Bursa Sümerbank Merinos Tekstil Müzesi
19 Mart 2014 Çarşamba
10 Mart 2014 Pazartesi
Türkiye Edebiyatçılar Ansiklopedisindeki Biyografim ve Şiirlerimden Örnekler
Elvan Yayınları tarafından hazırlanan
Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi'nin
Nisan 2014'te çıkacak 12.cildinde (Ek cilt:2)
ayrıntılı biyografime ve şiirlerimden örneklere
yer verileceğini öğrendim.
Bu arşivlik çalışmayı yürüten değerli editör
İhsan Işık'a bu vesileyle teşekkür ederim.
19 Şubat 2014 Çarşamba
"En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler" Kitabının Arka Kapak Yazısı
Meryem kitapları
incelemeye başladı. İlgisini çeken kalın bir romanı raftan çıkarmaya
çalışırken, araya sıkışmış ince bir kitap yanlışlıkla yere düştü. Meryem
yerdeki kitabı almak için eğildiğinde kitabın adı gözüne ilişti:
En Sevgili'ye (s.a.s.) Kelimeden Çiçekler
İlk açtığı
sayfayı, çömelerek, hemen oracıkta okumaya başladı:
VAHİY
karanlığa
tomurcuklanan ışıkça
mağarada
kavuşulan mukaddes haber
sağanak sağanak
çoğalan rahmet
insanlığın yeni
döneminin ufkunda
gökler ötesi
müjdelerin kapısı
sevinci ve
tedirginliğiyle
geride
bıraktığımız dönemeç
taptaze
başlangıcın şifresi
oku
yaratan Rabbinin
adıyla oku.
Polat Onat'ın kaleminden...
Muştu Yayınları etiketiyle
Mart 2014'ten itibaren bütün kitapçılarda...
17 Şubat 2014 Pazartesi
Taşra ve Edebiyat Sempozyumu Davetine Cevap Mektubu / Polat Onat
Değerli Mesut Varlık Bey,
Benim için
hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti
için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir
kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü
Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte
bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil
doğrusu.
Bu nazik
jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım
hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi
kısaca paylaşmak istiyorum.
Yazma
serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim,
belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak,
çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu
maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz
olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:
Birincisi: “Hayatım
boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi
sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı
nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam
gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin
gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu
tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği
gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu
varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan
yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi
çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir
başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur
hep.
İkincisi:
“Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım
çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.”
Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim
mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve
dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız
olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek
için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli
olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam
ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.
Üçüncüsü:
“Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde,
panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum,
tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat
netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan
bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal
etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için
önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve
kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar
vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu
söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük
saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa
burada ayrıca ifade etmek isterim.
Şöyle bir
durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen
hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette
mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram
içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp,
akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk
içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra
olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle
ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca
taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı
varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı
sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma
konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse
şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı
mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden
hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?
Teknolojinin
önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak
hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük
manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu,
zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz
muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına
kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve
niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi
bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi
edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da
taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik
taşıyacağını savını dillendireceğim.
İstanbul doğumlu ve ömrünün bir
kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası
taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü
de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak,
taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen
devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi
mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak
bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net
teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık,
kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.
Kusura bakmayın laf lafı açtı,
vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni
onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık
olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle
açıklayarak gerekçelendirmek istedim.
Ben su katılmamış, has bir
taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak
bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım,
kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu
asla göze alamam!
Satırlarıma burada son verirken
çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça
kalınız.
POLAT ONAT
15 Şubat 2014 Cumartesi
7 Şubat 2014 Cuma
Ziya Osman Saba'yı Unutmak
ZİYA OSMAN SABA’YI UNUTMAK
POLAT ONAT
29 Ocak
1957 tarihinde Kadıköy’deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31
Ocak’ta kılınan cenaze namazının ardından aynı gün Eyüp Sultan’daki aile
kabristanına gömülmüştü. 1980 yılında Eyüp Sultan mezarlığında kimi tadilatlara
gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu,
kabristanda yapılan değişikliklerle şairimizin mezarının kaybolduğu ortaya
çıkmıştı. Yapılan kimi araştırma ve çalışmalara rağmen şairin mezarı bugüne dek
bulunamadı yazık ki. Burada bahsi geçen sanatçı, öyle böyle bir şair değil.
Türk şiirinde kendine has önemli bir yer edinmiş değerli bir isimden
bahsediyoruz: Ziya Osman Saba.
Kendi
kültürümüze ve medeniyetimize karşı olan hovarda ve kıymet bilmez tavrımız evelezel
bilinen bir olgu. Ancak bir şekilde ortaya konması gereken kararlı tutum ve
planlı tavırlarla, belki şimdiye kadar gelişmiş bu hoyrat vefasızlığımızı
gelecek nesillere aktarmazsak, zararın bir yerinden de olsa dönmeye başlarız
diye düşünüyorum. Birçok köklü medeniyetler, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli
sanatçılarını saygıyla yad ederken, bizler çok değil, daha 57 yıl önce
yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarı kaybolmuş olarak unutuluşa terk
ediyoruz. Bu yazık değilse nedir?
Son derece şahsına
münhasır, dış etkilerden epeyce yalıtık, kendi kozasında yaşayan derviş gibi bir
şairdi. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi Ziya Osman Saba. Benzersiz
kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı
içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konuma tam olarak ulaşamamıştı.
“Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen,
kişilindeki mütevazılıkla hep geri planda kalmayı seçmişti.
Sadece,
Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı üç
birbirinden kıymetli şiir kitabıyla değil; pırlana gibi parlayan incelikli
öyküler barındıran, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul
(1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımıza iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya
Osman Saba.
57 yıl önce
bugün yitirmişiz Saba’yı. Mezarını da kaybetmişiz. Halen eserleriyle
yüreklerimizi titreten bir şairi unutuşa terk edebilmek bu kadar kolay
olmamalı. Nasip olsa da yetkililerimiz kadirşinaslık göstererek bir kültür merkezine
“Ziya Osman Saba Kültür Merkezi” adını verse şiirimiz ve edebiyatımız adına
güzel ve onore edici bir gelişme olmaz mı? “Arena Mega Kültür Merkezi” gibi
dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim
öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Ama ne diyelim;
Saba’nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak:
"Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…"
(Geçen Zaman, sayfa: 37)
"Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…"
(Geçen Zaman, sayfa: 37)
Ziya Osman
Saba’nın, bir başka kıymetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile lise döneminde
başlayan vefalı dostlukları dillere destandır. Ziya Osman Saba’nın can dostu Cahit
Sıtkı Tarancı’nın vefatı üzerine yazdığı şiir, son şiiri olacaktır şairimizin.
Çünkü yakın dostu Tarancı’nın trajik ölümünün ardından, üç ay sonra Saba da bu
fani dünyadan göçüp gitmiştir. Bu şiiri hatırlayarak yazımızı bitirelim:
DÜŞÜMDE
Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler.
Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz.
Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.
ZİYA OSMAN SABA
Polat Onat /
29 Ocak 2014
Polat Onat /
29 Ocak 2014
25 Ocak 2014 Cumartesi
Yeni Kitabım: "En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler"
EN SEVGİLİ'YE (s.a.s)
KELİMEDEN ÇİÇEKLER
"3 bölüm
12 karakter
24 şiir
36 hikâye
1 roman"
12 ayrı şehirde yaşayan 12 değişik insan…
Hepsi de farklı karaktere sahip bu insanların
kaderleri aynı kitap etrafında kesişebilir mi?
Acaba bu gizemli kitabı okuyan kişilerin
birbirleriyle şaşırtıcı bağlantıları nedir?
Günlük hayatın içinde gizlenmiş
kader planı hakkında bir kitap:
En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler
Peki, bir kitap insanın hayatının
kurtulmasına vesile olabilir mi?
Evet. Neden olmasın?
POLAT ONAT
"En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler"
"En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler"
96 Sayfa, Muştu Yayınları,
Mart 2014
23 Ocak 2014 Perşembe
Kitapçı Dergisinde Murat Gil'in "Taşra Berberi" Hakkındaki Yazısı
Kitapçı Dergisi, Sayı:9
Murat Gil
İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE
DAİR
“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… Ama peki ya biz?”
Ah Adem Yoksun
ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri
göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla
sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a
defalarca teşekkür ettim. Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını
yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan
bahsederken, başlamadan belirteyim.
Oldukça ilgi
çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu
kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri
biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra
berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara
sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir
anda cezbedebilecek sihirli malzemeler.
Şiiri çok seven
ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle
okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için
çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine
kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu
kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir
postmodern kısa roman mı,mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı,
manifestovâri bir poetik metin çalışması mı,dramatik bir intihar mektubu mu,
spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “hepsi” cevabını verdim.
Önsöz ya da
poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve
olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya
çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek
tavırları olan bir şair hem de. Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde
daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter”unsuruyla karşımıza
çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov
kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan
bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst
düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden
anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir
düşünün.Bunu yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak
tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de.
Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil. Âdem her sözü ve davranışı
ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu
cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların
yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir
kitap projesine” Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat
tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.
Eser tam
anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı
söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına
geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan Tutunamayanlar
romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde Türkiye’de ve dünyada şair
olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun
entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma
anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da
özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de
mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da
yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.
Onat, esere 20 sayfalık
muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar
listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi
varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına
tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası zamanın kültleşen pek
çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor.
(Yayıncı ve klasik okur gözünde) Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve
durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin
yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi
anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine
farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde
söyletiyor:“Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru
düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi
ağa babasının cepleri doluyor?”Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik
romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor “ Yetmiş milyonu aşkın
nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde
on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?”Onat kendi için başarının
ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha
büyük dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu
vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş
bir şeyin daha iyisini yapmayı.”
Dikkat ederseniz
kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında
başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat olması gerekenleri
inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür.
Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair
gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”
Üslubun
zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek
yapışını yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle
ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç
insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük
hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”
Âdem Yoksun’un iç
acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap
boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede
sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya
çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de
birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.
Eser projesi, günümüz
Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı
veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel
hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı
şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden
düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser “Epeyce ilginç
bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya
kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü
belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle
yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın
ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle
israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki
çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz
edilecektir.
Ben Âdem
Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da
apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat
atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir-
görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman
zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında
itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari
beklentilerimi karşılıyor benim.
Edebiyat dünyası
içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle
belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip
etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor: “Neyse ki zaman en adil eleştirmen
olmuştur”
Murat Gil
Kitapçı Dergisi, Ocak-Şubat 2014
Sayı: 9, Sayfa: 40-41-42
20 Ocak 2014 Pazartesi
Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü’nde “Taşra Berberi” Hakkındaki Yorumları
Varlık Dergisindeki
Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü’nde
“Taşra Berberi” Hakkındaki Yorumları
Pazar. Şu duyuru ne anlatıyor? “Bu
kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi? İronik bir
postmodern kısa roman mı? Mükemmel imgelerin billurlaştığı bir şiir dosyası mı?
Manifestovari bir poetik metin çalışması mı? Dramatik bir intihar mektubu mu? Spesifik
bir novella denemesi mi?” Bilmem, ben karar veremedim.
“İntihar
Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” (Sıcak Nal, 2012) Polat Onat’ın
yeni kitabı. 54 sayfa şiir, 115 sayfa uzun mu uzun bir “Önsöz”. Önsözde, şiir
üstüne diyeceklerini dedikten sonra intihar edecek bir taşra berberinden.
Deneysel şiirleri için bir ön açılım denemesi sanki o upuzun giriş. Aslında o
kadar uzun “önsöz” yerine, akıl vermek doğru değil ama, şiirleri daha uzun
tutulsaydı nasıl olurdu. Şiir üzerine o kadar uzun ahkâm kesmeye hangi şiir
okuru katlanır?
Kendisini
“şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız” duyumsayan taşra berberinin şiir üstüne
bu kadar derin düşünmesi, şaşırtıcı. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler
eskisi kadar sivri, güçlü ve yaratıcı değil diye.” Uzun mu uzun bir açıklama
sağanağı. Kendi şiirlerinin de açıklamaları örnekler oluşturuyor. Aslında
“Spesifik bir novella denemesi”ymiş bu farklı kitap.
Kendini
aynalara teslim etmiş bir berberin şiir dünyası ve taşra duyarlığı.
Gültekin Emre
Varlık Dergisi, Ocak
2014
Sayı: 1276, Sayfa: 112
19 Ocak 2014 Pazar
Yırtın Karanlıkları / Sümeyye Fırat
YIRTIN KARANLIKLARI
Nice
destanlar yazıldı. Nice türküler söylendi. Nice mürekkepler tüketti kalemler. Ağıtlar
yakıldı. Beyaz oyalı tülbentler, yerini oyasız tülbentlere bıraktı. Adına ana
diyordular. Sahi gözyaşının rengi var mıydı? Ana her yerde anaydı. Evlat her
yerde evlat. Acı her yerde acı.
Çorak
topraklar suya hasretken kana boyandı. Gelinciklere mesken olmayı bekleyen
dağlar, mayınlarla döşendi. Coşkun ırmaklar özgürlüğe hasretken, en acı
melodileri dinledi. Beyaz güvercinler gökyüzüne sevdalıyken, kafeslere mecbur
edildi. Analar çocuklarını okumaya göndermenin sevincini tadamadan, doyasıya
dizine yatırmadan dağlara kurban etti. Soğuk, sarp, gidişi olan dönüşü hayal
bile olmayan dağlara. Beklemeyi unuttu analar.. Bir Şiwan Perver türküsünde
geçtiği gibi;
Sere
çiyan bi dumane berxemin –
(Dağların
başı dumanlıdır kuzum)
Birin
kurun be dermane bavemin –
(Yara derindir dermansızdır benim babam)
Gelo
çıma em hewane megri megri –
(Biz niye böyleyiz ağlama ağlama)
Ve
tariye biçirinin berxemin –
(Bu karanlığı yırtın kuzum)
Van
dirokan biçirinin bavemin –
(Bu tarihleri yırtın benim babam)
Rastiya
gele xwe em bibinin –
(Halkımızın doğruluğunu görelim)
Megri
megri megri –
(Ağlama ağlama ağlama…)
Gülmenin
iksiri ferahlatırken yürekleri, neden ağlasın ki anaların yürekleri, Savaşın
soğuk sillesini hissetmemek mümkünken hele...
Yasak
bir dilin mahkûmuydu herkes, türküler çığırmak bir yana mahpusta ana evladıyla
dilsiz hasret giderirdi. Tek cümle ezberlerdi belki özlemini anlatmak için.. oğul anan kurban
olsun sana!!. En içten türküler nağmelerini kaybetmişti. Tenha yerlerde, dost
kervanlarında dile gelirdi dengbejler (kürt ozanlar).
Ve
11 yaşında bir kız çocuğuydu Selamet, Ondan geriye sadece sararmış bir çocukluk
fotoğrafı kaldı. Bir kış ayında, bir köy baskınında öylesine sessizce çekip
gitti bu dünyadan. Yine içli bir türkü döküldü dillerden..
Malan
barkir le le çune weran le –
(Evlerini yüklenip, bilinmeyen diyarlara gittiler)
Dine le
dine le dinara min –
(Delim, delim, Dinarım)
Keçe le
rinde le bermaliya min –
(Ah kız, güzel kız delalım)
Dersimdeki
(Tunceli) bir göçü anlatan en güzel dizeler belki. Yerinden, yurdundan olmak.. Aşından,
ekmeğinden.. Kaybolan zamanların ardından dönüp geriye baktıklarında, daima
biraz eksik, çokça yurtsuz ve hüzünlü bir mazi ile karşılaşanlar. Oysa bir dil
bir lisan değil miydi? Hangi ideoloji, hangi sistem, hangi hırs bir ana dilini
yok etmekten haz alırdı. Bu, gören birini âmâ olmaya zorlamak, duyana sağır ol
demekti.. Susturmak, susmaya mecbur bırakılmak. Çok canlar yandı, çok bedeller
ödendi. Kardeş derken bir vakitler birbirlerine hesapsızca, düşman oldular. En
acısı yollarken evladının birini askere, diğer evladını feda etti dağların
pençesine.. Savaş soğuktu, savaş hırçın.. can yakıcı.. giden gidiyordu geride
yaşlı gözler, ağıtlar, ne olduğundan habersiz, babalarının tabutuna sarılan
sabiler kalıyordu. Hâlbuki Yalın ayak devrilen askeri araca koşan kürt annenin
dizinde can veren Türk askeri ’ana’
dememiş miydi ona, o da ‘oğlum’, diye anne edasında bir buse kondurmamış mıydı
yanağına. Belki de Türk - Kürt kardeşliğinin en büyük simgesiydi.
Ana
kucağından asker ocağına düşen Türk, Kürt, Arap aynı kışlada omuz omuza
kardeşlik naraları atanlardan biri Ömer, öteki Baran değil miydi? Aynı sıraları
paylaşan körpe yüreklerden biri Berfin diğeri Ayşe değil miydi? Çanakkale’de, Kurtuluş
savaşında akan kan bir, davamız bir değil miydi? Asrın âlimi, Bediüzzaman Said-i
Nursi hepimizin üstadı, Mehmet Akif’in Şarkın Sultanı dediği Selahaddin
Eyyubiler bizden değil miydi? Kardeşlik bir anneden doğmak değildi, kardeşlik
aynı dilden konuşmak, aynı tenden aynı renkten olmak değildi! Kardeş olmak çok
daha ötesiydi. Aynı torakta tek filiz olmaktı, aynı vatanda tek millet olmak,
aynı bedende tek can olmaktı..
Âşiti
(Barış) ile Barış’ın ne farkı vardı? İkisi de umut kokuyordu. İkisi de güzel
günlerin habercisiydi. İkisi de Baharın müjdecisiydi. Öyleyse neydi
karanlıkları yırtmaktan bizi alıkoyan, şimdi ülkemizin doğusunda batısında
iklim Barıştır.. Gidecek yol bir, tutulacak el bir, koşulacak mekân barıştır. Nifak
tohumlarını ekemeyecekler içimize, sevdamız bir, rotamız barıştır. Anaların
zılgıtı doğuda yankı yapmayacak sadece, batıdaki ananın tuttuğu alkış, barıştır.
Gözlerden yaş yerine umut akacak, aşkımız bir destanımız barıştır.
Sümeyye FIRAT
11 Ocak 2014 Cumartesi
4 Ocak 2014 Cumartesi
Bir Öğretmen Şair Yazar Blogger: Polat Onat
Bir Öğretmen Şair Yazar Blogger: Polat Onat
"Nedir şiir?
Yüzyıllardır cevabının verildiği sanılıp üstünkörü geçiştirilmiş
parlak cümlelerin yaldızlı ışığının bulanıklaştırdığı bakışları şaşırtmak
pahasına soralım.
Nedir şiir?"
Dün
Dünya Çocuk Hakları Günü yazım için mola verdiğim "kitaplı"
bloggerların dedikodusuna, Polat Onat ile devam ediyorum...
Esas
mesleği öğretmenlik olan Polat Onat'ın 4 kitabı yayınlanmış...
Ben, Polat Onat kitaplarından,
"İNTİHAR
ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ" kitabı üzerine bir şeyler
söylemek istiyorum.
Polat Onat, imzalı kitap meraklısı... Ve yine imzalı kitap peşinde olduğu bir
gün sahafta Adem Yoksun adlı bir berberin şiir dosyasına rastlar. Bu dosyayı
okuduğunda çok heyecanlanır ve yayınlatmak için teşebbüse geçer ve de
başarır...
İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi'nin yani Adem Yoksun'un ağzından yazılmış olan
Önsöz bldiğimiz öyle bir veya iki sayfalık alışılmış bir önsöz değil... Kitabın
bütünü ve hem ön hem de son söz toplam 106 sayfa...
Alışılmış kalıpların dışında. Bir roman veya şiir kitabı okur gibi
hissetmekten ziyade bir felsefe kitabı niteliğindeki sorgulamaları içerisinde,
yaşamın labirentlerinde oradan oraya savrulduğumu hissettim. Bazı anlar
oldu elimden bıraktım çünkü yordu beynimi ama duygularım beni geri
döndürdü.
Belki de bu üslubu kitabı bitirmeme sebep oldu. Son sayfalara geldiğimde, yani şiirler kısmına, ki bu aslında kitabın sadece 44 sayfalık bir bölümü. İşte o bölüm... Apayrı bir şey... Anlatılabilir mi? En azından benim
kabiliyetim anlatmaya yeterli değil. Kendiniz okumalısınız...
Polat Onat'ı bu kitap nedeniyle özellikle tebrik etmek istedim. Çünkü insanlar,
kolay kolay tanınmayan bir ismin, bilinmeyen bir eserini halka mal etmek adına
böyle uğraşmazlar...
Polat Onat'ın kendi eserleri ile ilgili detaylı bilgilere kendisinin Polat Onat adlı blogunda ulaşabilirsiniz...
Ama ben kendi düşüncelerimi belirtmezsem içim rahat etmeyecek:
Bir öykü okuyacaksınız bir kitapta ama her kısım, her paragraf bir şiir
olacak...
Alışılmış kalıplara meydan okuyacak...
Beyninizde ince kıvılcımlar çaktıracak...
Duygularınıza eşlik edecek...
Gönlünüze yoldaş olacak...
Polat Onat'ın 4.kitabını daha okumadım. Eleştirilere göre diğerlerinden daha farklı. Okuyunca bir kaç söz buraya eklerim... Ama okuduklarımla;
Ben Polat Onat'ın iz bırakan bir sanatçı olarak kabul edileceğine
inanıyorum...
21 Kasım 2013
28 Aralık 2013 Cumartesi
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın İlk Şiiri: "Yavaşlayan Ömür" ve Son Şiiri: "İkinci Anne"
YAVAŞLAYAN ÖMÜR
Hasretim içerimde bana bir kefen taşır,
Sarar bir bahar gibi seni ipek kumaşlar.
Benim adımlarıma topraklar yalçınlaşır;
Erir bir mavilikte senin yolunda taşlar.
Sarar bir bahar gibi seni ipek kumaşlar.
Benim adımlarıma topraklar yalçınlaşır;
Erir bir mavilikte senin yolunda taşlar.
Ne ruhun beni görür, ne sevgim döner geri,
Beyaz gölgeler saklar gözlerimden her yeri.
Diner akşam olunca günün bütün sesleri;
Ve benim içerimde eski bir şarkı başlar.
Beyaz gölgeler saklar gözlerimden her yeri.
Diner akşam olunca günün bütün sesleri;
Ve benim içerimde eski bir şarkı başlar.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
İstanbul Dergisi / 1933
Ardından, aralıksız 75 yıl boyunca süren 114 kitaba ulaşan devasa bir şiir serüveni...
Ve 18 Ağustos 2008 tarihinde, 94 yaşındaki Dağlarca'nın, İstanbul Acıbadem Hastanesi'nde yazdığı son şiiri:
İKİNCİ ANNE
Hepsi yalan
Çocuk kendinin annesidir
Su dersin su içer
Şeker dersin şeker verir
Elma dersin elma verir
Kapı çalınıyor dersin baba gelir
Kimse anlamaz senin büyüdüğünü
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Beyaz Dergisi / Şubat 2009
Evet... Burada okuduğunuz Dağlarca şiirleri, şairin en mükemmel şiirleri olarak değerlendirilemez elbette... Ama bir asra yaklaşan görkemli şiirsel başarılarla süslü ömrün bir nevi özeti olarak okunabilir...
Polat Onat
Polat Onat
15 Aralık 2013 Pazar
Dublin ve Batman Ulysses (Hüseyin Avni Cinozoğlu)
Zalifre Yazıları Dergisi
Hüseyin Avni Cinozoğlu
DUBLIN VE BATMAN ULYSSES *
-intihar etmiş bir taşra berberinin
şiir kitabı ve önsözü-
Değerli Hüseyin Nevzat Erkmen (İzmir'de yaşıyor) iyi ki Ulysses’i imzalayıp
gönderdi. Ulysses’i yirmi yıl önce okusaydım anlayamazdım. Umberto Eco’nun
“Foucault Sarkacı” aynı parıltıya sahip değildi. Eco “ Gül’ün Adı” romanından
sonra yetenek yitimine uğradı. Doğan Kitap’tan çıkan “Prag Mezarlığı” ile
harakiri yaptı. Dikkatli olmak lazım. Sema Kaygusuz’un bu minvalde “ Yere Düşen
Dualar” Ulysses’i çok basitçe taklit ediyordu. Bu konuda da yazmıştım. Orhan
Pamuk “Beyaz Kale’de taklit etti. Vasati seviyede kaldı. Diğer romanları da
vasatidir.
Umberto Eco, Foucault Sarkacı’nda “ Bir aptal Bile Nobel alabilir” cümlesi
dikkatimi çekti. Mesela Soljenistin’in Nobel alan eseri de çok zayıf bir
eserdir.
'Ulysses' Hüseyin Nevzat Erkmen olmasaydı belki de Türkçeye çevrilemezdi. Nevzat
Bey âdeta Ulysses’i, şair çevirmenlere özgü bir yöntemle yani metni Türkçede
yeniden yaratıyor. Ve bu sayede Türkçenin dünyanın en büyük dillerinden biri
olduğunu görüyor ve gönenip kıvanç duyuyorsunuz.
Ulysses’i on beş gün oldu okuyorum ve henüz yarısına geldim. Bazı cümleleri,
sözcükleri, sözcük ve cümle konstrüksiyonlarını çözmek kerpetenle çivi sökmek
gibi zor. Sanıyorum Ulysses’i Türkçede Nevzat Erkmen’ den sonra en iyi
anlayanlardan, metne nüfuz edenlerden biri olduğuma da inanıyorum. Elbette
sevgili Enis Batur, Polat Onat ile birlikte.
Ben Nevzat Erkmen adını biliyordum. Sonra Nevzat Erkmen bana bir armağan daha verdi.
“Cinozoğlu benim de adım Hüseyin.” dedi. HÜSEYİN NEVZAT ERKMEN. Sevgili abim Hüseyin Peker, Hüseyinler arasına Hüseyin Nevzat Erkmen’in
künyesini de yazabilir. Hüseyin Cöntürk’ü hatırlatan Hüseyin Peker.
Fuat Çiftçi ile de konuştuk Polat Onat’ın, ÂDEM YOKSUN anti kahramanının,
periferide, merkez iktidarca yok sayılan yazar ve şairleri ima ettiğini.
Polat Onat sadece Ulysses’i değil Oğuz Atay’ı da şerefli bir üslupla tevarüs
etmekte. Kara mizahla stilizasyon üslubu “Ulysses” “Tutunamayanlar” ve “intihar
etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” nde geçerli bir üslup...
ÂDEM YOKSUN VE PERİFERİ
Foucaltçı kuram zaten post modern dönemde merkezin iktidar ve kudretini
kaybettiğini, iktidarın bir ağ gibi yayılarak, periferinin merkez karşısındaki
dezavantajının son bulduğuna, işaret eder.
Zalifre Yazıları’nda Polat Onat’ın bu şaheseri hakkında yazdığım yazıda, USTURA
imgesinin, acemi bir berberin ustalaştıktan sonra sakal saç keser gibi,
fazlalıkları, uyumsuzlukları usturanın keskin yüzüyle, KILI KIRK YARARCASINA
ÖZENLE traş ettiğini düşünmüştüm. Bu düşüncem doğruydu. Ustura ayrıca şiir
işçiliğini de anımsatıyordu. Fakat Polat Onat’ın, “berber” ve “ustura”yı bir
rastlantı ya da bir ilhamla keşfettiğini, düşünmüyordum.
Ve Ulyssese’in 12. Bölümünde 348.sayfa ve devamında berber ve usturayı tanıdım.
Bu berber, aynı zamanda cellât ve katil imgesiyle betimlenmektedir. Peki, bu
Barbar Berber kimdir?
Daha doğrusu Ulysses’teki
USTA BERBER H. RUMBOLD KİMDİR?
Okurların biraz zekâ egzersizi yapmalarını istiyorum. Biraz daha ipucu vermek için ULYSSES'den alıntılıyorum:
“(...)
Dublin Baş Şerifine
Dublin
Muhterem efendimiz size hizmetlerimi sunarken yukarda bahsettiğim müessif
hadisede 12 Şubat 1890 tarihinde Bootle hapishanesinde Joe Gang’ı
asmıştım...
— Göster bakayım Joe, dediydim ben.
- ... Meşhur katil er Arthur Chacei’de Pentonville hapishanesinde jessie
Tilsit’i öldürdüğünden dolayı asmıştım, Billington
—Vay anam dediydim ben
- ... meşhur katil Toad Smith’i idam ederken ona yardımcılık etmiştim.
Abem. Mektubu elimden çekip alıverdiydi.
— sıkı durun, dediydi Joe, ilmeği adamın boynuna bir kerede geçirivermek gibi
özel bir kabiliyetim vardır ki artık onu hiç çıkaramaz. İnşallah takdirlerinize
mazhar olurum pek muhterem efendim, hürmetlerimle, mağış talebim beş ginedir.
H.Rumbold
Usta Berber
(...)"
Bir sonraki yazımda bu sorunun yanıtını vereceğim. Bazı tembel zihinli arkadaşlar
temrin yapmaları için...
Polat Onat’ın dehâsına bir kez daha hayran oluyorum. Türkçe’nin sahih Arthur Rimbaud’u ...
USTURA sözcüğüyle Polat Onat bir harfler konstrüksiyonu ile metni
zenginleştiriyor:
USTURA
US
USTA
UST ( meta fiction)
ART USU
ARTHUR
İskender Pala gibi, ikinci sınıf kötü ve adi yazarların ULYSSES'de proto
tipleri ya da benzerleri var. İskender Pala, Türk Ordusu’ndan ihraç edilince
yeşil sermaye ona merhamet ederek dünyalık edinmesini sağladı. Her yıl
alelacele basmakalıp romanlar yazıyor. Ülkemiz eblehler ülkesi. Bu ülkede
“aptallık sayısı bir hayli yüksek”
Sabahleyin HaberTürk kanalında bir astrolog kadın vardı. Saçmalayıp durdu.
Sanki gezegenlerin, yıldızların ruhu, canı var da insanları seçip etkiliyor.
Kadın cehaletin verdiği cesaretle bir bilim adamı gibi afra tafra içinde.
Kurtlar Vadisi adlı dizinin senaryosunu acaba “Bir akıl hastası mı?” yazıyor
diye de düşünmeden edemiyorum. Pekâlâ, Paranoyak Psikoza duçar bir akıl hastası
ancak Kurtlar Vadisi gibi iptidai bir dizinin senaryosunu kaleme alabilir.
Necati Şaşmaz’ın IQ'sü son derece düşük. “Kurtlar Vadisi”nin senaryosunu yazan
da kardeşiymiş. Türkiye’de akıl hastaları bile film çekebiliyor. Dört tane ardarda “Cinli” film çeken Hasan Karacadağ’ın filmleri düşük IQ'süyle dikkat
çekiyor. Türkiye, bu anormal ülkede küçük çaplı adamlar epey dünyalık
edinmekteler.
İskender Pala, ordudan ihraç edildi, Mustafa Kemal Atatürk’le en ufak bir
bağlantısı olmadığı halde ( Zihinlerinde ve içlerinde Mustafa Kemal düşmanlığı
bu taifenin alâmeti farikasıdır.) Atatürk Tarih Dil Yüksek Kurumu’na atandı. Bu
durum bile Mustafa Kemal’den intikam almak isteyen bir zihniyetin, alelacele
başvurduğu bir intikam biçimidir. Böylesi bir seçim Mustafa Kemal’in hatırasına
hıyanet ve hürmet etmemektir. Dün de Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Ödülü’ne
değer görüldü.
Ahmet Kaya ile bu pespaye yazar taslağını aynı kadrajda görmeye tahammül
edebilir misiniz? Yunus Emre’yi bile tahrif etti. Yunus Emre kimdir bilmiyor.
Sünniliğin Sünnileştirdiği bir Yunus Emre ve geleneği vardır. Fakat asıl metne
ve gerçek metne sahip Yunus (İONNES) Rumdur. Yani Hıristiyan azınlığa
mensuptur.
Peki, Cumhurbaşkanlığı ödülü İskender Pala’yı Kanon dışı olmasını
değiştirebilir mi? Ünler, şöhretler geçicidir. Aristo’nun dediği gibi “ün ile değer aynı şey
değildir”.
Dünyalar Güzeli Rahmetli, Kardeşim Didem Madak’ın bir cümlesini anımsıyorum. “
kötü şiir ( eser) iyi şiir ( eseri) piyasadan kovar.” mealindeki iktisatta
geçerli Greshan yasasını, edebiyata şöyle tavzih ediyordu. “ Kötü şiir iyi
şiiri kısa vadede, iyi şiir kötü şiiri uzun vadede piyasadan kovar.” Şiirle
birlikte edebiyatı romanı da içeren bir cümle.
Oportünizmin sağcısı, solcusu, devrimcisi, İslamcısı olmaz. Bakınız soldaki
oportünistlere. Ulysses, İskender Pala ile birlikte Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Canan Tan, Ahmet
Altan son yapıtlarıyla Elif Şafak ( Elif son yazdıkları ile bu ucuz pazara
dâhil oldu, daha öncesinde iftihar duyduğumuz çok iyi bir yazardı.) benzer
yazarlarla dalga geçiyor, yani bir manada onları “çoktan ölmüş eserler
mezarlığına” gömüyor.
Geçen yıl Ordu’da, Şair Müslim Çelik’e, "Edebiyat sanat ortamında her zaman bir iki iyi adam vardır." demiştim. Müslüm de bana “Bir ikiden daha fazladır.” diye cevap vermişti.
Adalet Terazisi doğru tartan Enis Bey, Mustafa Durak Hocamız gibi hatırladım. Edebiyatın sıhhati ve yetkinliği için daha çok sayıda “Muhalefet Şerhi”.
* Ulysses. James Joyce. Türkçesi Nevzat Erkmen. Redaksiyon: Enis Batur. YKY. 13. baskı
* İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü,
Polat Onat, Komşu Yayınları, 2012
HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU
10 Ekim 2013 / Safranbolu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























