine kısaca değineyim: Bir derdim, mefkûrem, gayem varsa bu Ankara’nın sunduğu imkânlar çerçevesinde oldu. Üniversite yıllarımda ve çalışma hayatımda vaktimi doğru yerlerde ve doğru kişilerle geçirmeye gayret ettim. Bu da sonraki yıllar için iyi bir zemin teşkil etti. Ancak bugün benim için Ankara yaşanması zor bir şehir. Yeşilin gölgesinde, mavinin serinliğinde çalışıp dinlenmek varken altta asfalt, yukarıda gri gök, dört yanda beton cazip değil artık.

Şimdi merkezin taşraya bakışını, taşranın merkeze mesafesini iki açıdan ele alabiliriz. Merkezin durumunu bir olay ve kitap üzerinden, taşranın durumunu ise müşahede ve tecrübelerden hareketle irdelemeye çalışacağız.

Merkezin Taşraya Bakışı

Girişte de bahsettiğim üzere dosya için taşra-merkez üzerine araştırma yaparken Polat Onat ismi dikkatimi çekti. Fazlaca kişinin haberdar olmadığını düşündüğüm, bu sebeple de merkezin taşraya bakışını çok iyi temsil eden bu hadiseyi, Polat Onat’ın Taşra Mektubu Olayı adlı kitabından alıntılarla aktarırsam muradım daha sarih bir şekilde anlaşılacaktır.

“2013 yılında Mesut Varlık, Polat Onat’ı, İstanbul’da Kadir Has Üniversitesinde yapılacak ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumu’na davet etmişti. Yazarın kaleme aldığı ‘İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’ romanı vesilesiyle söyleyeceği sözler olabileceğini ve sempozyumda konuşmacı olarak yer almasını rica etmişti.

Polat Onat, bu daveti kabul etmedi. Ret gerekçelerini de Mesut Varlık’a hitaben yazdığı ‘Taşra Mektubu’nda sıraladı. Mesut Bey, bu mektubu dergide [Varlık] ve sempozyum kitabında [Edebiyatın Taşradan Manifestosu] yayımlamak için Polat Onat’tan izin aldı.

(...)

Söz konusu mektup Nuri Bilge Ceylan’ın, Mayıs 2018’de gösterime giren ‘Ahlat Ağacı’ filminde, yazardan izinsiz olarak kullanılmıştır.

(...)

İki karakter [yazar adayı Sinan ile yazar Süleyman], yürüyüşleri esnasında beş dakikayı aşkın bir süre boyunca ‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu’ hakkında konuşuyorlar. Sinan, ‘Su Katılmamış Taşralı’ başlıklı mektupta yazılanları hararetle savunuyor. Yazar Süleyman ise karşıt görüşlerini öne sürüyor ve tartışıyorlar.” (Taşra Mektubu Olayı, s. 11)

Filmi izleyenler kitapçıda başlayıp köprünün üstünde devam eden tartışmayı hatırlayacaklardır. Bu sahnede tartışılan mektupta ne vardı? Kendi taşrasında mutlu olan, etrafta görünür olmak istemeyen, prensip kararları doğrultusunda yaşayan bir yazarın kendince haklı ve mantıklı gerekçelerle sempozyuma katılamayacağını üç maddede sıralamasından ibaret olan mektup, Nuri Bilge Ceylan’ın da dikkatini çekmiş olmalı ki filminde kullanma gereği hissetmiş. Filmin jeneriğinin “Alıntılar ve Edebî Kaynaklar” kısmında Polat Onat’ın isminin geçmesine rağmen mektubun sahibi olan yazardan izin alınıp yazara telif ödenmediği için hâliyle Polat Onat da hukuki hakkını kullanmış ve 2018 yılında dava açmış. Yazar, davanın neticesini ve gerekçesini yine özlü bir şekilde ifade etmiş:

“Davayı kazandım. İlgili mahkeme, şahsıma hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesine hükmetti ve gerekçeli kararını açıkladı. Hukuk mücadelemin eninde sonunda başarıyla neticelenmesinden sevinç duyuyorum. Ama buruk bir sevinç... Nedeniyse şu:

Gönül isterdi ki bu somut telif hakkı ihlali sorunu, dava sürecine gerek kalmadan, karşılıklı iyi niyetle, hakkaniyetli bir şekilde çözülebilseydi. Çünkü ‘Taşralı genç bir yazarın yaşadığı sıkıntı ve çıkışsızlıkları’ anlatan önemli bir filmde, ‘Taşralı bir yazarın eserini izinsiz kullanarak hak ihlali yapıldığının’ mahkeme kararıyla ispatlanması, acı bir çelişkiyi ve dahası tuhaf bir ironiyi barındırıyor.

Mahkemenin vermiş olduğu bu adil karar, ünlü metropol yazarlarının eserlerini kullanırken telif hususunda gösterilen titizlik ve hassasiyetin, ünsüz taşra yazarları için de aynen geçerli olması gerektiğini fiilen kanıtladı.” (age., s, 8)

(...)

“Merak ettiğim nokta; söz konusu filmde, Orhan Pamuk, Enis Batur, Murathan Mungan gibi dev yazarlardan birinin yazdığı mektuptan alıntı yapılsaydı ve filmde 6 dakika boyunca tartışılsaydı, o yazardan izin istenir miydi?” (age., s. 17)

Bu can alıcı soru önemli... İlk başlıktaki meramımızı bütün vuzuhuyla ortaya koyan bu bakış açısını Polat Onat’ın yaşadığı süreç üzerinden hatırlamış ve -genelleme yapmadan- merkezin “ünsüz taşra yazarları”na/insanlarına karşı üstten bakan tavrına dikkat çekmiş olduk. Bunu şehrine çağırdığı şair veya yazarın garip ve kaprisli tavırlarına maruz kalanlar da iyi bilir, hatta böyle bir durum başına gelenler “Bunu nereden çağırdım!?” diye hayıflanır. İnsanı makamına ve mekânına göre değerlendiren, insanın fikrini görmezden gelen her türlü kabalık, esasında taşralılığın ta kendisidir!

Taşranın Merkeze Mesafesi

Bir şehirde sıradan işlerin mutat hâle geldiğine, belirli kişilerin temcit pilavı gibi yıllardır aynı konuları bıkmadan anlattığına, dışarıdan gelenlere öcü gibi bakıldığına şahit oluyorsanız orası taşranın göbeğidir ve bu taşralı zihniyet ile mücadele etmek zordur.

“Bu şehirde kimse yok muydu ki dışarıdan birileri geliyor?” diyen bir zihniyet ile o şehrin kalkınması, gelişmesi, ilerlemesi nasıl mümkün olabilir ki? Buna “taşra zihniyeti”, bu zihniyete sahip olanlara da “taşra entelektüeli” deniyor. Kendi dar dünyalarında her gün aynı aleladeliği yaşayıp bundan da bıkmayan, yeni isimlere ve fikirlere mesafeli olanlarla bir şehrin kabuğunu kırması pek mümkün değildir.

Yapılan işlere burun kıvıran, her konuda fikir beyan etmeyi görev edinen, sınır muhafızı gibi gelen gidenlerin çetelesini tutan, posta oturmuş şeyh misali kendini icazet makamında gören, devamlı kendisinden akıl alınmasını bekleyen kişilerin şehre karabasan gibi çöktüğü bir yerde taşradan öteye yol yoktur.

Bu durumun düzelmesi için taşranın dışa açık olması gerekir. Farklı fikirler, yeni insanlar, gerçekleşmemiş hayaller, tükenmemiş umutlar taşrada taze filizlerin yeşermesine vesile olabilir.

Esasında insan, taşrasını da merkezini de kendi eliyle hazırlar, sonra da kendi içinde taşır; nereye gitse o ruh hâli ve zihin yapısı onunla birlikte seyahat eder. Bundan dolayı insan, içindeki taşradan kurtulmalı, dünyayı okumalı ve nitelikli bir çevreyle irtibat kurmalıdır.

Sözlerimi güzelliklere değinerek bitireyim: Her şeye rağmen taşra güzeldir. Bir kasabada gece yarısı gökyüzüne bakınca yıldızların parıltısını görebilirsiniz, bir dağ köyünde ceylanların sekişine şahit olabilirsiniz, bir sahil beldesinde denizin iyotlu kokusunu içinize çekebilirsiniz, ücra bir ilçede serin ağaçların gölgesinde çayınızı yudumlayıp huzur içinde kitap okuyabilirsiniz.

 

            Şiraze Dergisi – Sayı: 33 – Ocak 2026


Abdurrahman Fırat'ın "Hayat Romana Benzemez" Kitabının Tanıtımı (Video)


Abdurrahman Fırat'ın
"Hayat Romana Benzemez"
Kitabının Tanıtımı

Polat Onat ve Said Fazıl,

Abdurrahman Fırat'ın "Hayat Romana Benzemez"

kitabını tanıtıyor...

Rıfat Fırat'ın "Bugün Canlı Ders Var Mı Hocam?'" Kitabının Tanıtımı (Video)

Rıfat Fırat'ın
"Bugün Canlı Ders Var Mı Hocam?'"
Kitabının Tanıtımı

Polat Onat ve Said Fazıl,

Rıfat Fırat'ın "Bugün Canlı Ders Var Mı Hocam?'"

kitabını tanıtıyor.

Küçük YouTuber Cincem ile Ablası Instagram Fenomeni Ayşetek'in Müthiş Kapışması / Polat Onat (Video)


Küçük YouTuber Cincem ile
Ablası Instagram Fenomeni Ayşetek'in
Müthiş Kapışması
Polat Onat

KÜÇÜK YOUTUBER CİNCEM ile ABLASI INSTAGRAM FENOMENİ AYŞETEK'İN MÜTHİŞ KAPIŞMASI @polat.onat'ın kaleminden... @muhammeddaytekin'in çizimleriyle... @kentkardes etiketiyle... SATIŞA SUNULDU!!! ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ Üç çocuklu Kafacanlar ailesinin, iki çocuğu internet üzerinden ünlü olmayı hedeflerse ne olur? Hele anne ve baba, evlatları Cincem ile Ayşetek kardeşler arasındaki rekabeti kontrol altında tutmak için kendilerince önlemler alma gayretindeyse işler iyice karışacaktır. Komik olaylar, heyecanlı bir yarışma, ibretlik yaşantılar, merakla okuyacağınız bu benzersiz kitapla karşınızda. İnternetin kimi zaman çok işe yarayan büyük faydaları ve sanal dünyadaki hepimizin farkında olması gereken büyük tehlikeler, öğretici olma çabası taşımadan, esprili bir üslupla ele alındı. Kafacanlar ailesini ya çok sevecek ya da nefret edeceksiniz. Üçüncü bir seçenek yok! ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ #polatonat #polatonatokurları #polatonatkitaplari #polatonatmasalları #kentkardeş #muhammedaytekin #küçükyoutuber #küçükyoutubercincemileablasıinstagramfenomeniayşetekinmüthişkapışması #çocukkitabıönerisi #çocuklarakitap #instabook #instabookturkey #bookstagram #bookstagramturkey #yenikitap #okumakgüzeldir #okumanınyaşıyok #kitapkurdu #okudumbitti #çocukkitabı #fenomenkitaplar