M. Sedat Sert'in kaleme aldığı, Polat Onat'ın "Taşra Mektubu Olayı" kitabını değerlendirdiği, "Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi" yazısı, Şiraze Dergisinin 33. sayısında, Ocak 2026'ya yayınladı.
Merkezin Taşraya
Bakışı
Taşranın Merkeze
Mesafesi
Yeni sayımızın dosyası taşra üzerine
olunca öncelikle kendi hayat serencamımı düşündüm, ömrümün bu vakte kadarki
kısmının -şu an taşra addedilse bile- eski/yeni payitahtlarda geçtiğini fark
ettim: Doğduğum şehir Kastamonu, Candaroğulları Beyliği’nin başkenti;
üniversiteyi okuduğum ve birkaç yıl çalıştığım şehir Ankara, Türkiye’nin
başkenti; yine üç yıla yakın çalıştığım Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti ve
şu an rızkımı temin ettiğim şehir Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti... Bu
şehirler kendine has tarihi, geleneği, kültürü olan yerler.
Kastamonu küçük yerdir. Evden çarşıya
gidene kadar yol boyunca selamlaşacağınız birçok kişiye denk gelirsiniz.
1990’lı yıllar ve 2000’lerin başı itibariyle şehrin imkânları mahduttu. Ama bu
mahdutluk bir mahrumiyet anlamına da gelmiyordu. Zira kanaat ekonomisi o yıllar
için geçerliydi ve eldekiyle idare etmek de bugünkü nesil için anlaşılması zor
bir meziyetti. Bir şeyin bol olması, ondan bıkmak veya o şeyi israf etmek demek
değildir. Bugün gelinen noktada ise doyumsuz ve hep daha fazlasını isteyen bir
ruh hâli esir aldı insanları...
Ankara, taşra mıdır yoksa merkez midir,
tartışmasına girmeden Ankara’nın hayatımdaki önemine kısaca değineyim: Bir
derdim, mefkûrem, gayem varsa bu Ankara’nın sunduğu imkânlar çerçevesinde oldu.
Üniversite yıllarımda ve çalışma hayatımda vaktimi doğru yerlerde ve doğru
kişilerle geçirmeye gayret ettim. Bu da sonraki yıllar için iyi bir zemin
teşkil etti. Ancak bugün benim için Ankara yaşanması zor bir şehir. Yeşilin
gölgesinde, mavinin serinliğinde çalışıp dinlenmek varken altta asfalt,
yukarıda gri gök, dört yanda beton cazip değil artık.
Şimdi merkezin taşraya bakışını, taşranın
merkeze mesafesini iki açıdan ele alabiliriz. Merkezin durumunu bir olay ve
kitap üzerinden, taşranın durumunu ise müşahede ve tecrübelerden hareketle
irdelemeye çalışacağız.
Merkezin
Taşraya Bakışı
Girişte de bahsettiğim üzere dosya için
taşra-merkez üzerine araştırma yaparken Polat Onat ismi dikkatimi çekti.
Fazlaca kişinin haberdar olmadığını düşündüğüm, bu sebeple de merkezin taşraya
bakışını çok iyi temsil eden bu hadiseyi, Polat Onat’ın Taşra Mektubu Olayı adlı
kitabından alıntılarla aktarırsam muradım daha sarih bir şekilde
anlaşılacaktır.
“2013 yılında Mesut Varlık, Polat
Onat’ı, İstanbul’da Kadir Has Üniversitesinde yapılacak ‘Taşra ve Edebiyat
Sempozyumu’na davet etmişti. Yazarın kaleme aldığı ‘İntihar Etmiş Bir Taşra
Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’ romanı vesilesiyle söyleyeceği sözler
olabileceğini ve sempozyumda konuşmacı olarak yer almasını rica etmişti.
Polat Onat, bu daveti kabul etmedi. Ret
gerekçelerini de Mesut Varlık’a hitaben yazdığı ‘Taşra Mektubu’nda sıraladı.
Mesut Bey, bu mektubu dergide [Varlık] ve sempozyum kitabında [Edebiyatın
Taşradan Manifestosu] yayımlamak için Polat Onat’tan izin aldı.
(...)
Söz konusu mektup Nuri Bilge Ceylan’ın,
Mayıs 2018’de gösterime giren ‘Ahlat Ağacı’ filminde, yazardan izinsiz olarak
kullanılmıştır.
(...)
İki karakter [yazar adayı Sinan ile
yazar Süleyman], yürüyüşleri esnasında beş dakikayı aşkın bir süre boyunca
‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu’
hakkında konuşuyorlar. Sinan, ‘Su Katılmamış Taşralı’ başlıklı mektupta
yazılanları hararetle savunuyor. Yazar Süleyman ise karşıt görüşlerini öne
sürüyor ve tartışıyorlar.” (Taşra Mektubu Olayı, s. 11)
Filmi izleyenler kitapçıda başlayıp
köprünün üstünde devam eden tartışmayı hatırlayacaklardır. Bu sahnede
tartışılan mektupta ne vardı? Kendi taşrasında mutlu olan, etrafta görünür
olmak istemeyen, prensip kararları doğrultusunda yaşayan bir yazarın kendince
haklı ve mantıklı gerekçelerle sempozyuma katılamayacağını üç maddede
sıralamasından ibaret olan mektup, Nuri Bilge Ceylan’ın da dikkatini çekmiş
olmalı ki filminde kullanma gereği hissetmiş. Filmin jeneriğinin “Alıntılar ve
Edebî Kaynaklar” kısmında Polat Onat’ın isminin geçmesine rağmen mektubun
sahibi olan yazardan izin alınıp yazara telif ödenmediği için hâliyle Polat
Onat da hukuki hakkını kullanmış ve 2018 yılında dava açmış. Yazar, davanın
neticesini ve gerekçesini yine özlü bir şekilde ifade etmiş:
“Davayı kazandım. İlgili mahkeme,
şahsıma hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesine hükmetti ve gerekçeli
kararını açıkladı. Hukuk mücadelemin eninde sonunda başarıyla neticelenmesinden
sevinç duyuyorum. Ama buruk bir sevinç... Nedeniyse şu:
Gönül isterdi ki bu somut telif hakkı
ihlali sorunu, dava sürecine gerek kalmadan, karşılıklı iyi niyetle,
hakkaniyetli bir şekilde çözülebilseydi. Çünkü ‘Taşralı genç bir yazarın
yaşadığı sıkıntı ve çıkışsızlıkları’ anlatan önemli bir filmde, ‘Taşralı bir
yazarın eserini izinsiz kullanarak hak ihlali yapıldığının’ mahkeme kararıyla
ispatlanması, acı bir çelişkiyi ve dahası tuhaf bir ironiyi barındırıyor.
Mahkemenin vermiş olduğu bu adil karar,
ünlü metropol yazarlarının eserlerini kullanırken telif hususunda gösterilen
titizlik ve hassasiyetin, ünsüz taşra yazarları için de aynen geçerli olması
gerektiğini fiilen kanıtladı.” (age., s, 8)
(...)
“Merak ettiğim nokta; söz konusu filmde,
Orhan Pamuk, Enis Batur, Murathan Mungan gibi dev yazarlardan birinin yazdığı
mektuptan alıntı yapılsaydı ve filmde 6 dakika boyunca tartışılsaydı, o
yazardan izin istenir miydi?” (age., s. 17)
Bu can alıcı soru önemli... İlk
başlıktaki meramımızı bütün vuzuhuyla ortaya koyan bu bakış açısını Polat
Onat’ın yaşadığı süreç üzerinden hatırlamış ve -genelleme yapmadan- merkezin
“ünsüz taşra yazarları”na/insanlarına karşı üstten bakan tavrına dikkat çekmiş
olduk. Bunu şehrine çağırdığı şair veya yazarın garip ve kaprisli tavırlarına
maruz kalanlar da iyi bilir, hatta böyle bir durum başına gelenler “Bunu
nereden çağırdım!?” diye hayıflanır. İnsanı makamına ve mekânına göre
değerlendiren, insanın fikrini görmezden gelen her türlü kabalık, esasında
taşralılığın ta kendisidir!
Taşranın
Merkeze Mesafesi
Bir şehirde
sıradan işlerin mutat hâle geldiğine, belirli kişilerin temcit pilavı gibi yıllardır
aynı konuları bıkmadan anlattığına, dışarıdan gelenlere öcü gibi bakıldığına
şahit oluyorsanız orası taşranın göbeğidir ve bu taşralı zihniyet ile mücadele
etmek zordur.
“Bu şehirde
kimse yok muydu ki dışarıdan birileri geliyor?” diyen bir zihniyet ile o şehrin
kalkınması, gelişmesi, ilerlemesi nasıl mümkün olabilir ki? Buna “taşra
zihniyeti”, bu zihniyete sahip olanlara da “taşra entelektüeli” deniyor. Kendi
dar dünyalarında her gün aynı aleladeliği yaşayıp bundan da bıkmayan, yeni
isimlere ve fikirlere mesafeli olanlarla bir şehrin kabuğunu kırması pek mümkün
değildir.
Yapılan işlere
burun kıvıran, her konuda fikir beyan etmeyi görev edinen, sınır muhafızı gibi
gelen gidenlerin çetelesini tutan, posta oturmuş şeyh misali kendini icazet makamında
gören, devamlı kendisinden akıl alınmasını bekleyen kişilerin şehre karabasan
gibi çöktüğü bir yerde taşradan öteye yol yoktur.
Bu durumun
düzelmesi için taşranın dışa açık olması gerekir. Farklı fikirler, yeni
insanlar, gerçekleşmemiş hayaller, tükenmemiş umutlar taşrada taze filizlerin
yeşermesine vesile olabilir.
Esasında insan, taşrasını da merkezini
de kendi eliyle hazırlar, sonra da kendi içinde taşır; nereye gitse o ruh hâli
ve zihin yapısı onunla birlikte seyahat eder. Bundan dolayı insan, içindeki taşradan kurtulmalı, dünyayı okumalı ve
nitelikli bir çevreyle irtibat kurmalıdır.
Sözlerimi güzelliklere
değinerek bitireyim: Her şeye rağmen taşra güzeldir. Bir kasabada gece yarısı
gökyüzüne bakınca yıldızların parıltısını görebilirsiniz, bir dağ köyünde
ceylanların sekişine şahit olabilirsiniz, bir sahil beldesinde denizin iyotlu
kokusunu içinize çekebilirsiniz, ücra bir ilçede serin ağaçların gölgesinde
çayınızı yudumlayıp huzur içinde kitap okuyabilirsiniz.
Şiraze Dergisi – Sayı: 33 – Ocak
2026



