Zalifre Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zalifre Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2016 Pazartesi

Şair Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun Vefatının Birinci Yılı


   Değerli şair yazar Hüseyin Avni Cinozoğlu bu fani diyardan gideli bir yıl olmuş.

   Edebiyat hayatım boyunca bana en çok destek veren, yol gösteren, moral aşılayan insanlardan biriydi. 

   Cinozoğlu teşvik etmeseydi, son romanım "Kıyamete Son 99 Gün"ü yazamazdım. Bu nedenle kitabımı ona ithaf ettim.

   Vefatının birinci yılında, anısını hürmetle yad ediyor, mekanının cennet olmasını diliyorum.






9 Eylül 2015 Çarşamba

Safranbolu'nun Tek Deniz Feneri Söndü



SAFRANBOLU'NUN TEK DENİZ FENERİ SÖNDÜ

            Şair yazar Hüseyin Avni Cinozoğlu, tedavi gördüğü Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi araştırma hastanesinde, 4 eylül 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Cenazesi 5 eylül cumartesi günü Karabük'ün Safranbolu ilçesindeki Dedeloğlu camiinde, öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından Meşeliboğaz'daki aile mezarlığına defnedildi.

            Hayatını şiire ve edebiyata vakfetmiş, Anadolu'daki bir kasabada sanat ve edebiyatın güçlenmesi ve hayata daha kuvvetli aksedebilmesi için uzun ve zorlu mücadeleler vermiş değerli bir şairdi.

            Cinozoğlu 1955 yılında Karabük'te doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1977'de mezun oldu. Şiirleri ve yazıları, 1978 yılından başlayarak, önde gelen birçok edebiyat dergisinde uzun yıllar yayınlandı. Yazdığı denemeler, öyküler, şiirler, belgesel senaryoları, çeşitli ulusal ödüllere değer görüldü. Şairin on dokuz şiir kitabı yayınladı. İlk şiir kitabı 1977 yılında yayınlanan "Her Şafakta Büyüdüler", son şiir kitabı 2011'de çıkan "Makam-ı Aşk Her Dem Ali" adlı eseridir.

            Hüseyin Avni Cinozoğlu edebiyatın çoğu alanında çalışan üretken bir sanatçıydı. Deneysel roman, öykü seçkisi, eleştirel deneme, monografi, belgesel senaryoları, çocuk hikayeleri içeren çeşitli kitaplar da yazmıştır. 2009 yılında çıkarmaya başladığı "Zalifre Yazıları" adlı dergiyi Temmuz 2015'e kadar 24 sayı boyunca okuruna ulaştırmıştır.

            Ben şahsen kendisini kişisel olarak tanımam, hiç görmedim. O Safranbolu'da ben Batman'da. Birbirinden epeyce uzak mekanlarda ikamet ettik. Zalifre Yazıları dergisine aboneliğim ve imzalı kitap koleksiyonculuğum nedeniyle tanışmıştık. Yüz yüze konuşmak hiç nasip olmadı. Sadece edebiyat ortak paydasında, nadir olarak yazıştık.

            Yaklaşık iki hafta önce telefonumu aramıştı. Müsait olamadığım için açamamış, ertesi gün ben onu aramıştım. Hemen hiç görüşmediğimiz için, neden aradığını epeyce merak etmiştim. Telefonda rahatsızlığından bahsetti, hastanede yattığını ifade etti. Helalleştik. Dua edeceğimi tekrar tekrar ifade ettim. Sevindi. Bunu şunun için anlatıyorum. Yaşlı bir şairin, kendisine hiç hakkı geçmemiş, yüz yüze dahi görüşmediği benim gibi bir okuruyla telefon etme nezaketini gösterip, helalleşme inceliği, beni ziyadesiyle etkilemişti.

            Bugün Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun vefatını öğrenip, büyük bir teessür içinde bu yazıyı yazarken, şairin kişisel sosyal medya hesabında paylaşılmış bir video röportajındaki sözleri, beni daha da sarstı:

            - Allah geçinden versin ama yarın Hüseyin Avni Cinozoğlu öldüğü vakit nasıl anılmak ister?

            - Ben öldükten sonra, benden bahseden kişilerin "Yahu ne iyi adamdı, keşke burada olsaydı." demelerini isterdim. İnsan böyle şeyleri istiyor. Bir de şunu hayal ediyorum. Bizim gibi yazarların asıl doğumu ölümünden sonradır. Bunu ben hissedebiliyorum. (...) O da Allah'ın bir ikramı. Mesela, şu duayı hep ederim ben: "Allahım, ne olur, iyi bir insan olmam için bana yardımcı ol."

            Bence, Hüseyin Avni Cinozoğlu her şeyden öte, kendi dualarında istediği gibi, iyi bir insan olmayı başardı. Ki bu herkese nasip olmayacak büyük bir haslettir. Ayrıca, tutarlı çabaları olan değerli bir sanatçıydı. Şiirimize katkı sunmuş önemli bir şairdi. Yüce Allah, bu şairimizin ebedi mekanını cennet eylesin.


                        POLAT ONAT / 9 Eylül 2015
             

25 Şubat 2015 Çarşamba

Türkçenin En Önemli Yazarlarıyla Aynı Paragrafta Yer Almak Güzel


     Ulysses ve Türkçe bağlamında Leyla Erbil ve Ferit Edgü'nün eserlerine dair bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum: James Joyce ve Ulysses bağlamında, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Hasan Ali Toptaş ve Polat Onat'ı, Joyce ve Ulysses'in Türkçedeki akrabaları olarak değerlendirmek mümkün. Bu soy yazarlarımız dışında Türkçede alelacele ve alelade taklitler pıtrak gibi çoğalmıştır.

             Hüseyin Avni Cinozoğlu
             Zalifre Yazıları Dergisi,
             Şubat 2015, Sayı:21, Sayfa:30


8 Ekim 2013 Salı

Bir Anti Kahraman: Âdem Yoksun (Zalifre Yazıları Dergisi)


Hüseyin Avni Cinozoğlu

BİR ANTİ KAHRAMAN: ÂDEM YOKSUN

     Çağdaş şiir ve edebiyatın soylu birikimini yüksek bir irtifayla buluşturan şaheser olarak nitelendirilmesi doğru olan bir şiir kitabı: “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”

     Bu şaheser bir şiir kitabıdır. Şair Polat Onat, bu şiir kitabıyla estetik açıdan yüksek bir niteliğe ulaşmayı başarıyor. Kalıpların, biçimlerin, yönelimlerin, bilindik ve aşınmış biçimleri ve biçemleri ( üslubu) kifayetsiz bulduğu için, iptal ederek, bu bildik biçim ve biçemler dışında, bir şiir kitabının, çokken bir yapıya sahip olmasını teklif ediyor ve daha önce mevcut olmayan, hayatı hikâyemizin iç ve dış manzaralarıyla buluşturan, halis ve saf şiiri keşfetmeyi, başarıyor.

     En önemlisi Şair Hüseyin Peker'e verdiğim bir cevapta, Orhan Pamuk'un "Yeni Hayat" ve diğer bazı romanlarının zayıf eserler olduğunu Orhan Pamuk'un dünya edebiyatına Selim Işık, Zebercet, Raskolnikov, Bay K, Oblomov, Zorba, Murtaza, İnce Memed, Mümtaz gibi tip ve karakterler armağan edemediğini, en başarılı romanı "Kara Kitap"taki Galip ve Celal Salik'in Novil karakterlere benzese de, evrensel tipler olamadığını, iddia etmiştim.

     Polat Onat'ın ÂDEM YOKSUN adlı anti kahramanı, SELİM IŞIK gibi evrensel bir tip. Ayrıca Polat Onat’ın bu eserindeki başarılı kompozisyon, tasvir ve cümlelerdeki yetkinlikle, Orhan Pamuk ya da başka bir yazarın cümleleri mukayese edildiğinde, Polat Onat’ın eserinin,  rüçhaniyete sahip olduğu görülecektir.  Dahası dostum Hasan Ali Toptaş’ın yol açıcı bir eser olarak alkışlanan "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanını da aşan bir eser “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”.

     Şair Polat Onat, Cemal Süreya’nın Üvercinka’ eserinden sonra Türk Şiirinde bir mucize.  Ya da “zurnanın ucunda yepyeni bir çingene”

     Çünkü İkinci Bölüm’deki şiirler yüksek risklere rağmen “geleneğin kurtarılmış bölgesinde”  sancağını görkemle dalgalandırmayı başarıyor. Geleneğin müktesebatına ait bir arazi parçasında,  yepyeni bir yol açmayı başarıyor.

     Polat Onat’ın bu eserini Ertan Mısırlı, Mahmut Temizyürek, Ahmet Telli, Selami Karabulut, Sevda Zeynep Karadağ, Fuat Çiftçi, Mustafa Ergin Kılıç gibi doğruluk, dürüstlük gibi faziletlerin kâffesini şahsiyetlerinden cem eden, entrika, hile ve dümen çevirmeye asla temayül etmeyen, ama bir türlü küçük, sınırlı ve kıt kapasitelerini artırma yolunda maalesef çaba göstermeyen, abi, abla ve mahalle arkadaşlarınca da çok sevilen, bu “çantacı” arkadaşların, okumasını, tavsiye ediyorum...

     Mamafih bu asil ve kâmil arkadaşların, ezber severlikleri yüzünden “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”nün anlam katmanlarına asla nüfuz edemeyeceklerinden de, emin olduğumu, üzülerek belirtmeliyim. 

     Çünkü okuma konusunda biraz özürlü olan bu mütevazı arkadaşlar, çarşı, pazar, panayır amaçsızca dolaşmaları, çanak çömlekçilik gibi el zanaatlarında son derece kabiliyetli olmalarına rağmen, karakterlerindeki saflık, dürüstlük, doğruluk gibi vasıflarla temayüz ettiklerini ve ne olduklarının da herkesçe malum olduğu ortadayken, benim onları methetmem gereksiz bir durum.

     Ama Cemal Süreya, hırsız, uğursuz ve sahtekârlar takımına, Cemal ve Hüsnüne tasallut eden bu adi ve iğrenç soytarılara lanet ediyordur.  En çok da Cemal Süreya, kemancının her mânâda küçük oğluna liyakatsiz, lakayt ve laubali, selam vermeye tenezzül bile etmeyeceği, bu küçük ve ucube, acuze bir dilenciden farksız bu yankesiciye, lanet ediyordur.   

     Orta tahsilli adam ve hanımefendilerin, sanat da ısrar etmelerini,  beyhude bulanlardanım. Esasa dönelim:

     Nazım halinde yazılan her metin şiir olmadığı gibi, nesir biçiminde yazılan bazı metinler de özgün bir şiir olabilir. Mesela Arthur Rimbaud’un düzyazı şiirleri. Türkçe’de de Şair Osman Serhat Erkekli imzalı “Yerlere ve Göklere Dair” adlı düzyazı şiirleri. Çarpıcı imgeler bir nesir biçimiyle de sunulabilir, ayrıca bu düzyazı ile dizeler halinde simetrik yapı cem olunabilir.

Bazı okurlar bu şiir kitabı için, bu bir romandır
Bazı okurlar bu bir öykü kitabıdır ya da Novella’dır
Bazı okurlar bu çağdaş şiirin kapsamlı manifestosudur
Ve bazı okurlar ise hayır bu halis ve has ve hakiki bir şiir kitabıdır,

Yargıları içinde evvel emirde doğru olan son şıktaki yanıttır.  

     2000’li yılları idrak ettiğimiz bu muasır medeniyet asrında, şiir için mazideki ve daha yakın zamandaki tüm kalıp, biçimlerin hatta temaların bir alışkanlık halinde âdeta kemikleştiği, bu alışkanlığın radikal bir devinimle aşılabileceği kaziyesini idrak eden Şair Polat Onat’ın, vaaz ettiği nitelik, yüksek bir estetik düzeyi müjdeleyen, gerçek bir devrimdir.

     Türkiye’de son zamanlarda bir ucube olarak kendini, aşikâre eden Deneysel Şiir, Görsel Şiir ve kifayetsiz muhteris ve ehliyetsiz şair arkadaşların, alelacele kaleme aldıkları Manifestoları, geçersiz kılan bir Ars Poetica.

     Bu Ars Poetica için,  belli ki “kırk yıl dergâha tek bir eğri odun taşımayan” bir derviş sabrı ve özenini görmek mümkün.

     Türkçe de Deneysel, Görsel örneklerde tek bir başarı vardır, o da Şair Tarık Günersel’e aittir.

     Bir Orta Oyunu, bir Karagöz düzeyindeki vasat bir tuluatın mutlak butlanla malûllüğünü de kesinlikle kanıtlayan, Türk Şiiri’ndeki Türk Avam Kamarası düzeyindeki bir vasatlık ve orta irfanla malûllük hali ve herkesçe malûm olmasına rağmen, göreli itibarlarını aralarında bir şebeke tesanütüne borçlu editör, üleştirmen, ödül ve şiir yıllığı simsarları, İstanbul’da Polis Locasına dâhil ve komplo ve kumpas vehmedecek derecede paranoyak, müddei umumilerle birlikte görev ifa eden, kısa boylu ve tıknaz bazı arkadaşların, artık son sahnenin yaklaştığını haber veren, deprem çantaları olsa bile, büyük bir depremin altında enkaz arasında ziyan olacaklarına dair, bir kehanet. “Basiretsiz Manifestik” şairlerin yol açtığı bir manifestolar mezarlığı.     

     Öyle ki Ahmed Haşim’in Piyale’nin önsözü olarak yazdığı “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Garip, Toplumcu Gerçekçi, İkinci Yeni ve 1960 sonrası benzer içtihatları da, mülga eden,  Manifesto adını taşımasa da dört başı mamur bir Manifesto.      

     Çağdaş yönelimler ya da deneysel ve görsel, kifayetsiz keşif ve inşaların, kıt zekâlara üstün hürmet bahşedilmesini sona erdiren, nadir bir zirve...  Şair Polat Onat’ın,  “Evet, ben sadece bir şiir kitabı yazdım.” cümlesinde ısrar edeceği, tahmin olunabilir.

     Sıradan okur, bu şiir kitabını önceleyen bir şaheser olarak Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanını ve “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabının mülhem bir edası olduğunu iddia edeceklerdir.  Tutunamayanlar’daki Selim Işık karakteri hemen hatırlanacaktır.

     ÂDEM YOKSUN da tıpkı Selim Işık gibi modernitenin şiddetine maruz kalan Modern Bir Evliya. Ama külliyata hâkim okurlar Tutunamayanlar'la birlikte Dostoyevski’nin BEYAZ GECELER adlı romanından el alındığını, keşfedebileceklerdir. Beyaz Gecelerdeki iki ben anlatıcı vardır. Bir yazar Dostoyevski, diğeri de saf ve halis aşkın sembolü Nastenka.

     Polat Onat daha çok Beyaz Geceler’deki yazarın sesini ve erkek ben anlatıcının edasını tecarüs etmektedir. 

     Beyaz Geceler’de erkek ben anlatıcı Petersburg şehrinde bir flaneur gibi avare dolaşan hayalperest yazar gibi, Şair Polat Onat’ta Batman şehrinde bir flaneur gibi dolaşan hayalperest bir şairdir. Yani Flaneurlüğün büyük şehirlere özgü olduğu anlayışına da, itiraz eder.

     Batman şehrini gezen hayalperest şair Polat Onat, daha ziyade metinler, kitaplar arasında dolaşmaktadır. Hayatın sanatla buluşmasını isteyen şairimiz, metinler arasında gezinirken, Türk şiirine musallat olmuş pek çok travmayı, yanlışı, iltimas ve cehaleti de sergiliyor. Kara mizahla stilize ederek, pek çok travmayı bir bir sergiliyor.

     Elbet bu flaneur sadece Batman şehrinde değil, önsöz metnin son bölümlerinde trenle seyahat ediyor. İstasyonlardan, şehirlerden, ovalara bozkırlara, telgraf tellerine bakarak geçiyor. Doğu Ekspresi, Kurtalan Ekspresi ve Mavi Tren ile seyahat eden yolcuları betimlerken, paralel olarak da edebiyatın, şiirin, sanatın güzergâhlarından geçiyor. Türkçe tahkiyede tasvir sanatının en mükemmel örneklerini de bu büyük eserde görmekteyiz. Yazarın da iddia ettiği gibi gerek düzyazı metinde gerek ikinci bölümdeki şiirlerde tek bir virgül, ses, sözcük hatasının olmadığı, Opus Magnum’a özgü bir armoni, tenasüp ve ahenk...  Ahenkten kastettiğim musikiye dair bir nitelik değil, nevi şahsına münhasır yeni bir Altın Oran…  

     Önsöz olarak kaleme alınan uzun düzyazı metinde, anlam genişlemesiyle, yüzeydeki lâfzî anlamla birlikte, yakın okumayı gerektiren farklı anlam katmanlarını keşfetmek, mümkün.

     Mesela Şiirci Amca adlı 69-70 sayfadaki kısa öyküde kasabada yarı meczup başka şairlerin şiirlerini beyaz kâğıtlara kopya ederek kasaba çarşısında dolaşarak satan, şiire tutkun muhtemelen tahsilsiz sempatik bir Şiirci Amca betimlemesi var. İlk bakışta bir kasabada, yarı meczup bir adamın, şiire olan sevgisini hatırlatan bir sempati içinde yorumladığım bu Şiirci Amca’nın, başkalarının şiirlerini kopya ederek, kendine mal eden bir şairi hatırlattı. Biraz haksız bir yargı olmakla birlikte bu Şiirci Amca sanki Şair Ahmet Ada’yı tanımlamaktaydı. Zira aşağıdaki cümleler:

     “ Kopya ettiği şiirleri içine doldurduğu kahverengi evrak çantasını sallaya sallaya, hafif kamburu çıkmış şekilde kasaba sokaklarını arşınlaması, utangaç bir tebessümle dükkânlara girip çıkması, daha dün gibi gözümün önünde. Bayramda, biriktirdiğim harçlığımın bir kısmıyla da ben de Şiirci Amca’dan bir şiir aldığımı hayal meyal hatırlıyorum.  Geçmiş gün on kuruş mu, yirmi kuruş mu ödedim aklımda kalmamış. Diğer insanlara sattığı fiyattan daha uygun fiyata vermişti bu şiiri bana.  Halim Şafak diye bir şairin ‘Cümle Yangınlara Razıyım‘ adlı kısa bir çalışmasıydı.”

     Devamında Şiirci Amca ya dair diğer özellikler, ölümü ve bir mezar taşının dahi olmadığı anlatılmaktadır.

     Benzer anlam genişlemeleri kitapta küçük tahkiyelerde görmek mümkün. Lâfzî olarak hayata dair manzaraların ruh halleriyle birlikte betimlendiği bu tahkiyeler, düz anlamıyla gerçekçi ve ustalıklı bir tasvir, ama derin yapıda mutlaka bir şiir, sanat meselesine dair bir eleştiri ya da tespit.

     Mesela sayfa: 33’de başlayan Zehra Teyze ve Kamil Enişte ‘den bahseden bölüm...

     “Hey gidi günler hey! Çocukluğumdaki bir sahne canlandı gözümde. Kasabamızın tenha ve sessiz arka sokaklarından birinde, dış cephesindeki sıvaları yer yer dökülmüş, bakımsız ahşap bir evde otururlardı Zehra Teyze ile Kamil Enişte.”

     “Zehra Teyze ufak tefek bir ihtiyarcıktı. Yirmi yıldan fazla felçli olarak yatan kocası Kamil Enişte’nin bakımını yaparken, sanki dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederdi.”

     Betimlemelerde ki “ahşap” vurgusu, ev hali ve evdeki muhtelif eşyalar, anlam genişlemesi için gerekli. Ben bu verilerden yola çıkarak, bu iki kişinin kimliğini doğru olarak tespit ettim.

     Bu tahkiye düz lâfzî anlamı dışında, edebiyat ve şiire dair eleştirel bir kıssa olarak okunduğunda, Kamil Enişte ile Zehra Teyze’nin Türk şiirindeki iki şairi işaret ettiğini anlamak mümkün. Tabi ki isim vermek tehlikeli olduğu için, bu yatalak felçli erkek şairle, yirmi yıldır “dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederek” Kamil Enişte’nin bakımını yapan cefakâr ve vefakâr kadın şairin adlarını vermiyorum.

     Yine benzer bir anlam genişlemesine 100. sayfadan başlayan tahkiyede tanık olmaktayız:

     “Çağlar İlçesi Körhatlı Mahalesin’de oturan Nilgün Karakum (73) ve kızı Derya Karakum (40) evlerinde bulunan çöplerin havaların ısınmasıyla kötü kokularından rahatsız olan vatandaşlar, durumu yetkililere bildirdi.”  

     Diye başlayan tahkiye çöp, koku, belediye zabıtası izleği üzerinden devam etmekte.  Çağlar İlçesi Ece Ayhan Çağlar’ı, Körhatlı Mahallesi’nde Ece Ayhan’ın Kolsuz Hattat eğretilemesini, Nilgün Karakum Rahmetli Nilgün Marmara’yı, Derya Karakum’un ise muhtemelen Lale Müldür olduğunu tespit ettim.

     Yazar ve şairler hakkında benzer eğretilemelere, alegorik anlatıma Sema Kaygusuz’un “Yere Düşen Dualar” adlı, post modern teknikleri başarısızca ve acemice uyguladığı enflasyonist arazla malûl romanında tanık olmuştuk. Sema Kaygusuz, kritik etmek istediği yazar ve şair sayısını, enflasyonist bir iştahla yüksek tuttuğu için, başarılı olamamıştır. Üstelik Sema Kaygusuz’un bu romanda kendi yazdığı ve ilk mektep çocuğu kadar bir feraset sergileyemediği manzumelere de, yer vermesini tuhaf bulduğumu belirtmeliyim. Asıl tuhaf olanı Sema Kaygusuz’un şiir adını verdiği zırvalara Şair Birhan Keskin tarafından icazet verilmesiydi. Şair Birhan Keskin elbette vahim bir etik hata yapmıştır. Birhan Keskin bu arkadaşça tesanütün sebep olduğu etik ihlal nedeniyle Türkiyeli okurlardan derhal özür dilemelidir. Gerçeği itiraf etmelidir. 

     Polat Onat yakaladığı kalite ve nitelik, daha ciddi ve seçkin rekabet alanı inşa ederken, gelecekteki şiir ve metin çalışmalarının yetkinliğini de âdeta garanti ediyor. Yani Polat Onat’ın bu kitabını okuyan genç şair ve yazarlar, kısa vadede sıradan başarılar yerine, sabırla emek vererek, “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı Polat Onat’ın ve sanatın diğer nadir örneklerinin çizdiği irtifayı gözeterek, bir mesaiyi amaçlayacaktır.

     Şiir, Polat Onat’ın da vaaz ettiği düşünceler paralelinde her türlü abartılı önemden azadedir. Şiiri kutsallaştırmak, putlaştırmak, şiir yazan için bir yabancılaşmayı, bir hakiki olmamayı da bir mutasyon olarak kişiye bir zaaf olarak da yansıyabilir. İnsan olarak şiir edebiyatla alakamız, bizim için şiir ve edebiyatın dışında kalan ama şiir ve edebiyattan belki daha kıymetli temel insani nitelik ve özelliklerle donanımlı olmamıza yardımcı olur. Alman - Türk yapımı bir filmde başrollerden birini oynuyordum. Bir uçak sahnesi çekimi için İzmir’e gitmiştim geçen hafta. İzmir’de genç şair evladım Neslihan Yalman’a, “ Şiir belki de o kadar önem verilecek bir hakikat hali değil. Şiir bize hayat için çok daha zengin donanımlara malik olmamızda yardımcı olur. En mühimi hakikatle ontolojik bir ilişki kurmamızda lazım yüksek zihinsel formasyon, şiirle meşguliyetimiz sayesinde, daha mümkün hale gelir. Ve daha akıllı, daha zeki, daha vicdanlı, daha adil ve korkusuz bireyler olmamıza sebep olur Ve zaten böyle bir kâmil birey olduktan sonra, halis ve hakiki insan olmanın şair olmaktan daha büyük bir başarı olduğunu, görebiliriz” demiştim.    

     Aynı zamanda bu Ars Poetica’da Polat Onat, çağdaş şiirin genel enkazını ve bu enkazın bulunduğu darülacezeyi, iltimas ve kalpazanlığı şiar edinen vasati ve orta irfan sahibi, kıt zekâlı şuaranın nasıl sefil ve ahlaksız bir şebeke halinde örgütlendiğini, aslında bu güçsüzler arasındaki yaygın dayanışmanın belirgin bir liyakatsizlik lakaydi ve laubaliliğe sebep olduğunu, şiir yıllıkları, şiir ödüllerindeki alelade kumpas ve hileleri, bir bir sanık sandalyesine oturtarak, sorguluyor. En önemlisi şiirin, sanatın ciddiyet ve yetkinliğini baş tâcı eden istikrarlı ve vakur bir sanatçı duruşu.

     Taşrada berberlik yapan bir şiir heveslisinin, başlangıçtaki acemi ve istikrarsız ve dağınık haleti ruhiyesi, aşama aşama bir mükemmelliğe, olgunluğa doğru bir tekâmülünü, özgüveni olmayan acemi şairin, başlangıçtaki haline zıt bir dehaya ve özgüvene, bir vaazı kanun salahiyetine mâlik olmasıyla, neticeleniyor.

     Taşralı Berber elbet “ustura” denilen aleti de hemen çağrıştırmakta. Taşralı berber Âdem Yoksun, usturayı kullanmakta o kadar ustalaşıyor ki, usturanın ince ve keskin ağzını fazlalıklar, orantısızlıklar, gereksiz tüy ve kılları yok etmekte üstün maharet sergiliyor.  Sanki berber değil de, bir hastayı neşterle ameliyat ediyor ya da bir ceset üzerinde ayrıntılı bir otopsi yapıyor. 

     Simetrik ve bazen kontrast halinde şairin halleri ve haleti ruhiyesi, tasvir ve betimlemelerde Çehov ustalığına benzer bir yetkinlik. İç manzaraları, doğayı ve dış dünyayı, hayatın kimi manzaralarını tasvir ettiği bölümlerlerdeki kalite, dikkat çekici. 

     Âdem Yoksun, başlangıçtaki acemi, savruk ve dağınık, taşralı şiir heveslisi iken bir olgunlaşma sürecinde aşama aşama, merhale merhale olumlu olarak değişerek evrimle dehaya ve var oluşun zirvesine ulaştığın da, intihar ederek ontolojik bir zafer kazanır.

     Zira Âdem Yoksun kendinin ulaştığı var oluş zirvesine rağmen, sıradan hayatın fenemonel değerlere aşina vasati dünyanın değişmediğini ve değişmeyeceğini fark eder sanki. Çünkü şiirle devrim yapılamaz. Böylesi bir vasati iptidai dünya, bir deha için, âdeta bir cehennemdir. Sartre’nin “Başkaları Cehennemdir” vecizesini hatırladım.

     “tekinsiz, kuru ve alabildiğince şekilci bir yapıyı hedeflediğimi kesinlikle reddedemem.” (S.10)

    Poetik bir tutum olarak" tekinsiz" sözcüğü Edward Said’in, J. Hillis Miller’den alıntıladığı tekinsiz eleştirinin tanımlandığı cümleler “tekinsiz eleştirmenlerin eserlerinde mantığın başarısız olduğu ân edebi dilin ya da salt dilin gerçek doğasına en derinden nüfuz ettikleri ândır” [1]

     Üslup egsantirik ve anormaldir. Beyhude ya da iktidarsız bir akıl dışılık varlığı “ uçurum “ ya da “çıkmaz “ gibi sözcüklerle telaffuz edilen bir akıldışlılık, ben anlatıcın âdeta akıllı adamın içinde bir deli öznenin de söz söyleme yetkisine sahip olması “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” için geçerli bir tespittir.

     Ayrıca “kuru” niteliği orta tahsilli şiir heveslileri ve okurların duygu, duygusallık gibi şairaneliği, heyecanlı aşırı bir coşkuyla terennümü meşrulaştıran, “sulu” manzumeci edayı dışlayan, akıl ve akıl dışılığın örgütlediği düşünce, entelektüel derinliği öncelemeyi işaret etmektedir. 

    Ve bu kitabın aslı başarısı “aşırı derecede şekilci” bir yapıyı, biçimi amaçladığı görülecektir. Özellikle önsözle simetri olarak ve bir zeyl olarak düşünülen, ikinci bölümdeki şiirlerin cem olduğu bir metinsel yapı Türkçe Şiir de bir ilk olma şerefine de sahip.  Özellikle bu şiirler yalınlıklarıyla, gelenekteki tecrübelerle benzer gibi görünse de, mesela Orhan Veli şiirlerine benzerlik gibi yüksek bir riske rağmen, farklı özgün ve yenidir.      
  

     Oğuz Atay’ın “ Tutunamayanlar “ adlı romanın kahramanı Selim Işık, başarısız olduğu, bu dünyada tutunamadığı için intihar eder. Âdem Yoksun intiharı bir zafer ve başarı olarak görülse de, Âdem Yoksun da bu vasati hayat ve dünyaya tutunamayacak kadar zeki ve ahlaklıdır.

     Daha önce bir makalemde de belirttiğim üzere Kafka’nın Dava romanın kahramanı Bay K, da vasati iletişim diline yabancı olduğu ve bu iletişim diliyle uyum sağlayamadığı için, bu vasati ortam tarafından cezalandırılır.  Benzer bir cezalandırmaya Elias Canetti’nin “Körleşme” adlı şaheserinde, görmekteyiz. 

     Tutunamayanlar’da Selim Işık alıngan içedönük, aşırı duygusal, heyecanlı, ajitasyona eğilimli kırılgan ve düzenle barışamayan dürüst ve saf hali, Âdem Yoksun’un başlangıçtaki acemi tedirgin, tutarsız halleriyle benzerdir. Âdem Yoksun’un özgüveni tam, zeki, tutarlı, âdeta vaazı kanun kadar selahahiyetli olduğu hali ise, Tutunamayanlar’daki Turgut Özben’i hatırlatmaktadır. 

     Tutunamayanlar’daki Selim Işık ve Turgut Özben adlı iki kahramanı aslından tek bir kişidir. Ve çift şahsiyet halini gösteren simetrik bir kurgudur. Çekingen, inisiyatif alma yeteneği olmayan, hayalperest Selim Işık, inisiyatif alan, atılgan kendine güvenen Turgut Özben olarak şizoid kişiliğin iki uca bölünmesi, bir şahsiyet yarılması. 

     Polat Onat, Tutunamayanlar’a zeyl olarak tek bir kahramanda, ÂDEM YOKSUN tipinde, çifte kişiliği, bir simetri halinde kurgulamayı başarmakta.         

     Girizgah için sözü DOSTOYEVSKİ’nin “BEYAZ GECELER” romanındaki  bir sese bırakıyorum. Zira Polat Onat’ın bu eserindeki kahraman ÂDEM YOKSUN, intihar etmiştir. Tıpkı Selim Işık gibi. Bu iki müntehirin yazdıkları her iki eser de, bir arkadaş aracılığıyla, ya da bir edebiyatsever tarafından evrakı metrukesinde ya da bir sahafta dosya halinde bulunarak, yayıncıya bir notla gönderilmektedir.

     Beyaz Geceler’deki mehazı bazı okurlarımız hemen hatırlamışlardır:

     “Neden bu gülünç insan onu, sanki o az önce dört duvar arasında bir suç işlemiş gibi, sanki sahte banknotlar basıyormuş ya da bir dergiye, içinde asıl şairin ölmüş olduğu ve arkadaşının onun dizelerini yayına göndermeyi kutsal bir borç saydığını belirten anonim bir mektupla birlikte göndermek üzere bir takım şiircikler yazıyormuş gibi öyle şaşkın, öyle yüzü çarpılmış halde ve öyle mahcup karşılar?”[2]

    Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’deki erkek ben anlatıcının sesi ile Âdem Yoksun’un sesi arasında paralellik olduğunu dikkatli okurlar anlayabilirler.

      “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı kitapta son sayfalarda Tutunamayanlar’daki gibi Yayıncının Notu dikkat çekicidir. Yayıncının Notu bölümünde özetle şu bilgiler yer almaktadır:

      Polat Onat’ın imzalı bir kitap aramak için gittiği sahafta Âdem Yoksun adlı bir berbere ait şiir dosyasına rastlamış, eserin yetkinliğini görünce yayıncıya göndermiştir. Âdem Yoksun adlı berber eseri yazdıktan sonra intihar etmiştir.

     Polat Onat sahafta gerçekten “imzalı” bir eser bulmuştur.  Zira Âdem Yoksun adlı berberin eseri, roman, öykü ve şiir gibi türleri aynı kitapta cem eden, geleneksel ve geçerli biçim ve biçemlerin aksine, devrimci bir biçim ve içerikle âdeta yeni bir şiire işaret eden bu şiir kitabının en çarpıcı özgünlüğü bugüne kadar yazılan tüm sanat manifestoları mülga eden, kapsamlı ve hakiki bir manifesto olmasıdır.

     “Kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim” (s.9) cümlesi bir paradoks anlama da sahip. Uçurum bazen zirvedeki bir yalnızlığı da ima etmektedir. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler eskisi kadar sivri, güçlü ve yansıtıcı değil.”  (s.9)

     Başlangıçta bir taşralı şair koninin en altında yer bulabilir. Ama sabır okuma ve ciddiyetle acemilikten kalfalığa sonra ustalığa ve nadiren de ÂDEM YOKSUN gibi Koni’nin tepesine çıkabilir.   

     “Şiir içinde anti şiir barındırabilmeli. Maddesel bağlamda kuantum reaktörlerini elemine edemeyiz ki. Yoksa kandillerimiz yakıp neden dolaşalım sokakta?  Benliksel yaklaşımlar İkinci Yeni’den beri zaten yeterince törpüledi yaşamı kodlayamayan Türk şirini. Zor olan şiir yazabilmek değil hayatın içindeki şiiri görebilmek.”(s.21)

     Şiirin yaşamdan kopuk olması Türk şiirinin özellikle 12 Eylül Sonrası vuku bulan hayattan ricat etme olgusu, psiko patolojiden, dışavurumcu anlayışlara, marjinal, şiir yazan özneyi çevresinden yalıtan, felsefi içtihatların sığ taklitlerine, gerçeküstücülüğü anlayamadan alelade kopyalayan metinlere,  Batı Modern ve Post Modern düşünürlerin yenile keşfedilmesiyle Türkçeye çeviri gibi yansıtılan açık intihallere, ilelebet Deneysel Görsel, toplumsal muhalefeti engelleyen, bıktıracak kadar taklitlerin bir virüs gibi çoğaldığı bir enkazı tespit etmektedir. Mesela Oluşum Dergisinde Enis Batur’un “Elmas bir tasarımdır yeter ki düşleyelim” dizesini hatırladım.

     Polat Onat’ın şiirleri hayatın iç ve dış manzaralarını, iktisat ilminin belirlediği ana çerçeve içinde, öylesine canlı ve ustalıkla, toplumcu gerçekçi ya da Garip ve küçük burjuva gerçekçilerden farklı ama onlardan hem biçim ve içerik olarak büyük risklerine rağmen üstün bir nitelikte hayat hikâyemize dair muhteşem bir külliyatı ve ilk olma şerefine de mâlik olarak Türk Şirine armağan ediyor. 

(DEVAM EDECEK)

Hüseyin Avni CİNOZOĞLU
Zalifre Yazıları Dergisi, Sayı: 18
Sayfa: 8-9-10-11-12-13



* intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü
Polat Onat. Sıcak Nal Yayınları, I. Basım 2012



[1] Edward Said. Başlangıçlar. S.11 YKY.  İlk Basım Aralık 2009
[2] Beyaz Geceler. Dostoyevski. S. 45 Sabri Gürses Çevirisi. İletişim Y. 5. Basın Temmuz 2012 

15 Ocak 2011 Cumartesi

"Son" İçin 2010'da Çıkan Yazılar


# HAKKI ÇINAR'IN "BEKLEYİŞ ŞİİRLERİ" ADLI YAZISI:
(Bireylikler Dergisi, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2010, Sayfa:40,41,42)


Şair öyle ya da böyle kendi karanlığında yaşar, aydınlığın tersinde kendi karanlığına, karanlığın tersinde hayatın aydınlığına varır zannımca. Ve bana göre hayatın aydınlığında olsun, kendi karanlığında olsun şair ötekiyle karşılaşır. Bunu sadece şairle sınırlı tutmamak da gerekir elbette, ama hazzın uyandırdığı bir alanda bunu ifşa etmesi muhtemeldir. Bu belki de görselin dışında ötekinin şekillenmesinden ileri gelir. Bu daha çok -bana göre- vazgeçmekten ileri gelir. İnsanın o ana kadar biriktirdiklerinden vazgeçmesiyle. Elbette bizi ötekinde neyin karşılayacağını kimse kestiremez. Bu yine hazla bağlantılı olup, insanın kaybolmasıyla ilgilidir. Bıraktığımız şeyleri ötekinde aynı şekilde bulmamız da muhtemel olandır. Meselemiz de zaten bize ait olanı yoklamak, ona dokunmak, bir nebze o olabilmektir. Yani sonsuz hazzı yaşayabilmek, yaşayabildiğimiz kadar.


Böylesine kendime ait bir giriş yaparak Polat Onat’ın ilk şiir kitabı olan ‘Son’a gelmek istiyorum.


Fakat şiir kitabının içine girmeden önce biraz bencillik yapıp söylemek istediğim kısa bir notu da burada belirteyim. Bir kitaba girmek benim için tutarsız dizelerden, şiirselliğini yıkmış olan dizelerden ibarettir. Ya da şairin hazzını yaşadığı dizelerden de diyebilirim. Şöyle ki o haz bir kesişme noktasıdır şairiyle dizesi arasında.


Polat Onat’ın ‘Son’ kitabını okurken şiirlerin genel izleğinin “bekleyiş” üzerine kurgulanmış olduğunu sezebildim. Sezebildim diyorum zira belki şiirlerin yazılış nedenleri başkadır. Bu yazı biraz olsun bu sorumun cevabı olacaktır.


Bekleyişin karşısında duran güç ölüm olarak durmaktadır. Sonu teşkil eden ölümdür. Şairin ölümlü oluşudur. Ölümü tecrübe etmesi muhtemel değildir. Bu bildiğimiz ölüm kavramı. Neticede hiçbirimiz bu tecrübeye sahip değiliz. Ama bunun yanında kimimiz manevi bir ölüme sahibiz, bu aklımızın ölümü ya da kalbimizin ölümüdür. Polat Onat’ın şiirlerinde ise ölüm her anlamdadır. Bunun nedenini de sonradan anlayacağımızı umut ederek şiirlerden örneklere geçelim:
                       
“toprak kadar hafifti tabutun omuzlarda” (s. 59, ‘Bekleyiş’)
“yıllarca önce ölmüş kütüphane görevlisine” (s. 35, ‘Kütüphane’)
“yabancıyım direklerinde kaynayan ölü şehre” (s. 50, ‘Otel’)
“çimenlerin dibinde can veren uğur böceği” (s. 51, ‘Giden’)


Bu bağlamda ‘ölüm’ imgesi, şairin ‘bekleyiş’ imgesiyle eş değerde tutulmaktadır. Bekleyiş ölüme karşı bir izdüşüm. Asıl burada gönderme yapılıyor bekleyiş imgesi üzerine. Aslında bekleyişin bir imge olmasından ziyade çıplak anlamda bekleyiş olması muhtemel de olsa şimdilik ben buna pek sıcak bakmıyorum. İmge olarak seziyorum. Kitaptan ‘bekleyiş’ üzerine birkaç dize:


“sessizce beklenmeli gelmeyecek olan” (s. 26, ‘Yürek’)
“arayışın en uç noktasıymış beklemek” (s. 41, ‘Arayış’)
“gelme artık çoktan bitti beklendiğin” (s. 53, ‘Tren’)


Bu durumdaki dizeleri çoğaltabilecek çok örnekler var kitapta. Bunun yanında ‘Bekleyiş’ isimli bir şiir de mevcut, işte o şiirin son iki dizesi:


“bekleyiş o kadar zor değilmiş dede
söylediğin kadar zor değil bekleyiş” (s.59, ‘Bekleyiş’)


Şunu da burada hemen belirtmeliyim ki, bekleyiş kelimesinin kullanılmadığı ama hep bir bekleyişin sezildiği bir ‘Son’ kitabı da okuyanı karşılıyor. Burada sadece bir dizeyi örnek olarak vereceğim:


“ellerini cebine sokmuş bana bakıyordu De Niro” (s.37, ‘Uykusuz’)


Bu dizeyi özellikle verme gereği duyduğumu söylemeliyim. Şair bekleyiş esnasında neyi beklediği ve neden beklediği konusunda okuyanı fazlaca aydınlatmıyor. Buna gerek duymuyor olabilir. Bekleyiş aynı zamanda bulunduğu yer bakımından bir merkezi de oluşturuyor. Ve bu merkezde şair tek bir yönü değil birden fazla yönü, hatta çepeçevre tüm etrafını gözlemekte, görmekte. Bunun yanında aklına takılıp kalan bir ölüm izleği var ve bu da o kadar ağır değil. Neredeyse uzlaşma içinde. Öyle ki bu kavram şairin merkezi için bir konumlandırma görevinde. Ve bunu da yeri geldiğinde kullanıyor. Ön plana çıkarıyor diyelim biz buna. Hangi anlarda olabilir diye düşünecek olursak, ihtimal merkezde rahatsızlık yaşadığı, merkezin içinde sıkıntı yaşadığı zamanlarda. Neyi özlemiyor şair dersek, beklemekte kararlı çoğu zaman, gitmek için bir nedeni de pek fazla yok gibi görünüyor. Bir başka şiirden:


“dünyada yaşayan tek insan benim
bu yerdeki bu anı duyumsayan
(…)
cevapsızlığın kunduzuna her zaman inandım
ama yine de merak etmemek elde değil
kimdin sen?” (s. 15, ‘Sorular’)
                                                               
Şair merkezini konumlandırırken bekleyen o olduğuna göre merkezliği teşkil ediyor; zira “dünyada yaşayan tek insan benim” diyerek neden merkez olduğunun da cevabını veriyor. Yaşayan insanın sorusunun “kimdin sen?” olmaması gerekiyor, çünkü bunu yaşayan bilir. Ya da yaşayanın yapması gereken, şairin fikrince susma eylemi olmalı:


“karanlığın kıyısında dursaydı Dağlarca
hiç konuşmayıp öyle sussaydı ömrünce” (s. 45, ‘Susmak’)


Bu bağlamda şair bulunduğu yerden, beklediği yerden çeşitli göndermeler yapıyor çevresine diyebilirim. Beklediği yer merkez olduğu kadar bunun nedeni de yaşayan tek insanın kendisi olması. Yaşamı nasıl elde ettiğine dair bir şey yok. Ayrıca yaşam nasıl yaşanır diye bir sezgiyi de okuyucularına iletmiyor. Sanki burada da karşımıza ölümü çıkarıyor ya da ölümü kullanıyor. Ölümün olduğu bir hayatta beklemek yaşamaktır demeye getirebilir. Şimdilik böyle duruyor. Ve öylesine bir dengede ölen şairin kendisi olmayacağı olamayacağı gibi başkalarının tanıklığında şairin de beklemesi normalleşiyor. Sadece bir sıkıntı var şair tarafından ifade edilen, o da “kimdin sen?” sorusu. Bu aşamada da dizenin geliş yönüne baktığımızda “yine de merak etmemek elde değil” diyerek soruyu kendisi üstlenmiyor. Yine de merak etmemek “elimde” değil demiyor. Böylelikle şair soruyu çoğul hale getirip diğer insanlara bırakıyor. Dolayısıyla ölüm kavramını merkezi için konumlandıran şair, neredeyse yaşam kavramını da başkaları için konumlandırıyor. Oysa tek yaşayan şairin kendisiydi diyebiliriz.


Ama ben derim ki, şair merkezine -eğer bu bir merkezse- yandaş insanlar aramaktadır. Şöyle ki, ölüm izleğinde olsun, yaşam izleğinde olsun, merkezin dışındaki insanlara gönderme yapılıyor. Bundaki amaç da, dışarıdaki hayat alanını -bu onun merkezi dışındaki her alan- karıştırıp, insanların onun merkezine gelmesidir. Gelmeleri isteğidir. Orada ne vardır denilirse yaşam vardır. Nasıl bir yaşamdır bu? Diğerini beklemekle geçen bir yaşam, en azından şairin vaat ettiği bu. Ve burada şunu da hemen belirtmeliyim ki, şair bu yaşamsal alanına tabiatı da dâhil etmemektedir. Zira kendi dışındakileri hep kendine ait ve yaşaması için gerekli görmektedir ama kendisinde ne bulunduğuna dair hiçbir belirti yoktur.


Şair diğerini niye davet eder, ya da bekler sorusu asıl sorulması gereken sorudur bana kalırsa.


Dışarıda yaşanılan tabiat, insanlar ve ölüm, şairin durdurmaya çalıştığı bir zaman, kendine yönlendirmeyi amaçladığı bir hayat kurgusu. “kimdin sen”’ sorusu da bir anlamda asıl meselenin özü. “Ölüm içimizde midir, dışımızda mıdır?” sorusu da benim şaire burada sormak istediğim en önemli soru olurdu. Benim şiirlerden anladığım genel anlamıyla dışımızdaki ölüm. Fakat bu ölüm biraz önce de belirttiğim gibi, bu anlamdan şaire gelen ya da şairden çıkan bir niteliğe bürünmüyor.


Zira bana göre şairin ‘Son’ u aynı zamanda bir başlangıcı da teşkil ediyor düşüncesindeyim.
                                                            
‘Hayat’ isimli şiirden:
“zaman saatimin hiç bitmeyen ekmeği
(…)
ve ben öyle dururum hayat akıp dururken” (s. 48, ‘Hayat’)


‘Çocuk’ isimli şiirden:
“hep aynı yerde durarak kavradım
ne kadar sonsuzmuş evren” (s. 49, ‘Çocuk’)


‘Umut’ isimli şiirden:
“insanlarda umut devam edecek
ben ölene kadar anneciğim” (s. 54, ‘Umut’)


Şiirlerin başlıklarını özellikle aldım; hayatı anlamlandırdığı bir süreç içinde devam etmesi, bu şairin dışındaki bir süreç, aynı zaman da şiddetlice yaşadığı bir süreç. Çünkü durmakta. Yıkılması gerekiyor nerdeyse ama olmuyor, bunun nedeni de şairin bekleyerek merkezini güçlendirmesi, dışarıdaki ölümle sonlanan hayatın içinde olmaması. Derken ‘Umut’ isimli şiir okuyucusunu karşılıyor. İnsanlarda umudun devam etmesi şairin yaşamasına denk gelmekte. Buradan iki anlam ortaya çıkar, belki de üç: Ya ölümüyle hayat son bulacak, acı çekmeyecek artık. Ya ölmesiyle artık merkezini yitirecek, bu insanlar için iyi, zira insanlar şairden yana değil. Ya da merkezini yine bu ünlemle güçlendirecek. Bana kalırsa da sonuncusu geçerli. Biraz acımasız bir yaklaşım olacak belki ama sanki dışarıdaki hayatı böyle anlamlandırmak yanlış ve tehlikelidir. Yazımın giriş bölümüne atıfta bulunup söylersem, haz alınmayan ve uzaktan seyredilen bir yaşam hiçbir amaca hizmet etmez. Bu insanın kendisi için de başkası için de böyle.


Bu aşamada şunu da söylemek istiyorum; şair bulunduğu alanda artık sıkılmış kendine doğru yolculuğa çıkmak istiyor ama yapamıyor. Bunun çeşitli nedenleri vardır; yol gösterenin olmaması, korkması, sorgulaması, belki ölmesi, nefes alamaması, ya da bunun yanında o kadar geniş bir merkeze sahip olması. Ama ne şairin vaat ettiklerinde, ne de yaşadığı sıkıntılarda çok ağır bir izlek söz konusu değildir.


Kitabın sonlarına doğru bizleri karşılayan şiirler çocuğa yöneliyor. Ama orda da bizleri karşılayan, şairin çocukluğundan ziyade başka çocuklar:


“yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça” (s. 60, ‘Son’)


Sonuç olarak, baştaki giriş yazıma ters düşmüş bulunmaktayım. Şair niyet olarak kendini tamamlamak isteyebilir. Kendini bu halde de kabul edebilir. Veya şair benim bilemeyeceğim başka şeyler de isteyebilir. Ya da şair ne istediğini bilmeyebilir. Bunu bilmek için de yola çıkabilir. Beklemeye karşı değilim elbette. Bekleyene ben şahsım olarak gidebilirim de. Ama yine ben şahsım olarak, bulunduğum alan yağmalandığı için bir başkasına gitmem. Diğer alansa benim için görünebilir bir alansa eğer, bende olmayanları almak için isteyerek giderim. Tabi ki bu benim.
                                                              
Kısa da olsa Polat Onat’ın ‘Son’ kitabına misafir olduk diyelim. Bizi hoş tuttu. Zaten birinin diğerine dâhil olmasının neredeyse imkânsız olduğu bir çağda yaşadığımızdan, misafirliğimiz de şimdilik bitti.


Yine biz şairden bir dizeyle bu yazımıza bir son verelim:


“Elinde bulunan son imkânı kullanmak: Son kozunu oynamak” (s. 10)


---------------------------------------------------------------------------------



# AZİZ KEMAL HIZIROĞLU'NUN "POLAT ONAT VE 'SON' SESSİZLİĞİ" ADLI YAZISI:
(Eliz Edebiyat Dergisi, Sayı: 14, Şubat 2010, Sayfa:28,29)


Mühür Kitaplığı’nca yayımlanmış ‘Son’ adlı bir şiir kitabı var elimde. Şair Polat Onat’ın ilk kitabı. Dönüp dönüp okudum kaç kez. Bazı dizelerini de günlüğüme iliştirdim.


Sözcüğün anlam kaygısından çok, şiir ve şiir dili içinde nasıl yer kapladığını gözeten bir şairle karşı karşıyayız. İmge ve eğretilemelerle öyle çağrışımlar yaptırtıyor ki, şiiri ya da dizeyi merkez kabul edip çarçabuk uzaklaşıyor ve hemen merakla geri dönüyorsunuz. Şairliğin bir biçem ustalığı ve farklılığı olduğunu sezmiş P.Onat. Nesnel dünyayı ve algıları kendince dönüştürürken, aklını ve düşlerini nasıl kullanacağını iyi biliyor.


Özü asla es geçmiyor, ama ayrıntılardaki görkemi de yakalıyor, yakalattırıyor.
“güvertedeki kayıp kovayla eksiltiyor gökyüzünü” (s. 36, ‘Deniz’)
Ayrıntıları yakalarken yalnızlıkta da ustalaşmış olduğunu anlıyoruz. Kendi iç konuşmalarıyla, öteki insanın nesnel ve düşsel hallerini; okuyucuya volümü yüksel(t)en bir sesle ve çağrışım zincirleri yoluyla anımsatmayı iyi beceriyor. Okuyucuyu analize ya da senteze çomak sokmaya zorluyor.


İmge yaratmanın, ‘şey’lerle ilgili bir tasarımın bilinçle görünür hale getirilme çabası olduğunu fark etmiş genç şair. ‘Son’ adlı kitabı baştan sona okuduğunuzda, düş ile gerçek arasında gerilimli bir yalnızlıkla donandığınızı görüyorsunuz. Kendinizden uzaklaşıp başka nesnelere dokunsanız da yine kendinize dönmek zorunda kalıyorsunuz.


“Şiir bir bakıma, kendi varlığımızı bütünüyle içerecek şekilde dünyayı ve şeyleri incelememiz gerektiğini imlemeli” diyor sanki P.Onat, özellikle dikkatli şiir okurları için. Bilinçöncesi, bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışının bir şaire etkilerini usulca izliyoruz bu kitaptaki şiirlerde.                                 
Bir ilk kitap için böylesi iyi şiirlerin, şairini ileride daha büyük sorumluluklar altına sokacağını ve yeni şiirler yazarken zorlayacağını düşünüyorum, ancak kumaşı iyi olan bir şairin hiçbir zaman vasat şiirle yetinmeyeceğini de unutmadan…


Polat Onat 1979 doğumlu genç bir şair. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü mezunu. Halen Batman’da sınıf öğretmenliği yapıyor. Okuduğu lise Veteriner Sağlık Meslek Lisesi olduğundan, bir ara Elazığ’da veteriner sağlık teknisyenliği de yapmış. Şiir yazmaya ve yayımlamaya 20’li yaşlarında başlamış. 2002’de Rıfat Ilgaz şiir yarışmasında mansiyonla ödüllendirilmiş.


Şiirleri ve şiir üzerine yazıları 2004 yılına kadar Varlık, E, Heves, Başka, Kavram Karmaşa, Şiir Ülkesi, Sepya, Budala, Kuzey Yıldızı, İmlasız, Ağır Ol Bay Düzyazı, Daktilo, Ay, Akatalpa adlı dergilerde yer almış. Özgeçmiş bölümünde çok ilginç bir not daha var: “2005 yılından itibaren dergileri sadece okur olarak takip etmeyi tercih ederek şiir ve yazı yayımlamayı bıraktı. İlk çalışması olan ‘Son’ üzerine yoğunlaştı.” Belki böylesi tercihleri yapan başka şairler de vardır, ama deklare eden bir şairle ilk kez karşılaşıyordum. İlginç…


“Anneme ve Melek’e” ithafıyla başladığı kitabını, Goethe’den yaptığı alıntıyla sürdürmüş. Alıntıyı yazmak istiyorum, çünkü kitaptaki şiirlerden bazıları bu alıntıdaki içerikle birebir örtüşüyor. Sözünü ettiğim o şiirler sanki çağrışımlar ve çağrışım zincirleri yoluyla Goethe’ye şapka çıkarmak için yaratılmış:
“Güzel bir yaz akşamı tepeye çıkarsan beni hatırla. Seni düşünerek kaç kere o vadide gelip gittiğimi düşün. Sonra mezarlığa doğru dön. Batmakta olan güneşin solgun ışıkları altında, mezarımın üzerindeki otların rüzgârla nasıl dalgalandığını seyret.” (Johann Wolfgang Von Goethe)


Sonraki bölümde şiirlere geçmeden önce, ‘son’ sözcüğünün sözlükteki dokuz karşılığı yazılmış. Bu karşılıklardan sonra, sanki ‘son’un onuncu karşılığıymış gibi “Ve aniden sonsuzluk” şeklinde bir düş-tespit eklenmiş.


64 sayfalık kitapta tam 45 şiir var. Bunun nedeni 42 şiirin birer, 3 şiirin de ikişer sayfadan oluşması herhalde. Burada şiirlerin niteliksel birlikteliklerinden ziyade, incecik bir kitapta niceliksel yoğunluğunu vurgulamaya çalışıyorum. İlgimi çeken bir husus daha: Tüm şiir adları tek sözcükten oluşuyor. Aslında sözcük tasarrufunu ve sezgi yoğunluğunu arttırmış böyle yaparak. Zaten sezgi kaygısı taşımayan ve şiiri bir hazır lokma gibi hemen ‘anlaşılır, yutulur cinsten yaratı’ olarak düşünen okuyucularla ilgisi yok onun. Şiirinde ‘şey’in imgesiyle olası gerçekliği birbirine ilintileyerek, zamanı silmeye ya da şaşırtmaya çalışıyor. ‘Son ile başlangıç’, ‘son sonrası ile başlangıç öncesi’ aynılaşarak sessizliğe ve karanlığa yerleşiyor. Bu bütünleştirme ve aynılaştırma çabasında başarılı olduğu kesin. ‘Yakın geçmiş’i, başka bir ‘gelecek umudu’ kalmayabilir korkusuyla ‘şimdi’ye çekiyor ve usulca ‘yeni bir gelecek’e bırakıyor. ‘Son’un tanımlarıyla başladığı kitabını ‘Son’ adlı şiiriyle bitirirken, sessizliğe kaçmak isteyen şiirlerinin seslerini yükselttiğini izliyoruz. Gizil bir ironi…
                                                                  
45 şiirin hepsini birkaç defa okudum. Bazılarını ise sondan başa doğru (tersinden) okumayı denedim. Okuduklarımda algıda ve çağrışımda eksilme olmadığı gibi, kimilerinde şiir sanki daha bir güzelleşiyordu. (Necatigil’in bazı şiirlerindeki işçiliği anımsattı bana.) Burada her ilk dizenin nefis bir final dizesine dönüştüğünü de belirtmekte yarar var. Okuyucular bu tespitimi kitaptaki çoğu şiirde sınayabilirler. Rastgele bir örnek olarak Hayat’ adlı şiire birlikte bakalım. Düzünden okursak şöyle:



HAYAT


zaman saatimin hiç bitmeyen ekmeği
aynı elimle tekrar açılmasa da kapılar
ruhumu parçalayan o incecik depremle
çadırlar kurulacak mavi topraklı ovada
çürüyerek umutlar yapraklarla beraber
bu köhne boğucu hep karanlık odadan
güneşe kanat açar artık bıkmış sandalye
ve ben öyle dururum hayat akıp dururken.

(Son, sayfa: 48)


Şimdi şiiri tersinden okumayı deneyelim:


“ve ben öyle dururum hayat akıp dururken
güneşe kanat açar artık bıkmış sandalye
bu köhne boğucu hep karanlık odadan
çürüyerek umutlar yapraklarla beraber
çadırlar kurulacak mavi topraklı ovada
ruhumu parçalayan o incecik depremle
aynı elimle tekrar açılmasa da kapılar
zaman saatimin hiç bitmeyen ekmeği.”


Polat Onat’ın çok sık kullandığı izlekler ölüm, hayat, zaman, ıssızlık, ışık, karanlık, bekleyiş, toz(lanma), unut(ul)uş, boş(luk)… Ayrıca şiir ve şair sözcüklerini de sık kullanmış. Şiirin içinde şiir ve şair sözcüklerini kullanmak yerine, mecaz ve eğretilemelerle çağrıştırmayı deneyebilirmiş. P.Onat’ın, şiirlerini bir bütün olarak tasarladığını, dizelerine özel bir ağırlık ve ayrıcalık tanımadığını sanıyorum. En azından okumalarımdan bunu çıkardım. Ancak yine de ‘berceste’ olarak bir kenara alıntılanmaya değer pek çok dizesi var. Buna sayısız örnek verilebilir, ama ben 16 örnekle yetineyim:


“uzağın iki fersah gerisinde mi yine yalnızlık?” (s. 14, ‘Sorular’)
“sendeleyerek yere düştü camı tıklatışın” (s. 17, ‘Eriyiş’)
“okuyorum şimdiye dek yazdığım en güzel boş sayfayı” (s. 19, ‘Şiir’)
“geceye savuruyor rüzgâr ölmüş elvedaları” (s. 22, ‘Gece’)
“yürüyor yağmur okşarken su testisini” (s. 24, ‘Köylü’)
“sıkıntı yazgımızdır ömrün sonuna dek yaşamak” (s. 31, ‘Yol’)
“ıslanır etekleri bulutsu derinliğin hatırla
gasilhaneden sekerek uzaklaşan güğümü” (s. 32, ‘Gökyüzü’)
                                                                  
“kütüphane raflarının uyuyan zamanında
sağaltılmış yara kanamaya başlar yeniden” (s. 35, ‘Kütüphane’)
“üzülecek hava kararırsa eğer dünyanın sonsuz olduğuna” (s. 38, ‘Uzak’)
“çimenlere oturmuş yaşlı bir sessizlik” (s. 42, ‘Sessizlik’)
“haydi söyle insan neyi affedebilir son kez” (s. 45, ‘Susmak’)
“nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda” (s. 49, ‘Çocuk’)
“terk etmiş kumsalı iki berduş yengeç” (s. 51, ‘Giden’)
“hep unuttuğun gibi tanıdın dünyayı sen” (s. 53, ‘Tren’)
“sıcak bir ekmek gibi patlıyor bomba” (s. 57, ‘Savaş’)
“yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça” (s. 60, ‘Son’)


Sözün özü: Polat Onat has bir şair. Şiirin yakasını bırakmayacağını umuyorum. Bırakmayı denese bile, şairini arayan şiir onun yakasını bırakmaz. Ey okuyucu, şiirleriyle usuna ve yüreğine sokulacak ve de günlük tutuyorsan ‘tabula rasa’nda bir yer edinmeyi deneyecek olan bu şaire dikkat diyorum.


---------------------------------------------------------------------------------


# BEHÇET YANİ'NİN "SON" ADLI YAZISI:
(Şiiri Özlüyorum Dergisi, Sayı: 35, Mart-Nisan 2010, Sayfa:33) http://www.sanatalemi.net/


‘Son’ Polat Onat'ın şiir kitabının adı. Bir Mühür Kitaplığı yayını. Kitabı elime aldığımda kapak resminin kitabın adıyla uyumlu olması dikkat çekiciydi. Yalnız kapaktaki resmin matlığı, biraz da silikliği bilinçli bir tercih mi, net bir kanıya varamadım. Okumaya başladığımda gördüm ki ‘Son’un kullanımına dair açıklamalarla ürkek bir başlangıç yapmış şair, içinde sonsuzluk visalini taşıyarak.


Kitap bir bütün olarak ele alındığında, kitabın bir bütünlük taşıdığı, kitapta bir düzenin olduğu hemen fark ediliyor. Şiirler birbirini tamamlar nitelikte. Yalnız şiirler tek tek ele alındığında; bazı şiirlerde, yer yer dizelerin kendi başlarına hareket ettiği göze çarpıyor. Kendi başlarına amiyane bir hareket değil bu, dizelerdeki özgür ve etkileyici bir kanat şakırtısı. Ben bunun, Onat'ın şiirleri damıtma ya da sözcükleri azaltma hissiyatından kaynaklandığını düşünüyorum. Ondaki bu titizlik, nevi şahsına münhasır bir mükemmeli yakalama zaafından kaynaklanmaktadır. Ama sözcükleri kırpa kırpa şiir ağacını çıplak bırakmış biraz. Oysa şiir ağacını yaprak ve çiçeklerle süslemeli ki albenisi olsun. Unutulmamalı ki üzerinde libası olanın albenisi her zaman daha fazladır. Şiirleri bu denli budaması kanımca, şiir dünyasında kendime yer edinebilecek miyim tedirginliğini, kaygısını taşımasındandır. Şiirin hamurunu iyi yoğurayım derken kıvamını biraz kaçırmış gibi. Yani Onat için, şiirin üzerine düşünmekten, şiiri yazmaya vakti kalmamış bir şair demek mümkündür.


Bununla beraber şair asla bir arayış içinde değil. O aradığı sesi, ışığı bulmuş, bilinçli bir şekilde sözcükler kaleminde dile gelmiş. Demek istediğim şairlerin kavgalı olduğu, birbirlerine ambargo uyguladığı bu alanda kendine yer bulma kaygısı... İşte bu kaygıyı da içinde taşıyarak, şiirdeki derin sessizliği yakalama amacıyla, sözcükleri damıtma ve azaltma yoluna gitmiş, günümüzün şiir anlayışına kendini kaptırarak imlasız bir şiir tarzı benimsemiştir. Fakat taklitçiliği çağrıştıran ögelerden uzaktır şiiri.
                                                               


Giriş şiirini saymazsak, kitaptaki şiirler yedi ve dokuz dize sınırlamasıyla karşılaşmış. Onun şiiri bir çırpıda seslice okunacak ve sizi derinden sarsacak bir şiir değil. Onun şiiri sessizce ve sadece kendinize okuduğunuzda sizi derinliğine çekecek ve bu dizelerde sessizliğin tadına varacaksınız. Şiirinde sevinç naraları atan, çığlık çığlığa ağıt yakan, sözcükler bulamazsınız. Daha çok ölüm anının erdemini fark eden bir duruş sergilemektedir. Bu pencereden bakıldığında Onat’ın sesi ufuk açıcı bir etkiye sahip. Kısacık şiirlerinde görsel imgeler kullanarak çoklu anlamlar yaratıyor.


Irmak şiir dediğimiz tarza başvurmadığı için, sesinde coşkun akan nehir misali dizelere tanıklık edemezsiniz. Daha çok ağır ağır ve derinliği saptanamaz, bol kıvrımlı, gizemli bir nehir gibi akıyor Onat’ın şiiri. Bu gizemli nehir, daha derinliğinde neler taşır bilinmez. Fakat şiire açılan kapılara farklı bir anlam kazandırdığını söylemek mümkün. Hakikati olduğu gibi vermek yerine imge ile tarif etme yolunu seçmiş, imgeyi biraz fazla kullanarak. Belki de budur şiirini gizemli hale getiren. Fakat sözcükleri bu kadar azaltma yoluna gitmeseydi, şiiri olduğundan daha fazla ses bulabilirdi diye düşünüyorum.


Onat, ‘Sorular’ şiiriyle çıktığı yolculuğu sorgulayarak adımlamış, küçük adımlarla zirveye doğru yürümüş. Bir anda zirveye kurulmanın derdi yok onda. Irmak şiirle başladığı şiir serüvenine imlasız şiirin rüzgârına kapılarak devam etmiş ve bu şiir tarzıyla sanatı şekillenmiş.


Polat Onat’ın şiir serüveninin kitabın adı gibi ‘Son’ olması mümkün değil. Bu ‘Son’ onun şiirinin sonu değil, başlangıcıdır. ‘Son’suzlaşma hesabı olan bilinçli bir başlangıç...


Şairin şiirlerinden biri:


ÇOCUK


afrikalı aç çocuk ağlarken hıçkırarak
kıvamını bekleyen saat demler hakikati
eskimiş ceviz sandıkta içi boş patiklerim
nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda
kaldırımların üzerinde arıyorum çocukluğumu
hep aynı yerde durarak kavradım
ne kadar sonsuzmuş evren.

(Son, sayfa:49)


---------------------------------------------------------------------------------


# ALİ AYÇİL'İN "2009’UN İLKLERİ: BİRKAÇ UMUT, PEK ÇOK HÜSRAN" ADLI YAZISINDAN BİR BÖLÜM:
(Şiir Defteri 2010 Yıllığı, Sayfa: 376)


Son / Polat Onat / Mühür Kitaplığı:
Kendine özgü iskeleti olan bir kitap ‘Son’. Her bir sayfa, tek kelimeden oluşan bir şiir başlığıyla, sekiz on dizeyi geçmeyen şiirlerden meydana geliyor; sanki başlık yapılan kelimeleri şerh ediyor şair. Ama bu bir şerh mi, dolambaçlı bir söz oyunu mu, muğlâk bir metafizik söylem mi belirsiz. Özel bir seçime girmeden 44. sayfanın başlığını ve altında yer alan dizeleri aktarmak isterim:


ÜZGÜN


tomurcuklanan saksıdaki dağınık karga
gri bir koku yayıyordu yaprakları
güneş hani o bildiğimiz aynısı yeniden
bir an olduğu yerde olmadı tek bir şey
üzgün gözlerle uzaktan baktım ben
sigarası dudaklarına yapışmış elleri kenetli
öyle salıncakta oturan ki park ıssız
birkaç saniye önce çenesini kaşıyan sağ eliyle
birkaç sene sonra bu şiiri yazacak bana.


(Son, sayfa: 44)
                                         
Biz sormuyoruz hayır, bu metnin kendisi bizi sormaya zorluyor: Tomurcuklanan saksıdaki dağınık karga nasıl olur; hadi oldu diyelim, yaprakları gri bir kokuyu nasıl yayar? Ve “güneş hani o bildiğimiz aynısı yeniden” dizesinin anlamı, göndermesi nedir? Bu sorular bütün kitaba teşmil edilebilir.


---------------------------------------------------------------------------------


# HÜSEYİN PEKER'İN "KİTAP SIRTINA YAZILANLAR" ADLI YAZISINDAN BİR BÖLÜM:
(Kurşun Kalem Dergisi, Sayı: 6, Temmuz-Ağustos 2010, Sayfa:38)


Polat Onat ilk söyleyeceği söze ‘Son’dan başlayarak, belki içindeki dinmeyen tepkiyi dillendiriyor. Kitabın girişine de birkaç çeşit ‘Son’ tanımı ekleyerek, niçin sondan öne doğru yol aldığının resmini çizmeye çalışıyor. Hayli özgün bir ses Polat Onat, bugün yazılan şiirden ayrı bir yerde, ama çok uzakta da değil.


Yeni bir sesin habercisi görünüyor ilk okuyuşta. 7–10 arası dizelerden oluşan, aralarında ayraç bulunmayan söz demeti oluşturuyor bu şiirler. İçinde Robert De Niro’dan Humprey Bogart’a bazı değişik göndermeler de barındıran; farklı bir ironiyle kapıştığımız, yaralı bir sesin gülümsemesi gibi görüntüleniyor şair.


“paramparça bir sandal yüzerken koltukta” (s. 20, 'Aşk') diyor örneğin.
“kaybettiğim sözcüğü kırılmış” (s. 19, 'Şiir') diyor bir de.
İlk anda bunun böyle kurulmayacağını hesaplıyorsunuz. Öyle ki, sandalın koltukta yüzmeyeceği belli. Ama onda affedilir bir görüntüye eklemleniyor bu.


Şiirlerin tümünün içine girdiğinizde; tozlanan bir fotoğraf albümündeki resminden; kokoreç yediği sandalyeyi satarak anı peşinde koşan bir ozanın, çok beklettiği kişilere övgü ve özlem yansıyan dizelerine kavuşursunuz. Onun özgün bakışında, bombalar sıcak bir ekmek gibi patlar. İnsanlarda umut ölene kadar devam edecek diye; iyimser gözlüklerin aydınlığıyla bakar kâh Karakoçan’daki anaokulu öğrencilerine, kâh valizinde sakladığı yakılmış şiirlerinin küllerine. Karşımızda özgün bir ozan vardır. Dizeler üzerine ayrı bir emek ve çaba getiren, “hiç konuşmadan öylece susmayı” sesleyen, ömrüne adanmış dizelerle. Tıpkı Dağlarca gibi. Onu şiire bırakan kesik seslerle. İçinde yıllarca önce ölmüş kütüphane görevlisinin gülümseyen iskeletiyle.
Dedim ya, hatanın affedilir yanı saklıdır hep onda:


“sabah vurmuştuk dağ yoluna dize yakın ot” (s. 34, 'Ot')
Böyle mi söylemeli bu üst üste dizeyi demezsiniz. Çünkü arkadan tahta kapınıza yığılan tezekler, Doğu Anadolu’da görev yapan öğretmenin yaşama azmi ve sevgisini bekleyişi çıkar dikilir karşınıza: Dilin zindanında, söndürdüğü şarkının içinde hapsolmuştur.
Kaybettiği sözcüğü kırılmış, şimdiye dek yazdığı en güzel boş sayfayı okumaktadır. Kaybettiği sözcükleri kırar, anlatmayı kurtuluş olarak görür, geceye savurur rüzgârla birlikte elvedaları. Okuduğu ve biriktirdiği kitaplarla canlı ve diri bir alışverişi vardır işin sonunda. Yüzyıllar boyu şairince imzalanmış kitapları kütüphanesinde bataklık içinde görür.


Tüm bunların sebebi şairin Doğu’da yaşadığı yalnızlıktır. Belki Son’daki şiirler de Doğu Anadolu’da görev yaptığı günlerin bir anı defteri olarak saklanmalıdır.


“kıpırdanıp duruyor unuttuğun tozlu siyah valiz
eridiğinde sönecek masamın üstü kayıp kitaplar” (s. 25, 'Mum')
Yalnızlığın içinde erirken kitaplar kıpırdamakta, şairimiz bu dinmeyen ölüme acemice hazırlanmaktadır. Çünkü hayat onun gaipten yarattığı seslerle ve yalnızlığın ürpertisiyle, kendi iç konuşmalarıyla süslenmektedir. Her sesin bir diğerini izlediği yer, onun bitirilmemiş seslerle yazıldığı izini bırakır, ya da hissini.


Kardelenlerin intikamı için yüreğindeki kederi, buz gibi bir düelloya davet eder. Bunun adı yalnızlıktır, Doğu’nun ürperten umar bulunmayan yalnızlığı. Belki kitabımızın adının ‘Son’ diye başlaması da bundan. Polat Onat’ın mezarına kefensiz uzandığını bahsettiği yer ise; şairin bize gönderdiği çığlık olsa gerek. Hani, bağırıyorum ama duyamazsınız, der gibi.


---------------------------------------------------------------------------------

AHMET GÜNBAŞ'IN "ŞİİRDEN ŞİİRE XVII" ADLI YAZISINDAN:
Zalifre Yazıları Dergisi, Sayı: 8, Aralık-Ocak 2011


Abartısız, gösterişsiz bir şiir Son’da yer alan kandili yanık duyarlıklar. Rüzgârın ve yağmurun adımlarından yaprakların yeşilli sarılı uğultusuna değin ayrıntılarla konuşuyor. Bunu yaparken sonsuzluk gölgesiyle dolaşıyor şair. Evet evet, sondan başa yürüyen bir sonsuzluk anıştırması…

Son denince akla gelenleri sıralamış kendince Onat: Nesnelerden kavramlara uzanan çizgide son yağmurlar, son vagon, son metelik, yolun sonu, son kozunu oynamak, son vazife, son bulmak, son hızla gitmek, sona ermek  gibi yaşamın dirimliliğini sorgusuz sualsiz bir an’a dönüştürdüğümüzde,  açılan son kapıda Son’daki dizelerle karşılaşırız.

Polat’ın şiirde ilk kozunu oynadığı bu yapıtta, doğayla içinin kırlarında gidip gelen seslerin felsefi bir uyumu var. Bana biraz Melih Cevdet’i, çokça da Oktay Rifat’ı anımsatsa da, Onat’ın pastorallığına sinen yaşama sevinci, varoluşçulukla mayalanan bellek kayıtlarına kıstırılmış buruk tatlar, kokular bırakma özelliğiyle benzerlerinden ayrışmakta.

Son ya da sonsuzluk kavramı tematik sorgulamalarla irdelenirken, kısa şiirlerle varılan hüzün duraklarında değişik öyküler yansıyor şiirin aynasına. Eğer bir şiirden kaç öykü çıktığını hesap etmek isterseniz, zaman ve mekândan belirsiz Yol’a getirelim sözü:

YOL

gerçek hayattaydık yolun siyah çölünde
unutamadığın anılar olmamış şeyler yani 
sıkıntı yazgımızdır ömrün sonuna dek yaşamak
hep şair kadar acemi hazırlanırdım ölüme
sabah rüzgârı gözleriyle duyunca
anlıyorum beni hiç sevmediğinizi yapayalnız
bir yürek gibi dalgalanıyordu ipteki çamaşırlar.

(Son, sayfa:31)

Gördüğü üzere pek öykü filan yok ortalıkta; hepi topu aynada bir kişi var. O da şairin kendi. Ne var ki “gerçek hayattaydık”, “sıkıntı yazgımızdır” çoğuluna kayıtsız kalan sevmeyen bir topluluk ya da sevgisiz bir benzerlik!.. Ki şair, ipteki çamaşırlara yüklediği yürek çarpıntılarıyla yalnızlığını avutuyor. Şimdi bu şiirden kaç öykü çıkabileceğini varın hesap edin. Çünkü yakın plan baktığınızda “yolun siyah çölünde” hükümsüz kılınan yığınla insan halleri fışkırabilir?

Onat, içselleştirilmiş sorularla kuruyor şiirin omurgasını. Bu, bazen soru tümcesiyle, bazen de olası soruları okura bırakan düz söyleyişlerle başarılıyor. Sürekli deştiği, içini dışına çıkarmak istediği bir yanıtsızlık hali var ki sanki yaşamın ve insanın gizi orada saklı gibi duruyor. Örneğin “cevapsızlığın kunduzunda”  sevgiliye “kimdin sen?” diye sorabildiği gibi, zamanın akışında “ve ben öyle dururum hayat akıp dururken”  (s:48) kimi soruları da çınlamalarıyla baş başa bırakan bir kayıtsızlık hali çarpıyor gözümüze.

Ancak ‘zaman’  ve ‘ölüm’, ‘son’a bağlanan iki temel izlektir kaçınılmaz. Yaşama seyirci kalmanın, “köprülere gidecek gökyüzünden gözlerinle” (s:58) derken Kurtalan İstasyonu’nda paslı raylarla birlikte çakılıp kalmanın geçerli bir hüznü var dile getirilecek. O hüzün ki asla yarım tatlarla, eksik yaşanmışlıklarla avunmuyor. Yabancılaştırılmış olana da yalvarıp yakarmıyor. Gerçekliği, bütüncül olanı ‘son’daki göstergelerle tanımlıyor. Bunu da gelmeyeni, kendi tanımıyla “sessizce bekleyerek” değerlendiriyor. “sabrın bir anıt gibi yükselttiği” (s:27)  kimi karelere sığınıp ‘an’ı  ölümsüz kılmak başlıca zamanölçeri. Tıpkı Tabut  şiirinde yer alan “tabut an mendilini katlamış tahtaların arasına” (s:43) söylemiyle yaşanmışlığın özündeki inciye işaret eder. Çoğunlukla o inci acıdan yontulmuştur. Telaşları, iniş çıkışları olağanlaştıran üslupta, sonsuzluk düşüncesi öncelikle baktığımız yer ve bakış açımızla ilgilidir. Örneğin “Afrikalı aç çocuk ağlarken hıçkırarak” (s:49) dizesiyle başlayan Çocuk şiirinde, şairin antenleri “nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda”  gözlemiyle acının dalgalarını toplayarak “hep aynı yerde durarak kavradım / ne kadar sonsuzmuş evren” (s:49) öznelliğiyle birleşir. Böylece açlık/yoksulluk çocuktan çocuğa atlayarak yakıcılığını duyuran evrensel empati ağları oluşturur.

Onat, hangi nesneye dokunsa ya da oklarını çevirse, eşyanın içini dolduran hüznü gün yüzüne çıkartır.  Hoşçakal şiirini irdelediğimizde paslı bidonu kuşatan pasın “tuhaf anılarla”  örülü geçmiş zamandan izler taşıdığını anlarız. Unutmalar, pişmanlıklar pas sürecini oluşturur. Kitap şiirinde gezindiğimizde ise, “hep aynı yerde kalmak istiyorum anla beni / yüzyıllar boyu şairine imzalanmış kitaplar bataklığında” (s:23) denilerek, bir kitabın imza anındaki gençlik iksirine vurgu yapılır. Böylece eşyaların dilini çözmek, insanların onların insanlarla ilişkili tarihine dikkati çekmek şiirsel bir inceliktir. Ki bu ilişki, yaşam atmosferinin devinimiyle ölçülür. Eğer “ölü şehir, fışkıran karanlık, şiirin külleri, paslı ayna, sararmış fotoğraflar, seneler öncesi uyku ve taşlaşmış gök gürültüsü” (s:50) gibi natürmort durumlar ilişkiler çevresinde katmerli kavkılar oluşturuyorsa, bilin ki orada yaşanmışlıktan eser yoktur. Söz konusu saptamaların öğelerini Otel adlı bir şiirden aldığımı söylersem, yıllar sonraki yalnızlığın taş kesilmiş hali herkesi yaralayabilir.

Anların önemi hemen her şiirde vurgulanır. “bakar mısın bize iki çay” (s:33) diyen Çay şiirindeki geçmişe salınımda, masada beliriveren sevgilinin sureti hiç yitmeyecek bir fotoğraftır. Yaşanılmışlığın üstünü örten her şeyde yine ıssızlığımızı çizecek göndermeler vardır. Sözgelimi “hep unuttuğun gibi tanıdın dünyayı sen”  (s:53) suçlamasında yara izleri sanki ortak bir insanlık suçu gibidir. Nesnelere işleyen yara izinde Savaş’ın laneti “sıcak bir ekmek gibi patlayan bomba” ironisiyle anlatılabildiği gibi, Ağlayan’da resmedilen yaşlı kadının yoksulluğu “yoksulluk zor ninem yardımlar bitti / bu daracık odada kararırken tahtalar” (s:56) bütünselliğiyle verilir.

Bir bakıma son’u duyumsamada ya da kavratmada biraz karamsar olduğunu söyleyebiliriz Onat’ın. Bu biraz tematik yönelişin siyahlığıyla ilgilidir. “yıkanırsa anlardaki kan lekeleri kendince / fısıldadılar var mı daha güzeli acıdan” (s:17) şeklinde sonsuz kılınan kavramsallıkta siyahın içindeki ışığı ya da tortuyu ele geçirdikte biraz hafiflersiniz. Hatta sizi son’a hazırlayan nobran sözcüklere aşina olursunuz. Tıpkı Son şiirindeki ‘yaralı bank’ın sevimli ve yufka yürekli kılındığı gibi:


“ilerliyordum her adımda büyüyen ayaklarla
geliyor diye mırıldandı park o buraya geliyor
varmıştım doğarken ıslak salıncaklara sevinç
yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça” (s:60)


Son’daki sonuca göre kenara çekildiğine değmiş Polat Onat’ın şiiri… Yüksek sesli söylemlerin arasında sessizliği, farklılığı, ağırbaşlılığı hemen göze çarpıyor. En azından şiirsel çınlamaların peşine takılıp anlarımıza sahip çıkmayı öğretiyor bize. Onat’ın şiire ara verdiği süredeki suskunluğunu da bu başarıya eklememiz gerekiyor kanımca.