'İhtiyarın Vefatı' kitabımda yer alan "Akvaryum" adlı şiirimi bir japon balığına okutmaya çalışıyorum :-)
4 Eylül 2012 Salı
1 Eylül 2012 Cumartesi
Türkiye'deki İlk Şiir Kütüphanesi (Bursa - Nilüfer)
Şiir bir şehrin dokusunun içine
sinmişse onu görecek gözlere ihtiyaç duyar. Günlük hayatın içinden giderek
uzaklaşan, yaşadığımız hız çağında toplumla kucaklaşması neredeyse
imkânsızlaşan şiir, Bursa Nilüfer’de kendine has bir yurt edindi. Şiir
kitaplarının kitaptan bile sayılmadığı, çoğunluğun nezdinde edebiyatın salt
roman ve öyküden ibaret görüldüğü, şiirin ise herkesin kolayca üretebildiği
manzumelerden ibaret olduğunu sananların dünyadaki hâkimiyetini sürdürdüğü
zamanlardayız.
Geçenlerde tatil için Bursa'ya
gittiğimde, yakın zamanda açıldığını duyduğum 'Şiir Kütüphanesi'nin
nerede olduğunu soruşturdum. Birçok kişiden “Şiir Kütüphanesi mi, o da ne?”
cevabını aldıktan sonra, telefon vasıtasıyla belediyenin kültür işleri birimindeki
bir görevliden yol tarifini istedim. Üniversite tarafına doğru giden metroya
binip Yüzüncüyıl istasyonunda indiğimde, yolun hemen solundaki Nazım Hikmet
Kültürevi'nin giriş katında olduğunu öğrendim. Bulmam zor olmadı.
Sıcak havaların bezginleştirdiği
ruhuma şiirin hâkim olduğu bir mekânda nefes aldırabilme heyecanıyla, hafta içi
bir gün, öğlene doğru içeri girdiğimde Şiir Kütüphanesi epeyce sakindi. Bu
tenhalığa şaşırdım. Kütüphane görevlisi haricinde sadece üç kişi vardı içeride.
İki genç sınavlara hazırlanmak için test çözüyor, bir adam ise gazetelere göz
atıyordu. Öğrenciler için test çözmek şüphesiz ki çok gerekli, gelecekleri büyük
oranda bu vesileyle şekillenecek. Yetişen neslin genelinin, okudukları tüm
şiirler, sadece çözdükleri bazı Türkçe testlerinin içindeki bir ögeden ibaret
yazık ki. Gazete okumak ise hayatımızın vazgeçilmez bir parçası elbette. Şiir
mi dediniz, güldürmeyin beni Allah’ınızı severseniz!
Şiir Kütüphanesinin içerisinin
dekorasyonu ve ışıklandırması çok güzeldi. Okurların rahat ve konforu dikkatli
bir şekilde düşünülmüş, ona göre bir düzenlemeye gidilmiş. Hemen her
kütüphanede olduğu gibi burası da sessizliğin neredeyse elle tutulacak bir
varlık olarak somutlanmaya doğru yaklaştığı ortamlardan biriydi. Kütüphanenin
arşivi de epeyce zengindi. Gittikçe de zenginleşmeye devam edeceğini umuyorum.
Şiir tarihindeki verimlerin bir kısmının kendine böyle bir sığınak bulması az
şey değil şüphesiz.
Çevreyi fotoğrafladıktan
sonra, bazı edebiyat dergilerinin son sayılarının olduğu bölümde dergilere
göz attım. Tahminimce, az okunmaktan dolayı boynu büküktü edebiyat ve şiir dergilerinin,
ancak benim ilgimle karşılaşınca sanki biraz sevindiler. Kütüphanenin raflarına
itinayla dizilmiş kitapları inceleyip rastgele bir şiir kitabı seçtim ve baştan
sona okudum. Ben kitaptaki şiirleri okudukça şiirler de beni okuyorlardı,
böylece bütünleşiyorduk imgelerin rüzgârı altında tuhaf fakat güçlü dizelerle. Bazı
sevdiğim şairlerin eski baskı kitaplarını keşfederek inceledim, sevdim,
okşadım. Derin derin kokladım onları. Gözler aklıma düştü, o sararmış sayfalara
değip de toprak olmuş nice insanın gözleri. Şiirin yazılan ve okunan bir şey
olduğu kadar yaşanan bir şey de olduğunu hissettim derinden derine Şiir
Kütüphanesinde.
Nasıl geçtiğini anlayamadığım üç
saatin ardından eve dönmek için Şiir Kütüphanesinden çıktığımda, gazete okuyan
adam ve test çözen iki genç gitmişti. Sadece kütüphane görevlisi kalmıştı
içeride yorgun bakışlarıyla, kendisiyle baş başa. Selam verip yürüdüm çıkışa
doğru. Adam dalmıştı, duymadı. Kim bilir neler düşünüyordu. Bense acı acı
gülümseyip "Böyledir işte şiirin o dev yalnızlığı ey insanlar..."
diye mırıldandım kendi kendime.
POLAT ONAT
28 Ağustos 2012 Salı
Şiir Yarışmasından Şiir Kütüphanesine Ulaşan Kitabım
Geçen yıl şiir yarışmasına gönderdirdiğim ve sahafta bulunan kitabımdan bahsetmiştim. Yarışma sekreteryasına yedi tane kitap göndermiştim ya, geçenlerde aynı yarışmaya gönderdiğim bir diğer imzalı kitabımla karşılaştım. Ne kadar ilginç değil mi?
Bursa Nilüfer'deki Şiir Kütüphanesi'nin rafları arasında dolaşırken, bir baktım benim "Son" kitabım da orada. Şaşırdım ve sevindim. "Kütüphane yetkilileri hakikaten şiirden anlıyormuş, benim kitabımı da satın alıp arşivlerine eklemişler, helal olsun!" diye düşündüm. Şaka bir yana, kitabı açıp baktığımda, yıllar önce Metin Altıok Şiir Yarışması'na gönderdiğim bir diğer kitapla daha karşılaşmak hoş bir sürpriz oldu benim için doğrusu.
Yine oldukça ilginç bir tesadüf sonucu, bugün bir mail aldım. 2009 yılındaki Metin Altıok Şiir Ödülü seçici kurulunda yer alan şair Eray Canberk şiir yarışmasına gönderdiğim ve sahafa ulaşan kitabımla ilgili paylaşımım hususunda açıklamalarda bulunan bir yazı yazmış ve bana göndermiş.
Şair ve jüri üyesi Eray Canberk'in konuyu açıklığa kavuşturmak amacıyla bana gönderdiği mesajı, kendisinden izin alarak burada paylaşıyorum:
Sayın Polat Onat,
2009
yılında Metin Altıok Şiir Ödülü’ne gönderdiğiniz “Son” adlı şiir kitabınızın
başından geçenlerden daha önce de haberim olmuştu. Kitabınızın “çöpe atılmayıp
sahafa satıldığı” ileri sürülüyordu. Bu gibi iddia ve suçlamalar sizin “jüri
üyesi” diye nitelediğiniz seçici kurul üyelerinin yazgısıdır. Yazgıya boyun
eğip olayın üstünde durmadım. Ne var ki bugün e-postama gelen bir ileti
konusunda internette araştırma yaparken sizin 1. 3. 2010 tarihli yazınızla
karşılaştım. “Yorumlar” dahil olmak üzere baştan sona okudum. Size ulaşıp bazı
açıklamalar yapmak isteyince de Metin Cengiz’e baş vurarak e-posta adresinizi
öğrendim. Aslında buna gerek kalmayacakmış; çünkü hemen ardından sizin “sahafta
bulduğunuz bir dosya” ile ilgili iletiniz geldi. Burada da e-posta adresiniz
vardı.
Bu arada yine internette sizinle ilgili
bilgilere ulaştım ve konumunuzu öğrenince de sizin gibi düzeyli genç bir şair
nasıl olur da yukarıda sözü edilen yazıyı yazar, şaştım.
Şu
anda her ne kadar sizin yaşınızın iki katı yaşta olsam da size öğüt vermeye
kalkışmam yakışık almaz. Şimdi yazacaklarımı yalnızca bir savunu ya da iç dökme
kabul edin.
Ben,
1960’tan beri, yani 52 yıldır edebiyat ortamının, dahası edebiyat mutfağının
içinde olan bir edebiyat emekçisiyim. Ekmeğimi hemen hemen bu yolla kazandım.
Edebiyat çevrelerinde olumlu ve güvenilir bir izlenim bırakmışım ki neredeyse
30 yıldır çeşitli ödül ve armağanların seçici kurullarında bana görev verdiler.
Bunlardan biri de Metin Altıok Şiir Ödülü Seçici Kurul üyeliğidir.
Sizin
katıldığınız yıl seçici kurulda Gülten Akın, (rahmetli) Füsun Akatlı, Doğan
Hızlan, Talât Sait Halman, Ülkü Tamer, Enver Ercan ve ben vardım. Bu adı
geçenlerin hiçbiri kitabı çöpe atmaz. Sahaflara satılması da söz konusu olamaz,
çünkü almıyorlar. Nitekim ben bana gelenlerin bazılarını kendime ayırdıktan
sonra bazılarını şiirsever dostlara, geri kalanları da nazımızı çeken sahaf
dostlara armağan ediyorum.
Seçici kurul üyeleri (bir iki kurul dışında) ücret almazlar. Bu iş
gönüllü olarak yapılır. Getirisi de edebiyata hizmet etmiş olmak ve böyle bir
kurulda bulunmaktan onur duymaktır. (Dilerim, yaşınız ilerler, böyle bir kurula
seçilirsiniz ve gelen 40-50 kitabı hiçbir karşılık beklemeden değerlendirmenin
nasıl zaman aldığını, nasıl yorucu olduğunu ve sorumluluk getirdiğini bizzat
yaşayarak görürsünüz.)
Kitabınızın sahafa satılması ya da günlük deyişle “sahafa düşmesi” hiç
de gocunulacak bir olay değildir. Tam tersine kitaba bir gün görmüşlük ekler.
(Ayrıca, kendim için söylüyorum, bugüne kadar bana gelen şiir kitaplarını evde
barındırmaya kalksaydım, şu anda özel olarak oluşturduğum şiir kitaplığımın
yanı sıra 1000 kadar kitaplı ayrı bir
şiir kitaplığı oluşurdu. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi gelen şiir
kitaplarının çoğu belli bir düzeyin altında oluyor ve elde tutulması bir anlam
ifade etmiyor.)
Bir
ödüle katılan kitaba hiçbir şekilde “ithaf” yazısı yazılmaz. Bu göreneklere de aykırıdır. (Öte yandan, imzalı
kitap da sahafa satılabilir ya da bir dosta armağan edilebilir. Bunları
toplayan “imzalı kitap” meraklıları da vardır ki anladığım kadarıyla bunlardan
biri de sizsiniz. İmza sayfasını kesmenin ya da kopartmanın kitaba saygısızlık
olacağını düşünüyorum.)
Yazınızın sonundaki “Yorumlar”a gelince: Değerlendirmeler son derece
bilgisizce. Suçlayan ya da eleştirenlerin seçici kurul üyelerinin adlarını ilk
kez duydukları kesin! Eğer şiir okuru böyleyse gerisini siz hesap edin!
Metin
Altıok Şiir Ödülü’nün bazı yıllar isabetsiz olarak verildiği düşünülebilir.
Bugüne kadar alanlar Haydar Ergülen, Azad Ziya Eren, Hulki Aktunç, Birhan
Keskin ve Tozan Alkan olduğuna göre
“Bunlardan hangisi ödüle değer değildir?” sorusuna cevap vermek gerekir.
Değerli genç şair arkadaş, önemli olan şiirdir; çekişmelerin,
didişmelerin, suçlamaların, kendinden menkul değerlendirmelerin, ahbaplık ilişkilerinin,
bazı durumlarda ödüllerin bile şiire hiçbir şey
katmadığını yaşayıp görmüş biri olarak size başarılar diliyorum.
Eray Canberk
27 Ağustos 2012
23 Ağustos 2012 Perşembe
İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü
Değerli Arkadaşlar,
Tanıyanlar biliyordur. Ben Batman’da ilkokul öğretmenliği yapıyorum. Aynı zamanda imzalı kitap koleksiyoncusuyum. Batman’ımızda tek bir sahaf var, küçücük bir dükkân. Sahibi dostumdur sağ olsun. Bu senenin ocak ya da şubat ayındaydı yanlış hatırlamıyorsam. "Polat, bir ara dükkâna uğrayıver, ilgini çekeceğini düşündüğüm bir dosya elime geçti." diye telefon açtı. Kâğıt toplayıcı bir çocuğun getirdiği evrakların içinde bulmuş. Hani şu bildiğimiz mavi plastik telli dosyalar var ya onlardan. Beş liraya satın aldım şair Adem Yoksun'un "Şiir Kitabım ve Önsözü" adını verdiği bu dosyasını.
Yaptığım araştırmalarda edindiğim bilgilere göre Adem Yoksun bir taşra kasabasında berberlik yapan, bekar, takıntılı bir şiir heveslisiymiş. Birçok yerel gazetede de ürünlerine yer vermiş. Otuzlu yaşlarının son dönemlerindeki bu ilginç şahsiyet, ne yazık ki, 2010 yılında belirlenemeyen bir nedenle kendi yaşamına son vermiş. Ruhu şad olsun.
Berberlik mesleğini icra etmiş olan Adem Yoksun'un dosyasında 45 tane şiir var. Ancak asıl ilginç olan, dosyasının başında şairimizin yazdığı ve şiir kitabında önsöz olarak yer vermeyi planladığı 70 sayfalık monolog tarzındaki metin. Yer yer bir manifesto hüviyeti sergileyen, Adem Yoksun'un genelde insanlar, özelde şiir dünyası hakkındaki düşüncelerini paylaştığı ve ayrıca savunduğu poetik argümanları açıkladığı bu metnini ve şiirlerini geçtiğimiz günlerde saygın bir yayıncımızla paylaşmıştım. Eksik olmasın, onun da epeyce ilgisini çekti bu tuhaf dosya.
Tanıyanlar biliyordur. Ben Batman’da ilkokul öğretmenliği yapıyorum. Aynı zamanda imzalı kitap koleksiyoncusuyum. Batman’ımızda tek bir sahaf var, küçücük bir dükkân. Sahibi dostumdur sağ olsun. Bu senenin ocak ya da şubat ayındaydı yanlış hatırlamıyorsam. "Polat, bir ara dükkâna uğrayıver, ilgini çekeceğini düşündüğüm bir dosya elime geçti." diye telefon açtı. Kâğıt toplayıcı bir çocuğun getirdiği evrakların içinde bulmuş. Hani şu bildiğimiz mavi plastik telli dosyalar var ya onlardan. Beş liraya satın aldım şair Adem Yoksun'un "Şiir Kitabım ve Önsözü" adını verdiği bu dosyasını.
Yaptığım araştırmalarda edindiğim bilgilere göre Adem Yoksun bir taşra kasabasında berberlik yapan, bekar, takıntılı bir şiir heveslisiymiş. Birçok yerel gazetede de ürünlerine yer vermiş. Otuzlu yaşlarının son dönemlerindeki bu ilginç şahsiyet, ne yazık ki, 2010 yılında belirlenemeyen bir nedenle kendi yaşamına son vermiş. Ruhu şad olsun.
Berberlik mesleğini icra etmiş olan Adem Yoksun'un dosyasında 45 tane şiir var. Ancak asıl ilginç olan, dosyasının başında şairimizin yazdığı ve şiir kitabında önsöz olarak yer vermeyi planladığı 70 sayfalık monolog tarzındaki metin. Yer yer bir manifesto hüviyeti sergileyen, Adem Yoksun'un genelde insanlar, özelde şiir dünyası hakkındaki düşüncelerini paylaştığı ve ayrıca savunduğu poetik argümanları açıkladığı bu metnini ve şiirlerini geçtiğimiz günlerde saygın bir yayıncımızla paylaşmıştım. Eksik olmasın, onun da epeyce ilgisini çekti bu tuhaf dosya.
"Şiir Kitabım ve Önsözü" adlı bu çalışmayı "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü" adı altında kitaplaştırmayı planlıyoruz. Telif hususundaki hukuksal prosedür tamamlanabilirse bir-iki ay içinde Adem Yoksun'un bu eşsiz çalışması geç de olsa raflardaki yerini alarak okurlarla buluşabilecek.
POLAT ONAT
7 Ağustos 2012 Salı
Zaman Hırsızı Twitter ve Seçme Aforizmalarım
Twitter aynen Facebook gibi bir zaman hırsızı. Hatta ondan daha hızlı bir akışa sahip olduğu için daha zararlı olduğu kanısındayım. Bilincimiz daha ne kadar bu sanal bilgi, haber, fotoğraf, yorum bombardımanına katlanacak, emin değilim.
21 Mart 2010 tarihinde polat_onat twitter hesabımı açmışım. Yaklaşık iki buçuk senedir üyeyim ancak pek aktif bir twitter kullanıcısı olduğumu söyleyemem. Toplam 171 twit atmışım bu sürede. Bunların çoğunluğu da yazdığım "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü" adlı romanımın içinde geçen aforizmaya yakın bazı cümlelerimin paylaşımından ibaret. İşte bunlara örnekler:
- Beklemek çoğu zaman umudu içermez.
- "Neleri bildiğimiz, neleri bilmediğimizin en büyük kanıtıdır." dedim odamın suskun duvarlarına.
- En beğendiğiniz 5 şair birbirinden nefret ediyorsa, iyi biliniz ki siz nitelikli bir şiir okurusunuz bayım.
- Şiir size gelmez beyler... Siz ona gitmelisiniz... Soğukta uykusuz... Sabırlı...
- Günler hep tek tek geçiyor.
- "En güçlü sabır, her zaman geçmişteki küçük sevinçlerin içinde filizlenir." dersem son derece saçma bir laf etmiş olurum diye düşünüyorum.
- "Hayat mı ölümün içindedir yoksa ölüm mü hayatın içindedir?" deyip ilginç bir laf etmenin sevincini yaşadım gecenin bir yarısı kendi kendime.
- Hepimiz yaşlıyız. İhtiyarlar çok yaşlı, gençlerse az yaşlı.
- Siyah-beyaz filmler zamanında oyuncuların film karelerinin dışındaki hayatlarının da siyah-beyaz olmadığına kendimi bir türlü inandıramadım.
- Bir şairin şiir serüvenine iyi başlamasındansa iyi bitirmesinin daha önemli olduğuna her zaman inandım.
- Kendini herkese ispatlamış birini beğenmediğini sebepsizce ifade etmek, kendini ispatlamaya çalışmanın en acınası yollarından biridir.
- Her gününü, o günü on beş sene sonra hasretle hatırlayacağını düşünerek yaşasaydın keşke. Ama unutma, bunu yapabilmen için hiçbir zaman geç değil.
- Başaramayacağını bildiğin bir amaç için ömrünü adamak en mükemmel yalnızlıktır.
- Günümüz Türk şiirinin en büyük sorunu: İyi şair çok, çok iyi şair yok.
- Herkesin, her şeyin en iyisini sadece kendisinin yapabileceğine inandığı bir çağda yaşıyoruz.
- İnsanlar ne söylemeye çalıştığınızla değil, ne söylediğinizle ilgilenir.
- Normal yazıların olduğu kâğıt ile şiir yazılı kâğıdın, sobada yanarken kül olma süreleri ve çıkardıkları çıtırtı birbirinden oldukça farklı.
- Gerçek başarıya ulaşmak için yetenekten, azimden, zekadan, çalışmaktan, dehadan, şanstan, hırstan daha önemli bir şeye ihtiyaç var: Sabır.
- Hiç kimse en mutsuz olan şairin en iyi şiiri yazacağına dair kesin bir kanıt öne süremez.
- Okuyanı çok olan başarılı şair, seveni çok olan büyük şair, düşmanı çok olan önemli şairdir.Tercih şansım olsaydı, sonuncuyu tercih ederdim.
- Seksen yaşında bir insanın kendini yirmi yaşında hayal etmesi kadar kolay değildir yirmi yaşında birinin kendini seksen yaşında hissetmesi.
- Bugünün bitecek olması hayatın da bir gün sona erecek olacağının en somut kanıtıdır.
- Dünya hayatında hiçbir şey istememeye çalıştığımda mutluluğu, hiçbir şey istememeyi başardığımda huzuru buldum.
- Uyuduğumda ben yokum, uyumadığımda sen yoksun.
1 Ağustos 2012 Çarşamba
Karagöz Müzesi (Bursa)
Yıllardır her yaz Bursa'ya gittiğim zamanlarda, Çekirge semtine yolum düştüğümde hep önünden geçip gittiğim
Karagöz Müzesi'ni nihayet gezebildim. Hoş bir müzeydi. Merak edenler için, çektiğim bazı fotoğrafları aşağıya ekliyorum.
28 Temmuz 2012 Cumartesi
Ara Güler'in Gözünden Edebiyatçı Portreleri Sergisi
Yaşayan en büyük fotoğrafçılarımızdan Ara Güler'in objektifinden yansıyan edebiyatçılarımızın portrelerini Bursa Nilüfer'deki Nazım Hikmet Kültürevi'nin giriş katında gördüm ve ilgiyle inceledim. Bazılarının fotoğrafını çektim. İçlerinden bana göre en değerli şairleri bir seçki yapıp, beğeni sırama göre burada paylaşıyorum.
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Oktay Rifat
Edip Cansever
Behçet Necatigil
Cemal Süreya
Orhan Veli Kanık
Melih Cevdet Anday
İlhan Berk
ETİKETLER:
Ara Güler,
Behçet Necatigil,
Bursa,
Cemal Süreya,
Edebiyatçı Portreleri,
Edip Cansever,
Fotoğraf,
İlhan Berk,
Melih Cevdet Anday,
Nazım Hikmet Kültürevi,
Oktay Rifat,
Orhan Veli Kanık,
Sergi
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Batman'da Termometre 50 Dereceyi Gösterdi
Bugün Batman'da sıcaklık 50 dereceye dek ulaştı. Böyle bir sıcağı ömrümde görmedim. Sokaklarda kimse yok. Dükkanların çoğu kapalı. Evin içinde termometre 42 dereceyi gösteriyordu, balkona çıkarır çıkarmaz elliye vurdu. Biraz daha balkonda tutsam sıcaktan dolayı kesin patlardı termometre. Neyse ki klimalı odamda sıcaklık 23 derece. Klima olmasaydı hayat bu şartlar altında gerçekten zor olurdu doğrusu.
26 Haziran 2012 Salı
Müthiş Bir Şarkı: "Canım Meleğim Canemın" (VİDEO)
20 Haziran 2012 Çarşamba
Yüz Yılın Unutulmaz Dergileri / Polat Onat
DEĞİRMEN’İN ÖĞÜTEMEDİĞİ DERGİLER
Edebiyat dünyasının ve
aktörlerinin tarihselliği içindeki gelişim ve dönüşümünü dergilerin oluşturduğu
vasat içinde gözlemlemeyip, salt kitaplar çerçevesinde ele alsaydık büyük
ihtiyaç duyduğumuz bütünsel perspektif şüphesiz net olarak ortaya
çıkamayacaktı. Geçmişten günümüze dek, okul olma işlevini hep önemli bir görev
olarak taşımış olan nitelikli dergiler, genel itibariyle dağıtım ve okura
ulaşma bağlamında kimi sorunlarla boğuşsa da, yine de kalitelerinden taviz
vermeden özveriyle yayımlanmaya devam ediyorlar.
Rüstem Budak yönetiminde
istikrarlı ve düzeyli şekilde yayın hayatını sürdüren Değirmen Dergisi
29-30-31. sayılarını kapsayan (Ocak – Haziran 2012) “Yüzyılın Dergileri 1900 – 2000” özel sayısında has
dergi okurları için arşiv niteliği taşıyan önemli bir çalışma ortaya koymuş. 440
sayfalık bu hacimli özel sayıda, Türkiye’de kalıcı ekol oluşturma hüviyetini
taşıyan en güçlü ve etkili şiir, edebiyat, düşünce, haber ve karikatür
dergilerinin serüvenleri gözler önüne serilmiş. Çıkış öyküleri, oluşturdukları
etki, meydana getirdikleri düşünsel ve estetik kimlik, savundukları görüşler ve
yayımladıkları manifestolar, bu hususta çoğunluğu önemli bir otorite oluşturmuş
kalemler tarafından anlatılmış, açıklanmış ve analiz edilmiş.
Mustafa Özçelik’in Sırat-ı
Müstakim (Sebilürrreşad) Dergisi’nin tarihçesini, yayın serüvenini ve
politikasını, muhtevasını ve kimlerin yazdığı konusunu ele aldığı çalışması ile
açılıyor Değirmen’in kapısı. Mehmet Özdemir’in Genç Kalemler Dergisi’ni, Sebahattin
Karakoç’un ise Servet-i Fünun Dergisi’ni açımlayan yazılarını okuyarak cumhuriyet
öncesi edebiyatımızın seyri ve temel yönelimleri hususunda fikir sahibi
oluyoruz. Sonrasında kronolojik şekilde, erken cumhuriyet döneminin öncü
dergilerini, çok partili dönemde ses getirmiş dergileri tanıtan yazıları
okuyarak, günümüz Türkiye’sinin düşünsel arka planını oluşturan dergilere dek
uzanıyoruz. Yeri gelmişken, Necati Mert’in “Yansıma ile Hece” ve Lütfi
Bergen’in “Düşünsel Özerkliğin Birikimi” adlı ürünlerine özellikle dikkat
çekmek isterim. En sonda ise Menderes Daşkıran’ın “Yüzyılın Mecrasında
Dergilerin Macerası” adlı toparlayıcı yazısı ve İlyas Dirin’in titizlikle
hazırladığı otuz iki sayfalık “Edebiyat – Düşünce – Kültür – Sanat Dergileri (1929
– 1990) Bibliyografyası” mevcut.
Her biri farklı hedef, ihtiyaç,
yönelim ve poetikalarla doğan kırk sekiz tane dergi söz konusu edilmiş. Şöyle rastgele
karıştırayım isterseniz: Dergah’ta soluklanıp Halkın Dostları ile selamlaşmak,
Edebiyat Ortamı’nın tatlı Mavi’liklerine dalıp Büyük Doğu’dan yüzeye çıkmak, Sombahar’ı
hüzünle anımsayıp Mavera’ya süzülmek, Papirüs’e yazılanlara bakıp Diriliş’e
doğru uzanmak, ruhumuzu doyuran Sızıntı’dan o köklü Varlık’a doğru yönlenmek…
Kolay değildir elbette farklı düşünsel kimlikleri başarıyla taşımış bunca
dergiyi, içselleştirdiğimiz kalıplaşmış ideolojik kabullerimizin uzağında,
mümkün olduğunca objektif algıyla, işte böyle bir araya getirebilmek.
Hece Dergisi tarafından belirli
periyotlarla farklı konularda oluşturulmasına aşina olduğumuz hacimli ve titiz
özel sayı şeklindeki arşivlik ürünlere, Değirmen Dergisi’nin de “Yüzyılın
Dergileri” sayısı ile böylesine güçlü bir katkı yapması bence oldukça önemli. Bahsettiğimiz
dergideki bu özel çalışmanın hiç mi eksikliği yok? Eleştirel ve akademik bir
gözle bakılacak olursa elbette vardır. Ancak ben, taşrada yayın yapan bir
derginin bu ciddi çabasına ancak şapka çıkarılacağı fikrini yeğlerim. Geçtiğimiz
yüzyıldaki ortak zihinsel şablonumuzun ve kültürel bilinçaltımızın oluşmasında,
dahası gelişmesinde, yadsınamaz öneme sahip bu süreli yayınları, hoş bir
tarzda, geçit töreni izlercesine ardı ardına anımsamak keyifli oluyor doğrusu.
Görsellerle zenginleştirilmiş güçlü içerik, zaman tünelinde nostaljik yolculuk
yapıyormuş tadında lezzetli bir okuma serüvenine davet ediyor okurlarını.
POLAT ONAT
12.05.2012
13 Haziran 2012 Çarşamba
Otobüs Geçmeyen Durak Fotoğrafları
Büyük ihtimalle çoğunluğu geçip gitmiş şu hayatımda, "otobüs geçmeyen bir durak" görüntüsü ve imgesi kadar, hiçbir şey beni hüzünlendirmemiştir.
İşte Batman'daki otobüs geçmeyen duraklardan birinin fotoğrafı...
21 Nisan 2012 Cumartesi
18 Nisan 2012 Çarşamba
Özgürlük ve Sonsuzluk (Ali Kemal Çınar)
Arşivlerimin olduğu kutuyu karıştırırken güzel bir şeye rastladım: Değerli arkadaşım Ali Kemal Çınar'ın uzun yıllar önce yaptığı ve bana hediye ettiği Özgürlük temalı bir karakalem resim çalışması ve arkasına yazdığı Sonsuzluk konulu bir şiir.
15 Nisan 2012 Pazar
Doğa İçin Çal 1-2-3-4-5 (VİDEO)
Uzun ve özenli bir uğraş sonucu ortaya çıktığı hemen belli olan bu güzel ve nitelikli çalışmalara dikkat çekmek isterim.
Dinleyip de beğenmeyen birine pek rastlamadım doğrusu.
Tavsiye ederim.
7 Nisan 2012 Cumartesi
Raflara Sığmayan Kitaplardan: 'İhtiyarın Vefatı' (Hüseyin Peker)
KİTAP RAFLARINA SIĞMAYAN DÖRT KİTAP: 1.'İhtiyarın Vefatı'
'toprağın altındayım ben silemem
esen rüzgar silsin gözyaşlarını.' (s: 124)
derken bile sıkıntısını belli
ediyor Polat Onat. Zaman gazetesindeki "İhtiyarın Vefatı" konulu söyleşisinde de buna benzer
atmosfer değişiklerinin izlerini; şiirlerinde olduğu gibi yineliyor sık
sık şair: 'Şair olmak için şiir
yazanlar ve şairlikten kurtulmak için şiir yazanlar. Ben hep kendimi
ikinci grupta gördüm.'
Edebiyat ortamında olmaktan
duyduğu rahatsızlığın kaynağını nerede aramak gerekli? Öncelikle doğuda
öğretmen olarak görevini sürdürmenin zorluğu diye düşünsek, ya da Bursa'da
okuduğu öncelikli dönemin yarattığı sıkıntılar, çok çocuklu bir
babanın genç yaşta aldığı yükün tutuşması mı üzerinde seyreden? Bu
tür sıkıntılı us yapısına kavuşmanın arasında gezinen...
Kitabın temasının ihtiyarlık
ve vefat oluşunda da aynı sıkıntı yatıyor bence. Sanki şair, bu kadar
yükün altında öleyim daha iyi, der gibi. Ya da ölümün ötesinde yaşamı
seyretmek daha dinlendirici dercesine bir telaşı, bıkkınlığı önümüze
taşıyor: 'Fakat unutmayalım ki
hepimiz ihtiyarız, gençler az ihtiyar, yaşlılarsa çok ihtiyar!'
(aynı söyleşiden)
Polat Onat'ın bu kadar
ihtiyarlık dillendirmesi yapmasının altında türlü öbekler yatıyor daha. 'farklı bir şiir yazıyorum'
dediği yerin altına şu notları düşebiliyor: 'yazıyorum / görselliği ön plana koyarak / olmayan okura lirik şölen'
(s: 22) Buradaki -olmayan okura- söylemine dikkat. Kısaca Onat'ın memnun
olmadığı düzen içerisinde okur da var bir türlü. Onu olmayan sınıfına
sokmakla, hıncını alır gibi. Ve sunduğunun bir şölen olduğunda ısrarlı.
Diyor ki; yazıyorum, beni anlamıyorlar. Bu yüzden şiire tersinden başlamak
cüretini gösteriyor. Belki ihtiyarlık irdelenmesinin altında, beni yordunuz,
ihtiyarlattınız söylemi saklı.
Kah 'köhne bir huzurevinde' (s: 21), kah 'absürdlüğe ve zırvalamaya' (s: 17) varan bir söylemle
yaklaşıyor. Burada şiirsel dokuyu pek dikkate almadan şiire sokuşturduğu
bilimsel deyimlerin cesurca kullanılışına dikkat. Gerek şiirsel dokuyu
önemsememe, gerek parçalama edimlerine varan bir muhalefet gizli Polat
Onat'da. Ortaya çıkıveren bir görünmez kavga!
'ölüme beş kala ancak böyle dizeler çıkar
acemi ve ihtiyar bir şair müsveddesinden
sığmıyor yalnızlık yazdığım hiçbir kâğıda' (s: 26)
Kendini bu denli aşağılayan,
şiir dünyasını, şair kalmayı hor gören şairden ancak kendine itiraz
dizeleri beklenebilir. Bu konuda seçtiği yol doğru. Beşiği tabutla,
kundağı kefenle, rahmi toprakla özdeşleştiren şairin düzyazıya at koşturduğu bu
şiir cinsi, bize biraz da varoluşçu simgelerin sonucunu anımsattı. David Fincher'in yönettiği "Benjamin Button” filmi Oscar'dan
dönmüştü; çünkü ihtiyarlıktan gençliğe dönen birinin ters öyküsünü
anlatıyordu. Polat Onat'daki
bu tematik olgu da pek farklı değil:
'yaşım seksen oldu geçen bahar
halen geceleri uyuyabilirsem eğer
annemi görüyorum rüyamda bana mama hazırlarken' (s: 39)
Her türlü sıkıntı yaratan
evrenine karşın ilginç bir kitap "İhtiyarın
Vefatı". Kah gezdiği, görev yaptığı yöre öykülerini sinesinde
barındıran, kah yaşadığı bunaltıcı hayata bir çığlık nidası veren bu
şiirler, geleceğin ölülerini birleştirerek, kimi dizelerini küçümseyen
şiir dostlarına bir yanıt niteliğinde...
'en yüce nimet / ey ekmek' (s: 44)
'hoşgeldin ey kıyamet günü' (s: 47)
'müsaadenle gideyim / hakkını haram et' (s: 92)
gibi dinsel kaynaklı
kavramları da şiirine dahil eden Polat Onat'ın ihtiyarlık sürüncemesi bir
sıkıntının patlayışından izler getiriyor önümüze. Yer yer kısa tuttuğu
dizelerle bile kaynak aradığı bu açmaz sonunda onu boğacak mı? Orasını bu
tür ölüme yakın yerde duran bir şiir belirlemez elbet. 86 yaşından
sonrasına kadar 'buraya kadarmış'
(s:91) diyerek inen ozanın bazen öldükten sonrayı yazması karşısında şu
soruyu imlemiş duruyorum böylesi şiirler karşısında? Polat Onat bundan sonra
neresini yazacak. Bulutlar ötesi mi kaldı işin ucunda? Kendi bunun nasihatini dizelerle
söylüyor zaten:
'sabah açken kuru üzüm ye öğünler aynı saatte
ekmek pirinç un şekerden uzak dur katı yağ zararlı
ölmemeye çalış' (s: 74)
Polat Onat bu haliyle ilgiyi
üzerine toplamayı başaran, ama okuru ve şiirseveri bir tomar sorunla
boğuşmaya, hesaplaşmaya bırakan bir ozan resmi çiziyor. Siyah ve kırmızı
çelişkilerle...
Hüseyin PEKER
Mor Taka Dergisi, Kış 2012, Sayı: 17
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













