Murat Gil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Gil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2016 Pazar

Kıyamete Son 99 Gün'ü Okudum / Murat Gil



Kıyamete Son 99 Gün'ü Okudum

Murat Gil


            Şair ve yazar Polat Onat'ın son romanı Kıyamete Son 99 Gün elime geçer geçmez -sanatçının önceki kitaplarını okumuş biri olarak- elimde tuttuğum kitabın son dönemin fantastik ögelerle okuru yakalama derdine düşmüş, sanatsal değer kaygısı taşımayan yapıtlarından olmadığını düşünmeye inatla devam ettim. Doğruyu söylemek gerekirse bu düşüncemin aksine kitabın kapağı, başlığı ve kitap arkası tanıtım yazısı kitaba dair başta belirttiğim "okur avcısı roman"ın habercisi gibiydi. 

            Onat, cesur bir yazar. Daha ilk romanı "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"nde dahi ağır, poetik bir bildiriyi romanına yedirebilecek kadar gözünü budaktan esirgemeyen cinsten hem de. Okurun ilgisini canlı tutmanın türlü yollarını bilmesine rağmen kafasındakini kağıda dökmekten sakınmayan bir sanatçı. Sade düzyazı da mı? Elbette hayır.  Onun "Son" ve "İhtiyarın Vefatı" şiir kitaplarını okuyanlar da dünyaya bakışının ne kadar derinlikli  olduğunu hatırlayacaklardır.

            Sözün özü, yazarın üslubunu az çok tanıyan benim için, kitapta salt merak duygusunu kamçılayacak, okuru roman sonlanana değin olaylar sarmalıyla kitaba tutunduracak bir öykü bulmayacağım sürpriz değildi. Buradan kitabı edinip okuyacaklar için belirtmeli ki, kitap boyunca yazarın aforizma niteliği taşıdığı aşikâr pek çok felsefi belirlemeyle karşılaşacak, bunların bütünüyle bir portre oluşturma kaygısı taşıdığına şahit olacaksınız. 

            Dünyanın sonunun belirli oluşu nereden bakarsanız bakın başlı başına ilgi çekici bir temadır. Bu tema üzerine eğilmeyi bugüne kadar onlarca sanatçı denedi. Hem yerli hem yabancı ürünler hâlâ hafızalarımızda. Dünya'ya günbegün yaklaşan bir meteor, iklimin aniden değişimi, olağan dışı bir virüs salgını vb. sebeplerle dünyanın sonunun gelişi, bir başka deyişle son nefesin belli oluşu; sonu belli bir kurguya vesile olsa da akıbetin ne şekilde olabileceğine dair merak, bu tip fantastik romanlarda okurun ilgisini fazlasıyla çekiyor. Buradaki kilit nokta, yazarın kolaya kaçıp yalnızca bu merak ögesine yaslanmayışında. Onat'ın bu kolaycılığa kaçmadığını söyleyebilirim.

            Roman son 99 gün boyunca günlük tutan, hayata tutkuyla bağlı olmadığını iddia eden varlıklı bir entelektüelin gözünden dünyanın sonuna gidişi anlatıyor. Baş karakter, bilim adamlarının dünyanın sonuna  -bir mucize gibi- 98 değil de 99 gün kaldığını söylemelerinin verdiği ilhamla önceleri sürekli ertelediği Allah'ın doksan dokuz ismine tek tek şiir yazma projesini hayata geçirmeye karar veriyor. 

            Polat Onat, kitap boyunca 2030'un dünyasına dair hayal gücünü kelimelere dökmüş. Açıkçası bunca yakın bir tarih; bireysel hava araçları, siber devletlerin varlığı, robotların insan hayatına hükmetmeye başlaması, adalet sistemi, gastronomiye dair belirlemeler ile kitabın gerçekçiliğine ters düşmüş. Kitap boyunca kurguya dair rahatsızlığını hissettiğim tek nokta bu oldu. Bu pek tabii benim görüşüm. 

            Kitap haliyle 99 parçadan oluşuyor ve her bir parça Allah'ın 99 ismine (Esma'ül Hüsna) ithaf edilen şiirlerden oluşuyor. Bu 99 parça boyunca dünyaya hakim olan kaos ve baş karakterin iç dünyasındaki gelgitler başarıyla okura sunulmuş. Yazarın iç dünyası ve yaşama bakışı ön planda olmasına rağmen şeytani güçlerin devreye girişi ve yazarı bir kabus gibi girdabına alan gizemli cinayetler okuru kitaba zincirleyecektir. Üslup bakımından okunurluğu rahat bir kitap Kıyamete Son 99 Gün ve okur kısa sürede kitabı sonlandıracaktır. 

            Entelektüel okur, hayatını disipline sokmak için dünyanın sonunun gelmesini bekleyen o varlıklı entelektüelde kendini bulacaktır diye düşünüyorum. Polat Onat'ın başardığı önemli işlerden biri bu. İki büyük romanında da aydın sorunsalını farklı biçimlerde çok etkileyici bir biçimde duyumsattı. Birinde taşraya hapsolmuş bir berber ile diğerinde dünyanın son gününe kendince kutsal bir yaratım derdine düşmüş varlıklı bir entelektüel ile... 

            Bir hiçliğe gittiğini bile bile projesini hayata geçirmeye uğraşan yazarımızın bu çabasına saygı duyacaktır Kıyamete Son 99 Gün romanının okuru. Tıpkı yazarın yirminci günün sonunda keşfettiği  "Ne yazık ki zaman geçmiyormuş, evet ciddiyim, zaman geçmiyor. Geçen biziz. Biz insanlar" düşüncesine katılacağı gibi.





23 Ocak 2014 Perşembe

Kitapçı Dergisinde Murat Gil'in "Taşra Berberi" Hakkındaki Yazısı


Kitapçı Dergisi, Sayı:9



Murat Gil

İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN 
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim. Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı,mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı,dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “hepsi” cevabını verdim.

     Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter”unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün.Bunu yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan Tutunamayanlar romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     Onat, esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor:“Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?”Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?”Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha büyük dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Eser projesi, günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi karşılıyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur”

      Murat Gil
      Kitapçı Dergisi, Ocak-Şubat 2014
      Sayı: 9, Sayfa: 40-41-42




17 Ağustos 2013 Cumartesi

Edebiyat Meclisi: İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü'ne Dair (Murat Gil)




İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN 
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… 
Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim.

     Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     BAŞLARKEN

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler. Kitabın tanıtımından  hasbelkader haberdar olanlar, yazarın bir sahafın raflarında denk geldiği bu talihsiz sonsöz ve dizeleri bizlere ulaştırmak için nasıl da can attığını hatırlayacaklar.

     Bakın isterseniz kitaba derinlemesine eğilmeden önce kitabın “okuru”nu bir değerlendirelim, bu bağlamda eserleri değil de okurları karşılaştıralım kısaca: Âdem Yoksun’un  ilginç hikayesini okumaya başlayacak klasik okurla, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına başlayacak klasik okurun hevesi aynıdır bana göre.  Bu iki yapıtın hacimleri oranında klasik dediğimiz okurun kitabı okumayı bırakma süreçleri de orantılıdır.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı, mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı, dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “Hepsi” cevabını verdim.

     KAHRAMANLAR

     Tahmin edilebileceği üzere eserin kahraman kadrosu kısıtlı. Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. 

     Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter” unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün. Bunun yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine...”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     TEMA / KONU ve OLAY ÖRGÜSÜ

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan "Tutunamayanlar" romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde, Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     ÜSLUP

     Yazar Onat esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor: “Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?” Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor: “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?” Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha önemli dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat, olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Bu güzel eserin değerlendirmesini toparlayacak olursam naçizane şu tespitlere ulaşıyorum. Eser projesi günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi oluşturuyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur...”

     Murat GİL / 29 Temmuz 2013
     edebiyatmeclisi.blogspot.com

7 Temmuz 2011 Perşembe

Bir ‘Son’ Değerlendirmesi ve ‘Son’ Şiiri


Polat Onat ve 'SON'


"daralan bir fotoğraf gelincik nasıl solarsa / sana sesleniyorum şiirin ötesindeki hey" diyerek sesleniyor şair 'Yürek' şiirinde. Polat Onat’ın ilk şiir kitabı “Son” şairin şiir adına son kitabı olamayacağını o günlerden belli ediyor.

“Son” artık ondan ötesi ya da başkası olmayandır bazen. Bazen en arkada kalandır. Nihayete ermiş olandır. Bitmek tükenmek, ya da ölüm olarak da tanımlayabilirsiniz.

Evet, "Son" kitabı sizleri kapı önünde karşılayan bir ev sahibi gibi: yol gösterici, misafirperver, hürmetkâr… Bu yargıya Onat’ın şiir dünyasında bir geziye çıkmadan önce beni karşılayan sayfalar sayesinde vardım. Onat “son” sözcüğünün ve başka sözcüklerle oluşturduğu öbeklerin hangi anlamlara gelebildiğini okuyucuya sunarak onları bu konu hakkında düşündürüyor ve belli ki harika bir yolculuğa hazırlıyor. Sonsuza ya da şairin yarattığı dünyaya bir yolculuğa çıkıyormuşsunuz hissiyatı kaplıyor içinizi. İsterseniz kitabı okumadan önce sizi bu maceraya biraz daha hazırlayalım…

"Sorular" şiiriyle başlıyor kitap. “Sorular” öyle bir girizgâh olarak tasarlanmış ki, kitaptaki her şiirin ardından bir şeyleri sorgulayacağınızı hissettiriyor size. Cevaplar arayan bir şaire yardım edecekmişsiniz gibi bir tavır takınıyorsunuz.
“Cevapsızlığın kunduzuna her zaman inanan” Onat, her dem sizi meraklandıracak ve sonunu size bırakacak bir şeyler buluyor tabii. Sorular şiirinin ardından okuyacağınız hemen her şiir 6-7 dizelik bentlerden oluşuyor. Şiirlerin bunca kısa yani yoğun oluşu aslında okurun kendi hayal dünyasında özgür bırakıldığı fikrini doğuruyor bende. İmge konusunda özellikle “tezatları” ve “soyutlamayı” sıklıkla kullanan şair, yazımın başında da belirttiğim gibi misafirperver bir ev sahibi misali okuru yarattığı hayali dünyada bir gezintiye çıkarıyor.

“belki bir kurtuluş biliyorsun anlatmak"
"paramparça bir sandal yüzerken koltukta"
"ilk kez huzuru gördüm mutluluktan kederli”
dizelerinde olduğu gibi şairin pek çok dizesinde imgelere ve tezatlara yaslandığını gözlemliyorsunuz. Şairin alışıldık söylemler kullanmadığı ortada: “Huzur”u mutluluktan kederli bir haldeyken bulan şairin huzursuzluğunu tezatlardan yararlanarak pek çok şiirde anlatabiliyor olması etkileyici. Şairin şiirlerindeki imgelerin yoğunluğu “İkinci Yeniciler”le örtüşüyormuş gibi görünse de Onat, İkinci Yenicilerin birçoğunda gözlemlenen “anlaşılmazlığı arama” yanlışına düşmüyor. Şiirlerinin tamamına yakınında “anlaşılmayı” hedefleyen şair “Son” kitabında her şiirinde bir romana sığabilecek hikâyeleri paylaşma isteği ile dolu olduğunu hissettiriyor okuruna.

Kalemindeki hiciv yeteneğini toplumsal meselelerde ara ara gösteren şair, kaleminden kan damlatan dizelerine bizleri Filistin meselesi üzerine yazdığı “Savaş” şiirinde tanık ediyor.

Kitaptaki mekân tasvirleri sizi ilk şiirden bu yana içine çeken hayali dünyaya özgü. Anlayacağınız şairin düş dünyasında dolandığınızın her şiirde farkında oluyorsunuz:
“demek her şey bitti başlayan hatırlamak
gecede uğultular tenha bir rıhtımın sustuğu
ufka doğru kapanıyor bulutsuz deniz
boşluk bırakarak kaybolup gidecek”
(Issızlık, Sayfa: 30)

“tan vakti uyanınca günün ışığı ilk sardığı
bir güvercin yırtacak gökyüzünü makasıyla”
(Gökyüzü, Sayfa: 32)

Şiirlerinde yarattığı dünyada olduğu gibi özgür kalmayı yeğlemiş Polat Onat. Son’daki bütün şiirler serbest nazmın güzel örnekleri arasına girebilecek düzeyde. Onat, okuru imgelerinin gizeme sürükleyen yanlarıyla yakalamayı yeğliyor. Tema ne olursa olsun şiirlerine hakim olan lirizm, okurun yüreğinde mutlaka bir iz bırakıyor.

Dağlarca’nın hakkında “Şiirin üzerine varılmaz. Şiir varır insanın üstüne, çabalarınızda başarılı olacağınıza inanıyorum” sözlerini ettiği şair “üzerine varan şiiri” Son kitabında okurlarına göstermeyi bilmiştir. Onat, bir sonraki bölümünü heyecanla bekleten bir film gibi sonlandırmıştır ilk ama “son” olmayan bu güzel kitabı.


SON

ilerliyordum her adımda büyüyen ayaklarla
geliyor diye mırıldandı park o buraya geliyor
varmıştım doğarken ıslak salıncaklara sevinç
yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça.
gülümseyen solgun kederiyle belleğimizde
öyle sabit havada asılı kalan iki kuru yaprak
ve uğultusu rüzgârın tahterevalliyi sarsan
hep beraber tozlanıyoruz fotoğraf albümünde
çekmecenin içindeyiz unutulmuş sonsuza dek
sana doğru koşarken
önemli olan
şey.

Polat Onat (Son, Sayfa: 60) 


MURAT GİL