Bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2026 Pazartesi

Ekrem Hayri Peker'in Gözünden Polat Onat'ın "Uzaylı" Kitabının Analizi

 


Ekrem Hayri Peker'in Gözünden 
Polat Onat'ın "Uzaylı" Kitabının 
Analizi


Polat Onat’tan İddialı Bir Bilimkurgu Hamlesi – “Uzaylı”

Türk edebiyatında şiirden bilimkurguya uzanan çizgisiyle dikkat çeken Polat Onat, yeni kitabı “Uzaylı” ile okurlarını bir kez daha şaşırtmayı başarıyor. Cumhuriyet Kitap etiketiyle yayımlanan ve kısa sürede ikinci baskısını yapan eser, yazarın bilimkurgu öykü türündeki on üçüncü kitabı olarak kayda geçti. Onat, ilk baskıyı daha önce kaleme aldığı bazı kitaplarla birlikte okurlara armağan etmişti.

Kitap, yalnızca kurduğu hikâye evreniyle değil; uzaylı temasını ele alış biçimiyle de yerli bilimkurgu literatüründe ayrıksı bir yerde duruyor.


Burdur’da Başlayan Kozmik Gerilim

“Uzaylı” kitabında olaylar, alışılmış büyük metropoller yerine Anadolu’nun mütevazı bir şehri olan Burdur’da geçiyor. Uzaylı varlıkların bu kente yerleşmesi ve sıra dışı bir olay neticesinde kimliklerinin açığa çıkmasıyla birlikte, dünyayı ele geçirme planı devreye giriyor.

Kısa sürede toplum içinde olağanüstü yetenekler sergileyen kişiler ortaya çıkıyor: Metalleri bükenler, araçları dokunmadan hareket ettirenler… Başlangıçta ülke yöneticileri ve kamu otoriteleri bu durumu “psikolojik bir dalgalanma” ya da kitlesel bir yanılsama olarak değerlendiriyor. Ancak olaylar derinleştikçe, sıradan görünen hayatın altındaki metafizik gerilim su yüzüne çıkıyor.

Onat’ın tercih ettiği mekân dikkat çekici. Neden İstanbul ya da Bursa değil de Burdur? Bu sorunun yanıtı, metnin katmanlarında saklı. Yazar, merkez-periferi ilişkisini ters yüz ederek bilimkurgunun büyük şehir klişesini bilinçli biçimde kırıyor.


Klişelerin Ötesinde Bir “Uzaylı”

Onat, Hollywood’un standartlaştırdığı grotesk, istilacı uzaylı figüründen bilinçli bir kopuş sergiliyor. Onun metinlerinde uzaylı; devasa gözlü, korkutucu bir yaratık olmaktan çok, insan zihninde yankı uyandıran belirsiz bir “öteki” olarak karşımıza çıkıyor.

Bu yaklaşım, Türk bilimkurgusunda nadir görülen bir derinlik sunuyor. Uzaylı burada yalnızca dışsal bir tehdit değil; insanın evrendeki konumunu, tekillik saplantısını ve varoluş kaygısını sorgulatan metafizik bir ayna işlevi görüyor. Psikolojik gerilim ile felsefi sorgulama arasında kurulan bu denge, kitabı türün sıradan örneklerinden ayırıyor.

Onat, “Evrende yalnız mıyız?” sorusunun yalnızca bilimsel teleskoplarla değil, sanatın ve edebiyatın imkânlarıyla da araştırılması gerektiğini savunuyor. Ona göre dünya dışı zekâ, sadece teknolojik gelişmişlik düzeyiyle değil; bir bilinç hâli olarak da kavranabilir. Bu yaklaşım, eserin en çarpıcı teorik arka planını oluşturuyor.


Bilimkurguya Eleştirel Mizah ve Ezoterik Katman

“Uzaylı”, yalnızca gerilim ve felsefe ekseninde ilerleyen bir metin değil. Onat, yer yer eleştirel mizah ve satiri devreye sokarak toplumsal refleksleri de sorguluyor. Uzaylı figürü, kimi öykülerde ezoterizm ve mistisizmle kesişiyor; Doğu düşüncesinin kozmik algısıyla harmanlanıyor.

Bu yönüyle eser, Türk bilimkurgusunu Batı merkezli kalıpların dışına taşıma iddiası barındırıyor. Onat, uzaylıyı hem korku unsuru hem de metafizik bir bilinmezlik olarak konumlandırarak türün sınırlarını genişletiyor.


Şiirden Bilimkurguya Uzanan Bir Yol

1979 İstanbul doğumlu Polat Onat, edebiyat yolculuğuna 2000 yılında başladı. 2002’de ilk dosyasıyla Rıfat Ilgaz Şiir Ödülü’nü kazandı. Şiir ve yazıları; Varlık, Akatalpa ve Şiir Ülkesi gibi önemli dergilerde yayımlandı.

2009’da ilk kitabı Son okurla buluştu. 2013 yılında beş şiiri İngilizceye çevrilerek Turkish Poetry Today seçkisinde Londra’da yayımlandı. 2017’de İsmet Kemal Karadayı Şiir Ödülü’nü kazandı. 2018’de ise Ahlat Ağacı filminde alıntı yapılan “Kaynak Yazarlar” arasında yer aldı.

Şiirle başlayan bu edebi serüvenin bilimkurguya evrilmesi tesadüf değil. Onat’ın dilindeki şiirsellik, “Uzaylı” öykülerinde de hissediliyor; anlatı, salt olay örgüsüne değil, düşünsel derinliğe yaslanıyor.


Türk Bilimkurgusunda Yeni Bir Eşik mi?

Araştırmacı bir gözle bakıldığında “Uzaylı”, yalnızca bir öykü kitabı değil; Türk bilimkurgusunun imkânlarını sorgulayan bir deneme alanı olarak değerlendirilebilir. Onat, uzaylıyı fiziksel bir tehdidin ötesine taşıyarak, insanın kendi zihinsel sınırlarını ve evrendeki yerini tartışmaya açıyor.

Sonuç olarak “Uzaylı”, okuru sadece bir istilâ hikâyesine değil; bilinç, kimlik ve varoluş üzerine çok katmanlı bir yolculuğa davet ediyor. Polat Onat’ın bu eseri, yerli bilimkurgu adına iddialı bir adım ve üzerinde uzun süre konuşulmayı hak eden bir çalışma olarak öne çıkıyor.


4 Şubat 2026 Çarşamba

“İnternetin Silindiği Gün” Yaşanacaklar / İlkay Coşkun - Kültür Ajanda Dergisi

“İnternetin Silindiği Gün” Yaşanacaklar 
İlkay Coşkun 
Kültür Ajanda Dergisi

“İnternetin Silindiği Gün” Yazar Polat Onat'ın toplamda altmış ikinci, roman olarak da on dördüncü kitabıdır. Q Yayınları etiketiyle Ocak 2025'te ilk baskısıyla okurlarıyla buluşturulmuş. Eser; karton kapak ciltli, üç yüz altmış sekiz sayfa hacmindedir. Roman, internetin silindiği tasavvurunun ilk günüyle başlayıp yedinci günde sonlanmaktadır. Yedi ana bölüm ve alt bölümleriyle birlikte on sekiz başlıkta romanın kurgulanmış olduğunu görmekteyiz. Yirmi sekiz bölümün içerisinde, İstanbul, Ankara, Batman başta olmak üzere, Diyarbakır, Elazığ, Malatya ve Kayseri'deki internetsiz haller de işlenmektedir. Ayrıca romanda geriye doğru zaman atlamalarında da bulunulmaktadır. Bu zaman atlamalarıyla, internetin olduğu zamanlar da anlatımlara dâhil edilmektedir. Mesela “Bir Yıl Önce Ankara”, “Altı Ay Önce Ankara” konu başlıklarında olduğu gibi.

 

Kitabın içeriğine çok fazla girmeden, kitap hakkında etraflıca bir değini de bulunmak istiyorum izninizle. Yazar, bu kitabını iki bin yirmi dörtte aramızdan ayrılan -Polat Onat Bey’in kayınpederi de olan- Yazar Abdurrahman Fırat’a ithaf etmiş olduğunu anlıyoruz. Merhum Abdurrahman Fırat’ın “Hayat Romana Benzemez” ve “Hayat Bana Çok Şey Öğretti” isimlerinde iki kitabı bulunmaktadır. Ayrıca  fantastik bilimkurgu kitaplarıyla tanınan Yazar Stephen King'in anlamlı bir sözüyle kitaba girizgâh yapılmaktadır. “İnsanlar hep başlarına gelen kötü şeyler için sebep arar. Ama bazen sebep yoktur”

 

İnternetin silinmesiyle beraber dijital bir kıyamet oluşur. Bu kıyamet medeniyetleri yok edecek şiddettedir. Eş zamanlı olarak bütün dijital ağlar, kendi kendini kopyalayan milyonlarca silici virüs ile yok edilir. Güncelleme yapılan ve yakın zamanda çevrimiçi olmuş dünyadaki tüm elektronik cihazlar tamir olmayacak şekilde bozulur. Tablet, telefon ve sosyal medya bağlantıları kesilir. Tüm elektronik ve elektrikli cihazlar bozucu etkiye maruz kalır. Elektronik kilit sistemi komple zarar görür. Doğalgaz, elektrik kesilerek, metro ve tramvay çalışmayacak konuma gelir vs.

 

Bunlardan başka yaşanabilecek diğer öngörüler de şu şekildedir. Dünyada kısa vadede milyonlarca insanın ölümüyle beraber, dünya çapında bir kargaşa oluşacaktır. Suların akmaması, otoritenin ve güvenliğin kalmaması, kanunların uygulanamaması, yağma, keşmekeşlik, kargaşa, yıkım vs. Bütün insanlarda katıksız bir depresyon hali de cabası. Uzun vadede insanlık Orta Çağ karanlığına dönecektir.

 

Peki, olumlu hiç bir şey olmayacak mı? Az da olsa olacak elbet. Bunlardaki tasavvur da şu şekildedir; Mesela bu kıyamet halinde, hayvanlar daha az etkilenirler. Hatta evcil hayvanlar bu bahaneyle özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Sigara üretiminin sonlanmasından dolayı sigara içilmemeye başlanmıştır. Kaosu Önleme Merkezleri gibi yeni meslekler doğmaya başlamıştır şeklinde bir liste yapabiliriz. Bunlar gibi her sonun ardında yaşanabilecek yeni başlangıçlar da kendisini göstermektedir. İnsanlık adına umudu diri tutma ve yeni başlangıçlara kapıları aralayan çabalar şeklinde sıralamalar yapabiliriz.

 

Genelde modernleşme, küreselleşme ve batılılaşma, özelde internet, sosyal medya; avantajlarıyla olduğu kadar olumsuzluklarıyla da hayatımızda yerini aldı maalesef. Daha çok hazcı, behemî anlayışları besleyen ve büyüten bir alan olarak da işlevini sürdürmektedir. Bu araçlar vasıtasıyla insanlık, dünyanın kirlerini daha da çok yüreğine değdirmektedir. Bir de üstüne üstlük bu kötülüklerle mücadele edecek erke ve felsefeye de mesafeli durmaya başladık. Eski günahların gölgesinin uzun olacağı gibi bağımlılık ve tektipleşme hallerini büyüttük de büyüttük maalesef. Ne hatıra biriktirme güzelliği kaldı ne de harcanan zamanın tesbihini çektiğimiz hatırlayışlar. Yine de yeni gelişmelere önyargıda bulunmamak, insafsız yergi ve temelsiz övgülere tevessül etmemek gerekiyor. İnternetin imkânlarından faydalanmak olmalı ama bir dirhem bal için bir çuval keçiboynuzu yeme zahmetinde de bulunmamamız gerekiyor. Bize sunulan her bir şeyi hayatın her alanının teksifi noktasında görmememiz, gerekli durumda da aksülamel duruşlarımızı sergilememiz gerekiyor.

 

Biz yine romana dönecek olursak; Roman kahraman ve karakterlerine bir göz atalım. “Yetkin, Harun, Hülya, Zühal, Salih ve Şeniz” başta olmak üzere, “Burhan, Huriye, Cavit, Yalçın, Veli Ağabey, Bekir, Jale, Belkıs, Yakup, Muhsin, Cevahir, Turgut, Raziye Hanım, yaşlı Harun, Özcan, Yüzbaşı Lokman” gibi bizden dediğimiz başka isimlerle de karşılaşmaktayız.

 

Romanda altını çizdiğim bazı bölümleri paylaşmak istiyorum izninizle. “Hiçbir balon sonsuza dek şişmez. Bir yerden sonra muhakkak patlayacaktır.” (s. 16), “Gerçek iletişim, insanların birbirinin gözlerine bakarak söylediği sözlerle şekillenir.” (s. 18), “Kocaman bir depodaki suyun içine her saniye kendini kopyalama özelliği olan öldürücü bir zehir atarsanız, depodaki su sonsuza dek içilmez hale gelecektir.” (s. 25), “Teknolojisiz de internetsiz de bir yaşantı ve toplumsal hayat elbette mümkün. Yeter ki insanoğlu, ruhundaki o saf mücadele gücünün ışıltısını koruyabilsin.” (s. 367)

 

Fantastik ve heyecan unsurlarıyla birlikte bir gençlik romanı okudum. 50-100 yıl veya daha da kısa bir zaman sonrasını, ülkemiz örneğiyle dünyanın internet ve teknoloji noktasında gelebileceği nokta trajik bir şekilde işlenmiş gözüküyor. Ve yaşanabilecek zor şartlar vurgusuyla bir şamar gibi sillesini savurmaktadır. İnternetin olmaması ve internetin silinmesiyle doğabilecek olumsuzluklar, dünya ile hayatların arasını fazlasıyla açmışa benziyor.  İnsanlığın bu kadar varlık içinde dünyadan hep bir şeyler çalma ve mükemmele ulaşma çabalarına şahitlik ediyor. Bütün bunların yanında insanların çok şeyinin eksik olduğunu, daha çok da kadim medeniyete ulaşamamış olduğunun hissini uyandırıyor. İyi okumalar dilerim.

 

İlkay Coşkun

02.03.2025

  

https://kulturajanda.com.tr/?magazine=OILgjn3SSgkpmAH2O4dk

https://ilkaycoskun.blogspot.com/2025/03/internetin-silindigi-gun.html?m=1 

 


2 Şubat 2026 Pazartesi

Veysel Altunbay'ın "İnanılmaz Zaman Yolculukları" Değerlendirmeleri (Edebi Kitap)


Veysel Altunbay'ın 
"İnanılmaz Zaman Yolculukları" 
Değerlendirmeleri 
(Edebi Kitap)

Çok yönlü, geniş dünyalı, ilginç fikirli, çağdaş ve geleceğe hakim bir yazar olan Polat Onat onlarca kitabın yazarı olarak adeta günümüzün Ahmet Midhat Efendisi olarak gördüğüm bir isimdir.

Polat Onat 60’tan fazla eseri bulunan bir yazardır. Bu eserler içerisinde “İNANILMAZ ZAMAN YOLCULUKLARI” 2. Baskısını Kitap Ağacı Yayınları’ndan çıkarmıştır. Titizlikle hazırlanan eser ilgi çekici konulara değinmiştir. Ütopik olarak görülse de aslında gerçekliğinin yadsınamaz payını da yazar eserin sonunda açıklamıştır.

Zaman kavramı geri döndürülemez veya ileriye götürülemez diye inandırılmış olsak da neden olmasın sorusunun aslında cevabı niteliğinde olan eserde yer alan hikâyelere göz atalım;

 

Osmanlının ilk kurucusu Osman Bey’in yanına yolculuğa ne dersiniz? İlk öykü Hayat Memat Meselesi’nde Osman Bey’in çadırına giden bir zaman yolcusu ile başlıyor. Zeycenhan Osman Bey’e hangi adımları atması gerektiğini anlatıyor.

İkinci öykü “Geçmişotu’nda sırra vakıf olamayan Murat’ın dedesinden aldığı sihirli bir defterle başlıyor. Geçmişe götüren bir karışımın formülünün bulunduğu defteri dedesi torununa miras bıraksa da torunu Murat, karışımı nasıl kullanacağını bilemiyor.

Cezeri’nin Kara Kaplı Kitabı’nda gelecekten geçmişe uzanan uzaylılar tarafından seçilmiş kişilere verilen bilgiler yer alıyor.

Kara Delik Etkisi ile Türklerin çılgın deneyi ile uzay yolculuğuna çıkıyoruz.

Kehanet ve Kader ile yaşanılan birçok afet ve küresel kaosun aslında kader olmadığını okuyoruz.

Makarnacıdaki Işın Kılıcı ile Reşat Nuri Güntekin’in ölümünden yıllar sonra ortaya çıkması ve bir makarnacıyla edebiyat sohbetine gönülsüzce katıldığını görüyoruz. Nitekim Reşat Nuri açtır ve sadece yemek ister. Sonunda dayanamaz ve makarnacıya “Bırak gevezelik yapmayı da getir benim nevaleyi. Unutma; edebiyat karın doyurmaz!" diye bir gerçeğe değinir.

Marlon Brando olmak nasıl bir şey? Hikâyesinde Sanal Eğlence Yaşantı Paketi ile değişen hayatlar çok da uzak görünmüyor sanki.

Kaos Tamircisi Nevzuhal ile koşa koşa bir faciayı önlemeye gidiyorsunuz.

Ölümcül Telepati ile gelecekten geçmişe uzanan bir katil görüyoruz. Öyküde de anlatıldığı üzere yüzyıllar sonrasından yüzyıllar öncesine uzanan bir kelebek etkisi mümkün olamaz mı? Belki de bir insanın kurtardığı bir insan milyonlarca insanın katili olabilir.

Sahipsiz köpek öyküsünde akademisyen titizliği ile çalışan bir mezar taşı şiircisini okuyoruz.

Yine Mezar Taşı Şiircisi’nin sahipsiz köpekle olan başbakanlık serüveni diğer öyküyle devam ediyor.

Gelecekten Mesajlar gelecekteki bir gelecekten mesajlar filminin öyküsü mü? İç sesler gelecekten gelen yapay müdahale sesleri mi? Evet, karmaşık bir yapının çözümlenebilir öyküsüydü.

Venüs'teki Kırmızı Piramit ile Venüs yaşam doğasına uzanıp zamanımızdan çok uzaklara gidebiliyorsunuz.

 

Kehanet Mektubundaki Sır’da 2038 yılından gelen bir mektupla karışılacaksınız.

Robotların Özgürlüğü konusunda yazarın fikirleri doğrultusunda bir yazı okuyacaksınız. Mutfak robotlarından yapay zekâya kadar uzanan bir değini.

Ardından gizemli bir kapı aralanıyor, sanki gelecekten gelen şiirler ve eksantrik bir şekilde kitaba dahil oluyor.

Bilinmeyen Kapı’da Bay +:!;/:&;:) ile seyyar bir boyut kapısı konusunu ele alınıyor.


Eserde 17 öykü yer almaktadır. Kapak çalışması ve içerik olarak başarılı bir eser olan İNANILMAZ ZAMAN YOLCULUKLARI ufkunu genişletmek isteyenler için ideal bir eserdir.

 

Veysel Altunbay 

 

https://www.edebikitap.com/2024/06/inanlmaz-zaman-yolculuklar-polat-onat.html

 

1 Şubat 2026 Pazar

SİBEL GÜNEŞDOĞDU "Sıfırıncı Hasta" Kitabını Değerlendiriyor (YazarEvi)



SİBEL GÜNEŞDOĞDU 
"Sıfırıncı Hasta" Kitabını Değerlendiriyor

 

SİBEL HOCA’NIN BÜYÜTECİ – 

Sıfırıncı Hasta - Polat Onat

İnceleme: Sibel Güneşdoğdu


Merhabalar YazarEvi dostları, kitapların dünyasında huzur bulan edebiyat tutkunları…

Polat Onat’ın kaleminden; Spritüel Bilimkurgu türünde bir kitap; Sıfırıncı Hasta. Kitapta yer alan dokuz öykü, farklı kurgusuyla düşler ötesi dünyalara taşıyor okurunu.

İlk ve son öykü birbiriyle ilintili; başladığı gibi bitirmek istemiş yazar; Kaos Tamircisi ve Yeni Kaos… İki öykünün ana kahramanıysa Nevzuhal…

Kaos Tamircisi’nde kızı Şehvaz’ı uyandırmaya çalışan, bir yandan da kahvaltı hazırlayan bir anne görüyoruz; Nevzuhal’i… Her şey oldukça olağan. Derken…

“KT7... Acil durum! Hemen görev başı!”

Nevzuhal, gözünün önünde beliren dijital yazıyı okuyor. Anlıyoruz ki ne Nevzuhal sıradan bir kadın ne de yazarın kurguladığı dünya bilindik bir yer. Düşüncelerindeki sözler, otomatik olarak yazıya dökülüyor, Nevzuhal, göz bebeği hareketleriyle merkezle iletişimde; beynine yerleştirilmiş mikro işlemcili iletişim implantıyla...

Gönderilen mesajlar beyninde bir uyarı sesiyle gözünün önünde beliriveriyor. O günkü görevi, tanımı rapor edilen bir adamın 7/ E numaralı belediye otobüsüne binişini engellemek. Gelişmelerse öyküde…

Kalem Polisleri’nde Seul'de onkoloji hastanesinde memur Nutaf'la tanışıyoruz; hastaların kabulünü, kaydını yapıyor. Aynı zamanda üretken bir yazar. İş çıkışında evine dönüyor. Akşam yemeğini hızlıca atıştırıp odasına çekildiği bir gece çalan zille irkiliyor. Buyurgan ses kapıyı açmasını söylüyor. Gelenler Kalem Polisleri… Oysa şimdiye dek hiç yanlış bir şey yazmamış; yasaklı kelimeleri kullanmamış, sansürlenmiş temaları kâğıda dökmemiş; kalemi uysal… Ama her yazarın beynine takılı olan kayıt-gözlem çipi, yazılanları kaydediyor, veriler Kalem Polisi Merkezi’ne aktarılıyor. Geçmişten geleceğe göndermeler yaparak yasaklarla tutsaklaştırılan kalemlerden dem vuruyor yazar, düşle gerçeği sonsuz bir karabasanda harmanlıyor…

Ateşin Frekansı’nda, bir yangının ayrı ayrı yerlerdeki yansımalarını okuyoruz. Olay yerindekiler çaresiz; alevler hızla yayılıyor. Diğer yanda İtfaiye ekiplerinin telaşı. Ekrandan yangını izleyenlerin, ateşin düştüğü yeri yaktığını anımsatan konuşmaları. Yangına dışarıdan destek veren birimlerdeki karmaşa; makam, mevki, koltuk ekseninde acilen toplantıya çağırılmış şube müdürleri, bürokratların konuşmaları… Ve son olarak Michigan Teknoloji Enstitüsünün kampüsünde, görkemli bir binanın üst katındaki odayız… Ateşin Frekansı Projesi’nin beyin takımı, kimsenin bilmediği hangi plandan söz ediyor?

Makarnacıdaki Işın Kılıcı’nda Canbil’in makarna lokantasındayız; dijital para ödemesinde kullanılan, ince, saydam, elektronik levhanın tozunu alıyor Canbil. Genç bir garson, işlerin iyi gittiğini, müşteriye makarna yetiştiremediklerini anlatıyor. Hizmetçi robot masalardaki boş tabakları bulaşıkhaneye götürüyor. Garson siparişleri ışıklı panelden tuşlayıp mutfağa iletiyor… Duvarda asılı antika ışın kılıcı, lokanta açılalı beri aynı yerde. Baba yadigârı. İlgi çekiyor, hatta bu nadide parçayı satın almak isteyenler çıkıyor. Dükkânın kapısı açılıyor, Reşat Nuri Güntekin, ifadesiz bir yüzle içeriye giriyor. Canbil, tanıdık simayı görüp heyecanlanıyor:

“Siz... Okuldayken lise edebiyat kitabımızdaki fotoğrafınızdan tanıdım. Bayım, siz, Çalıkuşu'nun yazarı değil misiniz?”

“Rica ederim Çalıkuşu lafı etme bana! Bıktım, usandım!” diyor Reşat Nuri, yıllar geçtiği halde kitabının gölgesinden kurtulamadığından yakınıyor. Kurt gibi aç. Dükkânda yalnızca makarna satıldığını öğrenince durgunlaşıyor. Savaş yıllarında köylülerin sürekli hamur işi tükettiğini anımsıyor; sefalet günleri geri mi gelmiş? Sonra duvardaki antika kılıcı görüyor. Sohbet, “Çehov’un Tüfeği” kuralına dek uzuyor… Bu edebiyatlı söyleşide Reşat Nuri’yi yanımızda hissediyoruz.

Tipik Bir Kaçırılma Vakası adlı öyküde, yetmiş yaşına merdiven dayamış bir kadın, hayatın ne çabuk geçtiğini düşünürken geçmişte, henüz yirmi beş yaşında bir genç kızken uzaylılar tarafından nasıl kaçırıldığını anlatıyor.

Kozmik Zehirlenme’de, Afrika'nın uçsuz bucaksız savanlarında, genç bir antilop sürüsünden ayrılıyor. Bir krater çukurunun dibinde birikmiş tuhaf bir koku yayan yağmur suyunu içiyor. O anda dünyanın kaderi sonsuza dek değişti, diyor yazar. Bir antilobun, çukurdaki suyu içmesi nasıl bir faciaya neden olabilir? Büyük patlama, kozmik saat, Standart Genişleme teorisi, Kuantum mekaniği… Yazar geniş bir bilgi sağanağı yaratıyor… İki devasa süpernova yıldız çarpışıyor, bilinmeyen bir element grubu oluşuyor; içlerinden biri "Himpolada" elementi. Rastgele ilerleyen Saimeryo Meteoru Himpolada’yı yüklenmiş, rotasını dünyaya çeviriyor. Düştüğü kuytu köşeye minik bir çukur açan meteorun üzerinden, yeryüzü toprağına, yağmur sularına karışıyor Himpolada. Peki canlı bir organizmayla buluşursa ne olur; öyküde…

Satranç Robotunun Tedavülden Kaldırılması’nda, son teknolojiyle üretilmiş, yeni nesil insansı robot Pakzul’la tanışıyoruz… Kişiselleştirilmiş davranışlarıyla, insanlarla anlaşabilecek yapıda; özellikleri insana benziyor. Sahibinin istekleri doğrultusunda her düzeyde oyuna eşlik edebiliyor. Oyun seansından sonra yapılması gereken, Pakzul'a teşekkür edip güç kaynağını kapatmak… Bir ziyaretçi geliyor eve; Yapay Zekâ Araştırma Tespit Komisyonundan. Açıklamada bulunuyor robotun sahibine; Pakzul'un sadece bir satranç robotu olarak değerlendirilmemesini, çoklu fonksiyonlarıyla kendini sürekli geliştirebildiğini anlatıyor… Kanun hükmünde kararnameyle Pakzul dâhil, aynı modeldeki tüm yapay zekâ robotlarının kullanımı yasaklanacakmış. Dünyada başka dert kalmamış gibi yapay zekâlı satranç robotlarının kullanımı neden yasaklansın ki? Adam, robotunu yetkililere teslim etmek yerine, onun hafızasına yeni yüklemeler yapıyor; şiirle ilgili arşiv bilgileri… Öyle bir seviyeye geliyor ki robot adeta bir filozofa dönüşüyor. Öyküdeki adam ve robot arasında geçen şiir sohbetleri şiire yeni yelken açanları besleyecek nitelikte… Ama komisyon üyesinin ciddi uyarıları ya gerçekse; son araştırmalarda robotların bellek kartında ve program yazılımında ciddi hatalar gözlemlenip sahiplerine, çevrelerine sebepsizce zarar verme eğilimi geliştirebildikleri doğruysa… Sonrasında neler oluyor; öyküde…

Sıfırıncı Hasta’da panik halindeki Bakahan’la tanışıyoruz. Kız kardeşine kendisine yaklaşmamasını; dokunduğu insanları ölümcül biçimde hastalandırdığını söylüyor… Sonra geçmişe dönüyor yazar yüzünü ve Bakahan’ın çocukluğundan başlıyor… Matruşka gibi iç içe geçmiş insan hikâyeleri okuyoruz; birbirine değen, birinin bıraktığı yerden başkasının sürdürdüğü. İnsanı okuyoruz, insanı insan yapan kaosu… Sıfırıncı hasta kim? Sıfırıncı hasta okurlar mı? Yoksa hepiniz ölü müyüz? Öyküde…

Yeni Kaos’ta, Nevzuhal’in mutfağına dönüyoruz yine, kaldığı yerden sürüyor hayat… Farklı bir perspektiften bakıyor yazar; yarattığı atmosferle, karakterlerine taktığı ilginç adlarla düş gücünün sınırsız evreninde okurunu dolaştırıyor.

Yolculuğa eşlik etmek isterseniz bu öykülerle tanışın bence… Polat Onat’ın kalemine sağlık. Kitaplar ölümsüzdür; kitaplar iyi ki var…

18.09.2022

Polat Onat'tan Sibernetik Bilimkurgu Öyküleri: Tüm Kediler Uzaylıdır (Video)


Polat Onat'tan Sibernetik Bilimkurgu Öyküleri:
Tüm Kediler Uzaylıdır

TÜM KEDİLER UZAYLIDIR

"Sibernetik Bilimkurgu Öyküleri" @polat.onat 'ın kaleminden...😎😎 @bugdaykitap kalitesiyle... 👏👏 Bu kitabı mutlaka okumalısınız... ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ Yerli bilimkurgu edebiyatının üretken ve sıradışı kalemi Polat Onat, baş döndürücü içerikler barındıran çarpıcı öykülerinin yer aldığı Tüm Kediler Uzaylıdır ile bambaşka bilinç koridorlarında arşınlıyor. Müthiş aktör Marlon Brando ve büyük mucit Ebû'l İz El-Cezeri, gerçeküstü kurgusal perspektiflerle kitabımızın sayfalarına konuk oluyor. Konuşan uzaylı kediler, yapay zekâ mahkemeleri, Trabzon'dan kalkan tuhaf uzay mekiği, kıyamet gününün dehşetinden kaçan insanlar, robotların baskıcı hâkimiyetine başkaldıran gizemli bir klan... Bu kitabı açtığınız anda, keyifli bir okuma serüvenin ilk adımını atmış olacaksınız.




#tümkedileruzaylıdır #buğdaykitap #polatonat #polatonatokurları #okurfoto #polatonatkitaplari #okumak #polatonatbilimkurgu #bilimkurgukitapları #yerlibilimkurgu #bilimkurgu #bilimkurguedebiyatı #bilimkurguevreni #kitap #bilimkurguklasikleri #kitapvekedi #bilimkurguöyküleri #okudumbitti #bilimkurguokuyoruz #kehanetler #kitaptavsiyesi #kitapkurdu #instabookturkey #kitapfoto #bookstagramturkey #kitapokuyalım #kitapönerisi #kedi #kediler #cats






31 Ocak 2026 Cumartesi

Edebiyat ve Salgın: "Koronavirüs Karantina Günlükleri" / Mustafa Atalay (Kitaphaber)

 

Edebiyat ve Salgın: 
"Koronavirüs Karantina Günlükleri" 
Mustafa Atalay (Kitaphaber)


Koronavirüs salgını sadece sağlık boyutuyla ele alınarak gündeme gelmesi yanında, edebiyat alanında da şimdiden kendine geniş bir yer edinmeye başladı. Salgın eserleri özellikle son kırk elli yıllık dilimde ülkemiz yazarlarının gündeminde yer almazken, dünya edebiyatında ise salgın eserlerinin başlangıç evresini Gılgamış Destanı’na kadar götürebiliriz.

Albert Camus Veba eseriyle, belki de yüzyıllar süren ve Avrupa’yı nüfus olarak tüketen bir salgını, insanın varoluşsal sancısının zemininde yükseltirken; Defoe salgın zamanlarında yaşananlarla ilgili hem bir rehber olacak hem de tarihi bir perspektif ekseninden yaşananlara odaklanacak bir eser ortaya koymaktaydı. Bilim-Kurgu ekseninde baktığımızda kısmen Karel Capek Beyaz Veba ve Jack London Kızıl ile çok önemli eserler ortaya koymuşlardı. Bu noktada bıraktıkları çıtaya, son zamanlarda oluşturulan eserlerin pek de ulaşabildiği görünmemektedir.

Ülkemizde özellikle Osmanlı Döneminin son evre edebiyatında öykü ve romanlarda ana konu olarak salgın üzerinde durulmamıştır. Öyküler genelde hastalığı yaşayan birey ve toplumun sadece belli bir bölümüne odaklanırken, salgını daha geniş bir şekilde ele alma metodu olan roman yok denecek kadar azdır. Öykülerde yan konu olarak bazı hastalık türlerine yer verildiğini görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılan “verem rahatsızlığı”, romantizm ile irtibatı kurularak Tanzimat Dönemi Osmanlı eserlerinin en önemli ögesi haline dönüştürülmüştür. Buna müteakip Reşat Nuri’nin “Salgın” hikâyesi, tam da günümüz covid-19 pandemisini çağrıştıran, bir köyde görülen salgını konu edinir. Bu tip öykülerde hastalık ana bir tema olarak kullanılmaz, daha çok esas meseleyi pekiştirici ve ona yan konu olarak ele alınmaktadır.

Bilim-Kurgu türlerinin her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da sonsuz bir düşünsel zeminde ilerlediğini düşündüğümüzde, salgın ve pandemi konusunda da bilim-kurgu öyküleri oluşturmanın oldukça önemli olduğu görülmektedir. Kurgusunu yaptığınız bir eserin, belki de karşılaşabileceğiniz yarının bir cüzü olmayacağını kim iddia edebilir?

Koronavirüs Günlükleri

Kitabın ismine bakınca Koronavirüs günlükleri noktasında bir yazarın pandemi şartlarında kendi çevresinde olan biteni okumayı düşünürken, kitabın kapağını açtığınızda farklı bir iklimle karşılaşıyorsunuz. Öykülerden biri günlük tarzında ele alınmasına rağmen esere sırf o öykü için bu ismi vermenin çok da anlamlı olmadığını düşünüyorum. Alt başlık olarak “aktüel-bilim kurgu öyküleri” yer almaktadır. Pandemi içerikli kitaplara bir yenisini eklerken, aynı zamanda geleceğe/tarihe bir not düştüğümüzü de unutmamamız gerekmektedir. Bu yüzden bu tür eserleri oluştururken, eski pandemi eserleriyle kıyaslandığında alelade oluşturulmuş izlenimini hissetmek okur nezdinde büyük bir olumsuz izlem olmaktadır.

Eser iki bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde daha çok Koronavirüs pandemisi ekseninde oluşturulmuş öyküler yer alırken, ikinci bölüm pandemi şartlarından bağımsız olarak yazarın gelecek öngörüsü ekseninde şekillendirdiği bilim-kurgu öykülerinden oluşmaktadır.

Yazar ilk bölümde genellikle sade bir dil ve temel meseleyi esas alan eğlenceli bir anlatım biçimi tercih ederken, ikinci bölümün bir kısmında anlatım biçimi noktasında durağan ve dil olarak karmaşık yeni üslup biçimleri denemektedir.

Özellikle eserin ilk bölümü empati yapmamızı kolaylaştıran, pandemiyle karşılaşan insanın haleti ruhiyesine bizi götürürken aynı zamanda da düşündürmeyi de ihmal etmiyor. İlk vaka, ilk beklenti, ilk adım, ilk tedirginlik… İlk olmanın o kadar fazla olumsuzluk barındırdığı bir denklemde ilk olmanın zorluklarını öyküler üzerinden okuyuculara sunmaya çalışıyor yazar.

İkinci bölümde tek dikkat çekici öykü “Ölmeyenler Salgını Sendromu” olarak görünmektedir. Bu öyküde salgın ve bilim-kurgu tam yerinde kullanılırken, karantina günlükleri başlığına da uygun bir öykü olarak göze çarpmaktadır.

Kitap ve Pandemi

Bilim-Kurgu öyküleri alt başlığı ile oluşturulan eserde fantastik detaylarla süslenmiş gerçeklerle karşılaşabilmekteyiz. İlk iki öykünün birinde hastalığın ne olduğunun çok bilinmediği bir ortamda pozitif çıkan kahramanın hastaneden kaçışı ve kendisini görmezden gelen toplumu bir şekilde kendisi gibi yapma fikri ön planda tutulmuştur. Burada öykü kahramanının toplumdan dışlanma hissiyatı içinde olması ve bunu bastırmak için ince planlar yaparak hastalığı yayma süreci aktarılır. Burada esas mesele salgın olmaktan çok, varlığını bir türlü çevresine kabullendiremeyen hastalıklı kişidir.

İkinci öykü ise hastalığın çıkış öyküsü diyebileceğimiz, bir restoranda çalışan aşçının yaptığı özel yarasa çorbasının gün sonunda sadece aşçı tarafından yenmesi ve hastalığın bu şekilde çıkması üzerine hastanede tuttuğu günlüklerden oluşmaktadır. Bu bölümde hastalığın insan vücudundaki seyrini de görebileceğimiz bir kurgunun hâkim olduğunu görmekteyiz. Günlüklerin sonunda uzaylı ve UFO muhabbetinin bağlam ile pek ilgisinin olmadığını görmekteyiz. Fakat uzaylıların dilinden, insan nüfusunun artması, çevrenin tahrip edilmesi ve insanların bunu görmezden geldikleri ile ilgili söylemlerin içinde bulunduğumuz durum ile ilgisinin oldukça fazla olduğunu da hakkını vererek ifade etmeliyiz.

İkinci bölümün üçüncü öyküsü olan “Ölemeyenler Salgını Sendromu” adlı öyküde, İzmir Şehir Hastanesi’nde yoğun bakımda yatan hastaların son günlerde ölmemesi üzerine, bu işte bir terslik olduğunun düşünülmesi ve bunun bir salgın halinde yayılması ele alınıyor. Burada “salgın” terimi sadece yaşanan durumun bir bölgede görünmesi ve yayılması anlamında kullanılmıştır. Bu durumun aynı zamanda bir “sendrom” olarak tanımı ise mizahi bir yaklaşımla, hastalıklarla ilgili her farklı durumu bir “sendrom” olarak ifade etmek zorunda olmamıza bir atıf olarak aktarılıyor. Her yanıyla böyle bir öykünün kitabın içeriğiyle uyumu, güncel ile bağlantısı ve geleceğe dönük kurgusuyla oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

Eser, özellikle üç öyküsünde ele alınan konular, salgın-sağlık bağlamı ve kurgusuyla okunmaya değer öyküler bulundurmaktadır. Buna rağmen daha fazla çalışarak, bağlamından koparmadan ve biraz daha titizlikle daha iyi bir eser ortaya çıkabilirdi. Koronavirüs pandemisini bu bağlamda ele alan eserler arttıkça geleceğin sağlık kurgusu, dijital dünyada biyolojik varlık ve insanlığa sunulan yeni projeler konularında bilim-kurgu eserlerinin bağlantısı daha da fazlalaşacaktır.

İçinde bulunduğumuz zamanları anlamak yanında, geleceğe de anlatmak üzerine kurulu her eser, biraz daha titizlikle ve meselenin sadece bugün ekseninde ele alınmayacağını hatırda tutarak oluşturulmalıdır. Bu nedenle giriş olarak eser iyi görünse de, yeni baskıda tekrardan gözden geçirilmesinin eseri daha güçlü kılacağını görmekteyiz.

Koronavirüs Karantina Günlükleri

Polat Onat

Kent Kitap

142 Sayfa

Mustafa Atalay - 13.09.2021

 

http://www.kitaphaber.com.tr/bilim-kurgu-ekseninde-pandemi-k4146.html