17 Şubat 2014 Pazartesi

Taşra ve Edebiyat Sempozyumu Davetine Cevap Mektubu / Polat Onat





                  Değerli Mesut Varlık Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

            Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

            Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.

Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.

POLAT ONAT
20.03.2013 / Batman


- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, Ağustos 2013, sayfa: 6

- Edebiyatın Taşradan Manifestosu - Sempozyum Kitabı,
Hazırlayan: Mesut Varlık, İletişim Yayınları, 2015, sayfa: 23-27












15 Şubat 2014 Cumartesi

Polat Onat'ın Facebook Fotoğrafları Klibi (VİDEO)

Polat Onat'ın facebook sayfasında paylaştığı 
fotoğraflardan derlenmiş bir video klip.

7 Şubat 2014 Cuma

Ziya Osman Saba'yı Unutmak


ZİYA OSMAN SABA’YI UNUTMAK

POLAT ONAT

            29 Ocak 1957 tarihinde Kadıköy’deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31 Ocak’ta kılınan cenaze namazının ardından aynı gün Eyüp Sultan’daki aile kabristanına gömülmüştü. 1980 yılında Eyüp Sultan mezarlığında kimi tadilatlara gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu, kabristanda yapılan değişikliklerle şairimizin mezarının kaybolduğu ortaya çıkmıştı. Yapılan kimi araştırma ve çalışmalara rağmen şairin mezarı bugüne dek bulunamadı yazık ki. Burada bahsi geçen sanatçı, öyle böyle bir şair değil. Türk şiirinde kendine has önemli bir yer edinmiş değerli bir isimden bahsediyoruz: Ziya Osman Saba.

            Kendi kültürümüze ve medeniyetimize karşı olan hovarda ve kıymet bilmez tavrımız evelezel bilinen bir olgu. Ancak bir şekilde ortaya konması gereken kararlı tutum ve planlı tavırlarla, belki şimdiye kadar gelişmiş bu hoyrat vefasızlığımızı gelecek nesillere aktarmazsak, zararın bir yerinden de olsa dönmeye başlarız diye düşünüyorum. Birçok köklü medeniyetler, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli sanatçılarını saygıyla yad ederken, bizler çok değil, daha 57 yıl önce yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarı kaybolmuş olarak unutuluşa terk ediyoruz. Bu yazık değilse nedir?

            Son derece şahsına münhasır, dış etkilerden epeyce yalıtık, kendi kozasında yaşayan derviş gibi bir şairdi. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi Ziya Osman Saba. Benzersiz kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konuma tam olarak ulaşamamıştı. “Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen, kişilindeki mütevazılıkla hep geri planda kalmayı seçmişti.

            Sadece, Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı üç birbirinden kıymetli şiir kitabıyla değil; pırlana gibi parlayan incelikli öyküler barındıran, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımıza iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya Osman Saba.

            57 yıl önce bugün yitirmişiz Saba’yı. Mezarını da kaybetmişiz. Halen eserleriyle yüreklerimizi titreten bir şairi unutuşa terk edebilmek bu kadar kolay olmamalı. Nasip olsa da yetkililerimiz kadirşinaslık göstererek bir kültür merkezine “Ziya Osman Saba Kültür Merkezi” adını verse şiirimiz ve edebiyatımız adına güzel ve onore edici bir gelişme olmaz mı? “Arena Mega Kültür Merkezi” gibi dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Ama ne diyelim; Saba’nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak: 
"Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…" 
(Geçen Zaman, sayfa: 37)

            Ziya Osman Saba’nın, bir başka kıymetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile lise döneminde başlayan vefalı dostlukları dillere destandır. Ziya Osman Saba’nın can dostu Cahit Sıtkı Tarancı’nın vefatı üzerine yazdığı şiir, son şiiri olacaktır şairimizin. Çünkü yakın dostu Tarancı’nın trajik ölümünün ardından, üç ay sonra Saba da bu fani dünyadan göçüp gitmiştir. Bu şiiri hatırlayarak yazımızı bitirelim:
  
DÜŞÜMDE

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler. 

Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz. 

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.


ZİYA OSMAN SABA


           Polat Onat / 
         29 Ocak 2014


25 Ocak 2014 Cumartesi

Yeni Kitabım: "En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler"


EN SEVGİLİ'YE (s.a.s) 
KELİMEDEN ÇİÇEKLER

"3 bölüm

12 karakter
  
24 şiir
  
36 hikâye
  
1 roman"

12 ayrı şehirde yaşayan 12 değişik insan…

Hepsi de farklı karaktere sahip bu insanların
kaderleri aynı kitap etrafında kesişebilir mi?

Acaba bu gizemli kitabı okuyan kişilerin
birbirleriyle şaşırtıcı bağlantıları nedir?

Günlük hayatın içinde gizlenmiş
kader planı hakkında bir kitap:
En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler

Peki, bir kitap insanın hayatının
kurtulmasına vesile olabilir mi?

Evet. Neden olmasın?

POLAT ONAT 
"En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler" 
96 Sayfa, Muştu Yayınları, 
Mart 2014

23 Ocak 2014 Perşembe

Kitapçı Dergisinde Murat Gil'in "Taşra Berberi" Hakkındaki Yazısı


Kitapçı Dergisi, Sayı:9



Murat Gil

İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN 
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim. Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı,mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı,dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “hepsi” cevabını verdim.

     Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter”unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün.Bunu yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan Tutunamayanlar romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     Onat, esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor:“Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?”Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?”Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha büyük dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Eser projesi, günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi karşılıyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur”

      Murat Gil
      Kitapçı Dergisi, Ocak-Şubat 2014
      Sayı: 9, Sayfa: 40-41-42




20 Ocak 2014 Pazartesi

Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü’nde “Taşra Berberi” Hakkındaki Yorumları

 


Varlık Dergisindeki 
Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü’nde
“Taşra Berberi” Hakkındaki Yorumları

            Pazar. Şu duyuru ne anlatıyor? “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi? İronik bir postmodern kısa roman mı? Mükemmel imgelerin billurlaştığı bir şiir dosyası mı? Manifestovari bir poetik metin çalışması mı? Dramatik bir intihar mektubu mu? Spesifik bir novella denemesi mi?” Bilmem, ben karar veremedim.

            “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” (Sıcak Nal, 2012) Polat Onat’ın yeni kitabı. 54 sayfa şiir, 115 sayfa uzun mu uzun bir “Önsöz”. Önsözde, şiir üstüne diyeceklerini dedikten sonra intihar edecek bir taşra berberinden. Deneysel şiirleri için bir ön açılım denemesi sanki o upuzun giriş. Aslında o kadar uzun “önsöz” yerine, akıl vermek doğru değil ama, şiirleri daha uzun tutulsaydı nasıl olurdu. Şiir üzerine o kadar uzun ahkâm kesmeye hangi şiir okuru katlanır?

            Kendisini “şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız” duyumsayan taşra berberinin şiir üstüne bu kadar derin düşünmesi, şaşırtıcı. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler eskisi kadar sivri, güçlü ve yaratıcı değil diye.” Uzun mu uzun bir açıklama sağanağı. Kendi şiirlerinin de açıklamaları örnekler oluşturuyor. Aslında “Spesifik bir novella denemesi”ymiş bu farklı kitap.

            Kendini aynalara teslim etmiş bir berberin şiir dünyası ve taşra duyarlığı.

                   Gültekin Emre
             Varlık Dergisi, Ocak 2014
              Sayı: 1276, Sayfa: 112

19 Ocak 2014 Pazar

Yırtın Karanlıkları / Sümeyye Fırat


YIRTIN KARANLIKLARI

Nice destanlar yazıldı. Nice türküler söylendi. Nice mürekkepler tüketti kalemler. Ağıtlar yakıldı. Beyaz oyalı tülbentler, yerini oyasız tülbentlere bıraktı. Adına ana diyordular. Sahi gözyaşının rengi var mıydı? Ana her yerde anaydı. Evlat her yerde evlat. Acı her yerde acı.

    Çorak topraklar suya hasretken kana boyandı. Gelinciklere mesken olmayı bekleyen dağlar, mayınlarla döşendi. Coşkun ırmaklar özgürlüğe hasretken, en acı melodileri dinledi. Beyaz güvercinler gökyüzüne sevdalıyken, kafeslere mecbur edildi. Analar çocuklarını okumaya göndermenin sevincini tadamadan, doyasıya dizine yatırmadan dağlara kurban etti. Soğuk, sarp, gidişi olan dönüşü hayal bile olmayan dağlara. Beklemeyi unuttu analar.. Bir Şiwan Perver türküsünde geçtiği gibi;

Sere çiyan bi dumane  berxemin – 
(Dağların başı dumanlıdır kuzum)
Birin kurun be dermane bavemin – 
(Yara derindir dermansızdır benim babam)
Gelo çıma em hewane megri megri – 
(Biz niye böyleyiz ağlama ağlama)
Ve tariye biçirinin berxemin – 
(Bu karanlığı yırtın kuzum)
Van dirokan biçirinin bavemin – 
(Bu tarihleri yırtın benim babam)
Rastiya gele xwe em bibinin – 
(Halkımızın doğruluğunu görelim)
Megri megri megri – 
(Ağlama ağlama ağlama…)

Gülmenin iksiri ferahlatırken yürekleri, neden ağlasın ki anaların yürekleri, Savaşın soğuk sillesini hissetmemek mümkünken hele...

Yasak bir dilin mahkûmuydu herkes, türküler çığırmak bir yana mahpusta ana evladıyla dilsiz hasret giderirdi. Tek cümle ezberlerdi belki  özlemini anlatmak için.. oğul anan kurban olsun sana!!. En içten türküler nağmelerini kaybetmişti. Tenha yerlerde, dost kervanlarında dile gelirdi dengbejler (kürt ozanlar).

Ve 11 yaşında bir kız çocuğuydu Selamet, Ondan geriye sadece sararmış bir çocukluk fotoğrafı kaldı. Bir kış ayında, bir köy baskınında öylesine sessizce çekip gitti bu dünyadan. Yine içli bir türkü döküldü dillerden..

Malan barkir le le çune weran le – 
(Evlerini yüklenip, bilinmeyen diyarlara gittiler)
Dine le dine le dinara min – 
(Delim, delim, Dinarım)
Keçe le rinde le bermaliya min – 
(Ah kız, güzel kız delalım)

Dersimdeki (Tunceli) bir göçü anlatan en güzel dizeler belki. Yerinden, yurdundan olmak.. Aşından, ekmeğinden.. Kaybolan zamanların ardından dönüp geriye baktıklarında, daima biraz eksik, çokça yurtsuz ve hüzünlü bir mazi ile karşılaşanlar. Oysa bir dil bir lisan değil miydi? Hangi ideoloji, hangi sistem, hangi hırs bir ana dilini yok etmekten haz alırdı. Bu, gören birini âmâ olmaya zorlamak, duyana sağır ol demekti.. Susturmak, susmaya mecbur bırakılmak. Çok canlar yandı, çok bedeller ödendi. Kardeş derken bir vakitler birbirlerine hesapsızca, düşman oldular. En acısı yollarken evladının birini askere, diğer evladını feda etti dağların pençesine.. Savaş soğuktu, savaş hırçın.. can yakıcı.. giden gidiyordu geride yaşlı gözler, ağıtlar, ne olduğundan habersiz, babalarının tabutuna sarılan sabiler kalıyordu. Hâlbuki Yalın ayak devrilen askeri araca koşan kürt annenin dizinde can veren Türk askeri  ’ana’ dememiş miydi ona, o da ‘oğlum’, diye anne edasında bir buse kondurmamış mıydı yanağına. Belki de Türk - Kürt kardeşliğinin en büyük simgesiydi.

Ana kucağından asker ocağına düşen Türk, Kürt, Arap aynı kışlada omuz omuza kardeşlik naraları atanlardan biri Ömer, öteki Baran değil miydi? Aynı sıraları paylaşan körpe yüreklerden biri Berfin diğeri Ayşe değil miydi? Çanakkale’de, Kurtuluş savaşında akan kan bir, davamız bir değil miydi? Asrın âlimi, Bediüzzaman Said-i Nursi hepimizin üstadı, Mehmet Akif’in Şarkın Sultanı dediği Selahaddin Eyyubiler bizden değil miydi? Kardeşlik bir anneden doğmak değildi, kardeşlik aynı dilden konuşmak, aynı tenden aynı renkten olmak değildi! Kardeş olmak çok daha ötesiydi. Aynı torakta tek filiz olmaktı, aynı vatanda tek millet olmak, aynı bedende tek can olmaktı..

Âşiti (Barış) ile Barış’ın ne farkı vardı? İkisi de umut kokuyordu. İkisi de güzel günlerin habercisiydi. İkisi de Baharın müjdecisiydi. Öyleyse neydi karanlıkları yırtmaktan bizi alıkoyan, şimdi ülkemizin doğusunda batısında iklim Barıştır.. Gidecek yol bir, tutulacak el bir, koşulacak mekân barıştır. Nifak tohumlarını ekemeyecekler içimize, sevdamız bir, rotamız barıştır. Anaların zılgıtı doğuda yankı yapmayacak sadece, batıdaki ananın tuttuğu alkış, barıştır. Gözlerden yaş yerine umut akacak, aşkımız bir destanımız barıştır.
           
          Sümeyye FIRAT

11 Ocak 2014 Cumartesi

4 Ocak 2014 Cumartesi

Bir Öğretmen Şair Yazar Blogger: Polat Onat


Bir Öğretmen Şair Yazar Blogger: Polat Onat 

"Nedir şiir?

Yüzyıllardır cevabının verildiği sanılıp üstünkörü geçiştirilmiş parlak cümlelerin yaldızlı ışığının bulanıklaştırdığı bakışları şaşırtmak pahasına soralım.
Nedir şiir?"

Dün  Dünya Çocuk Hakları Günü yazım için mola verdiğim "kitaplı" bloggerların dedikodusuna, Polat Onat ile devam ediyorum...

Esas mesleği öğretmenlik olan Polat Onat'ın 4 kitabı yayınlanmış...

Ben, Polat Onat kitaplarından, 
"İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ" kitabı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.


Polat Onat, imzalı kitap meraklısı... Ve yine imzalı kitap peşinde olduğu bir gün sahafta Adem Yoksun adlı bir berberin şiir dosyasına rastlar. Bu dosyayı okuduğunda çok heyecanlanır ve yayınlatmak için teşebbüse geçer ve de başarır...

İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi'nin yani Adem Yoksun'un ağzından yazılmış olan Önsöz bldiğimiz öyle bir veya iki sayfalık alışılmış bir önsöz değil... Kitabın bütünü ve hem ön hem de son söz toplam 106 sayfa...

Alışılmış kalıpların dışında. Bir roman veya şiir kitabı okur gibi hissetmekten ziyade bir felsefe kitabı niteliğindeki sorgulamaları içerisinde, yaşamın labirentlerinde oradan oraya savrulduğumu hissettim. Bazı anlar oldu elimden bıraktım çünkü yordu beynimi ama duygularım beni geri döndürdü.

Belki de bu üslubu kitabı bitirmeme sebep oldu. Son sayfalara geldiğimde, yani şiirler kısmına, ki bu aslında kitabın sadece 44 sayfalık bir bölümü. İşte o bölüm... Apayrı bir şey... Anlatılabilir mi? En azından benim kabiliyetim anlatmaya yeterli değil. Kendiniz okumalısınız...

Polat Onat'ı bu kitap nedeniyle özellikle tebrik etmek istedim. Çünkü insanlar, kolay kolay tanınmayan bir ismin, bilinmeyen bir eserini halka mal etmek adına böyle uğraşmazlar...

Polat Onat'ın kendi eserleri ile ilgili detaylı bilgilere kendisinin Polat Onat adlı blogunda ulaşabilirsiniz...

Ama ben kendi düşüncelerimi belirtmezsem içim rahat etmeyecek:

Bir öykü okuyacaksınız bir kitapta ama her kısım, her paragraf bir şiir olacak...
Alışılmış kalıplara meydan okuyacak...
Beyninizde ince kıvılcımlar çaktıracak... 
Duygularınıza eşlik edecek...
Gönlünüze yoldaş olacak...

Polat Onat'ın 4.kitabını daha okumadım. Eleştirilere göre diğerlerinden daha farklı. Okuyunca bir kaç söz buraya eklerim... Ama okuduklarımla;

Ben Polat Onat'ın iz bırakan bir sanatçı olarak kabul edileceğine inanıyorum...

21 Kasım 2013

28 Aralık 2013 Cumartesi

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın İlk Şiiri: "Yavaşlayan Ömür" ve Son Şiiri: "İkinci Anne"



     1914 yılında dünyaya gelen, değerli şair Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, 1933 yılında, 19 yaşındayken yayımladığı ilk şiiri:


YAVAŞLAYAN ÖMÜR

Hasretim içerimde bana bir kefen taşır,
Sarar bir bahar gibi seni ipek kumaşlar.
Benim adımlarıma topraklar yalçınlaşır;
Erir bir mavilikte senin yolunda taşlar.

Ne ruhun beni görür, ne sevgim döner geri,
Beyaz gölgeler saklar gözlerimden her yeri.
Diner akşam olunca günün bütün sesleri;
Ve benim içerimde eski bir şarkı başlar.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
İstanbul Dergisi / 1933

     Ardından, aralıksız 75 yıl boyunca süren 114 kitaba ulaşan devasa bir şiir serüveni...
     Ve 18 Ağustos 2008 tarihinde, 94 yaşındaki Dağlarca'nın, İstanbul Acıbadem Hastanesi'nde yazdığı son şiiri:

İKİNCİ ANNE

Hepsi yalan
Çocuk kendinin annesidir
Su dersin su içer
Şeker dersin şeker verir
Elma dersin elma verir
Kapı çalınıyor dersin baba gelir
Kimse anlamaz senin büyüdüğünü

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Beyaz Dergisi / Şubat 2009

   Evet... Burada okuduğunuz Dağlarca şiirleri, şairin en mükemmel şiirleri olarak değerlendirilemez elbette... Ama bir asra yaklaşan görkemli şiirsel başarılarla süslü ömrün bir nevi özeti olarak okunabilir...

                              Polat Onat




15 Aralık 2013 Pazar

Dublin ve Batman Ulysses (Hüseyin Avni Cinozoğlu)

Zalifre Yazıları Dergisi

Hüseyin Avni Cinozoğlu

DUBLIN VE BATMAN ULYSSES *
-intihar etmiş bir taşra berberinin 
şiir kitabı ve önsözü-

   Değerli Hüseyin Nevzat Erkmen (İzmir'de yaşıyor) iyi ki Ulysses’i imzalayıp gönderdi. Ulysses’i yirmi yıl önce okusaydım anlayamazdım. Umberto Eco’nun “Foucault Sarkacı” aynı parıltıya sahip değildi. Eco “ Gül’ün Adı” romanından sonra yetenek yitimine uğradı. Doğan Kitap’tan çıkan “Prag Mezarlığı” ile harakiri yaptı. Dikkatli olmak lazım. Sema Kaygusuz’un bu minvalde “ Yere Düşen Dualar” Ulysses’i çok basitçe taklit ediyordu. Bu konuda da yazmıştım. Orhan Pamuk “Beyaz Kale’de taklit etti. Vasati seviyede kaldı. Diğer romanları da vasatidir.

   Umberto Eco, Foucault Sarkacı’nda “ Bir aptal Bile Nobel alabilir” cümlesi dikkatimi çekti. Mesela Soljenistin’in Nobel alan eseri de çok zayıf bir eserdir. 

   'Ulysses' Hüseyin Nevzat Erkmen olmasaydı belki de Türkçeye çevrilemezdi. Nevzat Bey âdeta Ulysses’i, şair çevirmenlere özgü bir yöntemle yani metni Türkçede yeniden yaratıyor. Ve bu sayede Türkçenin dünyanın en büyük dillerinden biri olduğunu görüyor ve gönenip kıvanç duyuyorsunuz. 

   Ulysses’i on beş gün oldu okuyorum ve henüz yarısına geldim. Bazı cümleleri, sözcükleri, sözcük ve cümle konstrüksiyonlarını çözmek kerpetenle çivi sökmek gibi zor. Sanıyorum Ulysses’i Türkçede Nevzat Erkmen’ den sonra en iyi anlayanlardan, metne nüfuz edenlerden biri olduğuma da inanıyorum. Elbette sevgili Enis Batur, Polat Onat ile birlikte. 

   Ben Nevzat Erkmen adını biliyordum. Sonra Nevzat Erkmen bana bir armağan daha verdi. “Cinozoğlu benim de adım Hüseyin.” dedi. HÜSEYİN NEVZAT ERKMEN. Sevgili abim Hüseyin Peker, Hüseyinler arasına Hüseyin Nevzat Erkmen’in künyesini de yazabilir. Hüseyin Cöntürk’ü hatırlatan Hüseyin Peker. 

   Fuat Çiftçi ile de konuştuk Polat Onat’ın, ÂDEM YOKSUN anti kahramanının, periferide, merkez iktidarca yok sayılan yazar ve şairleri ima ettiğini. 

   Polat Onat sadece Ulysses’i değil Oğuz Atay’ı da şerefli bir üslupla tevarüs etmekte. Kara mizahla stilizasyon üslubu “Ulysses” “Tutunamayanlar” ve “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” nde geçerli bir üslup... 

ÂDEM YOKSUN VE PERİFERİ

   Foucaltçı kuram zaten post modern dönemde merkezin iktidar ve kudretini kaybettiğini, iktidarın bir ağ gibi yayılarak, periferinin merkez karşısındaki dezavantajının son bulduğuna, işaret eder. 

   Zalifre Yazıları’nda Polat Onat’ın bu şaheseri hakkında yazdığım yazıda, USTURA imgesinin, acemi bir berberin ustalaştıktan sonra sakal saç keser gibi, fazlalıkları, uyumsuzlukları usturanın keskin yüzüyle, KILI KIRK YARARCASINA ÖZENLE traş ettiğini düşünmüştüm. Bu düşüncem doğruydu. Ustura ayrıca şiir işçiliğini de anımsatıyordu. Fakat Polat Onat’ın, “berber” ve “ustura”yı bir rastlantı ya da bir ilhamla keşfettiğini, düşünmüyordum. 

   Ve Ulyssese’in 12. Bölümünde 348.sayfa ve devamında berber ve usturayı tanıdım. Bu berber, aynı zamanda cellât ve katil imgesiyle betimlenmektedir. Peki, bu Barbar Berber kimdir? 

   Daha doğrusu Ulysses’teki 
USTA BERBER H. RUMBOLD KİMDİR? 

   Okurların biraz zekâ egzersizi yapmalarını istiyorum. Biraz daha ipucu vermek için ULYSSES'den alıntılıyorum:

“(...) 
Dublin Baş Şerifine
Dublin

Muhterem efendimiz size hizmetlerimi sunarken yukarda bahsettiğim müessif hadisede 12 Şubat 1890 tarihinde Bootle hapishanesinde Joe Gang’ı asmıştım... 
— Göster bakayım Joe, dediydim ben.
- ... Meşhur katil er Arthur Chacei’de Pentonville hapishanesinde jessie Tilsit’i öldürdüğünden dolayı asmıştım, Billington
—Vay anam dediydim ben
- ... meşhur katil Toad Smith’i idam ederken ona yardımcılık etmiştim.
Abem. Mektubu elimden çekip alıverdiydi.
— sıkı durun, dediydi Joe, ilmeği adamın boynuna bir kerede geçirivermek gibi özel bir kabiliyetim vardır ki artık onu hiç çıkaramaz. İnşallah takdirlerinize mazhar olurum pek muhterem efendim, hürmetlerimle, mağış talebim beş ginedir.

H.Rumbold
Usta Berber
(...)" 

   Bir sonraki yazımda bu sorunun yanıtını vereceğim. Bazı tembel zihinli arkadaşlar temrin yapmaları için...

   Polat Onat’ın dehâsına bir kez daha hayran oluyorum. Türkçe’nin sahih Arthur Rimbaud’u ...

   USTURA sözcüğüyle Polat Onat bir harfler konstrüksiyonu ile metni zenginleştiriyor:

USTURA
US
USTA
UST ( meta fiction) 
ART USU

ARTHUR

   İskender Pala gibi, ikinci sınıf kötü ve adi yazarların ULYSSES'de proto tipleri ya da benzerleri var. İskender Pala, Türk Ordusu’ndan ihraç edilince yeşil sermaye ona merhamet ederek dünyalık edinmesini sağladı. Her yıl alelacele basmakalıp romanlar yazıyor. Ülkemiz eblehler ülkesi. Bu ülkede “aptallık sayısı bir hayli yüksek”

   Sabahleyin HaberTürk kanalında bir astrolog kadın vardı. Saçmalayıp durdu. Sanki gezegenlerin, yıldızların ruhu, canı var da insanları seçip etkiliyor. Kadın cehaletin verdiği cesaretle bir bilim adamı gibi afra tafra içinde. 

   Kurtlar Vadisi adlı dizinin senaryosunu acaba “Bir akıl hastası mı?” yazıyor diye de düşünmeden edemiyorum. Pekâlâ, Paranoyak Psikoza duçar bir akıl hastası ancak Kurtlar Vadisi gibi iptidai bir dizinin senaryosunu kaleme alabilir. Necati Şaşmaz’ın IQ'sü son derece düşük. “Kurtlar Vadisi”nin senaryosunu yazan da kardeşiymiş. Türkiye’de akıl hastaları bile film çekebiliyor. Dört tane ardarda “Cinli” film çeken Hasan Karacadağ’ın filmleri düşük IQ'süyle dikkat çekiyor. Türkiye, bu anormal ülkede küçük çaplı adamlar epey dünyalık edinmekteler. 

   İskender Pala, ordudan ihraç edildi, Mustafa Kemal Atatürk’le en ufak bir bağlantısı olmadığı halde ( Zihinlerinde ve içlerinde Mustafa Kemal düşmanlığı bu taifenin alâmeti farikasıdır.) Atatürk Tarih Dil Yüksek Kurumu’na atandı. Bu durum bile Mustafa Kemal’den intikam almak isteyen bir zihniyetin, alelacele başvurduğu bir intikam biçimidir. Böylesi bir seçim Mustafa Kemal’in hatırasına hıyanet ve hürmet etmemektir. Dün de Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Ödülü’ne değer görüldü. 

   Ahmet Kaya ile bu pespaye yazar taslağını aynı kadrajda görmeye tahammül edebilir misiniz? Yunus Emre’yi bile tahrif etti. Yunus Emre kimdir bilmiyor. Sünniliğin Sünnileştirdiği bir Yunus Emre ve geleneği vardır. Fakat asıl metne ve gerçek metne sahip Yunus (İONNES) Rumdur. Yani Hıristiyan azınlığa mensuptur. 

   Peki, Cumhurbaşkanlığı ödülü İskender Pala’yı Kanon dışı olmasını değiştirebilir mi? Ünler, şöhretler geçicidir. Aristo’nun dediği gibi “ün ile değer aynı şey değildir”.

   Dünyalar Güzeli Rahmetli, Kardeşim Didem Madak’ın bir cümlesini anımsıyorum. “ kötü şiir ( eser) iyi şiir ( eseri) piyasadan kovar.” mealindeki iktisatta geçerli Greshan yasasını, edebiyata şöyle tavzih ediyordu. “ Kötü şiir iyi şiiri kısa vadede, iyi şiir kötü şiiri uzun vadede piyasadan kovar.” Şiirle birlikte edebiyatı romanı da içeren bir cümle. 

   Oportünizmin sağcısı, solcusu, devrimcisi, İslamcısı olmaz. Bakınız soldaki oportünistlere. Ulysses, İskender Pala ile birlikte Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Canan Tan, Ahmet Altan son yapıtlarıyla Elif Şafak ( Elif son yazdıkları ile bu ucuz pazara dâhil oldu, daha öncesinde iftihar duyduğumuz çok iyi bir yazardı.) benzer yazarlarla dalga geçiyor, yani bir manada onları “çoktan ölmüş eserler mezarlığına” gömüyor. 


   Geçen yıl Ordu’da, Şair Müslim Çelik’e, "Edebiyat sanat ortamında her zaman bir iki iyi adam vardır." demiştim. Müslüm de bana “Bir ikiden daha fazladır.” diye cevap vermişti. 

   Adalet Terazisi doğru tartan Enis Bey, Mustafa Durak Hocamız gibi hatırladım. Edebiyatın sıhhati ve yetkinliği için daha çok sayıda “Muhalefet Şerhi”.

* Ulysses. James Joyce. Türkçesi Nevzat Erkmen. Redaksiyon: Enis Batur. YKY. 13. baskı

* İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü,
Polat Onat, Komşu Yayınları, 2012

          HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU
          10 Ekim 2013 / Safranbolu


12 Aralık 2013 Perşembe

Türk Edebiyat Tarihinin En Güzel Fotoğrafları

Fazıl Hüsnü Dağlarca / Ertan Mısırlı


Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday


İlhan Berk, Edip Cansever, Salah Birsel


Ziya Osman Saba ve ailesi


Yahya Kemal ve okurları


Nilgün Marmara ve Ece Ayhan


Necip Fazıl Kısakürek ve oğlu


Cahit Sıtkı Tarancı ve eşi


Cahit Zarifoğlu


Ahmet Muhip Dıranas, Oktay Rifat, Necati Cumalı,
Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil

 

Mehmet Akif Ersoy


Hüseyin Alemdar, Hüseyin Ferhad, 
Ece Ayhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca


Turgut Uyar


Sedat Umran ve eşi


Cemil Meriç ve kızı


En arka masada: Cemal Süreya ve Rıfat Ilgaz. En başta: İbrahim Sadri, Metin Eloğlu, Can Yücel, Yaşar Kemal, Edip Cansever, Tomris Uyar, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Nilgün Marmara, Salâh Birsel, İlhan Berk


1958: Halide Edip, Yakup Kadri, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Behçet Necatigil, Azra Erhat, Haldun Taner