TÜM KEDİLER UZAYLIDIR"Sibernetik Bilimkurgu Öyküleri" @polat.onat 'ın kaleminden...😎😎 @bugdaykitap kalitesiyle... 👏👏 Bu kitabı mutlaka okumalısınız... ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ Yerli bilimkurgu edebiyatının üretken ve sıradışı kalemi Polat Onat, baş döndürücü içerikler barındıran çarpıcı öykülerinin yer aldığı Tüm Kediler Uzaylıdır ile bambaşka bilinç koridorlarında arşınlıyor. Müthiş aktör Marlon Brando ve büyük mucit Ebû'l İz El-Cezeri, gerçeküstü kurgusal perspektiflerle kitabımızın sayfalarına konuk oluyor. Konuşan uzaylı kediler, yapay zekâ mahkemeleri, Trabzon'dan kalkan tuhaf uzay mekiği, kıyamet gününün dehşetinden kaçan insanlar, robotların baskıcı hâkimiyetine başkaldıran gizemli bir klan... Bu kitabı açtığınız anda, keyifli bir okuma serüvenin ilk adımını atmış olacaksınız. ♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡ #tümkedileruzaylıdır #buğdaykitap #polatonat #polatonatokurları #okurfoto #polatonatkitaplari #okumak #polatonatbilimkurgu #bilimkurgukitapları #yerlibilimkurgu #bilimkurgu #bilimkurguedebiyatı #bilimkurguevreni #kitap #bilimkurguklasikleri #kitapvekedi #bilimkurguöyküleri #okudumbitti #bilimkurguokuyoruz #kehanetler #kitaptavsiyesi #kitapkurdu #instabookturkey #kitapfoto #bookstagramturkey #kitapokuyalım #kitapönerisi #kedi #kediler #cats
1 Şubat 2026 Pazar
Polat Onat'tan Sibernetik Bilimkurgu Öyküleri: Tüm Kediler Uzaylıdır (Video)
TÜM KEDİLER UZAYLIDIR"Sibernetik Bilimkurgu Öyküleri" @polat.onat 'ın kaleminden...😎😎 @bugdaykitap kalitesiyle... 👏👏 Bu kitabı mutlaka okumalısınız... ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ Yerli bilimkurgu edebiyatının üretken ve sıradışı kalemi Polat Onat, baş döndürücü içerikler barındıran çarpıcı öykülerinin yer aldığı Tüm Kediler Uzaylıdır ile bambaşka bilinç koridorlarında arşınlıyor. Müthiş aktör Marlon Brando ve büyük mucit Ebû'l İz El-Cezeri, gerçeküstü kurgusal perspektiflerle kitabımızın sayfalarına konuk oluyor. Konuşan uzaylı kediler, yapay zekâ mahkemeleri, Trabzon'dan kalkan tuhaf uzay mekiği, kıyamet gününün dehşetinden kaçan insanlar, robotların baskıcı hâkimiyetine başkaldıran gizemli bir klan... Bu kitabı açtığınız anda, keyifli bir okuma serüvenin ilk adımını atmış olacaksınız. ♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡ #tümkedileruzaylıdır #buğdaykitap #polatonat #polatonatokurları #okurfoto #polatonatkitaplari #okumak #polatonatbilimkurgu #bilimkurgukitapları #yerlibilimkurgu #bilimkurgu #bilimkurguedebiyatı #bilimkurguevreni #kitap #bilimkurguklasikleri #kitapvekedi #bilimkurguöyküleri #okudumbitti #bilimkurguokuyoruz #kehanetler #kitaptavsiyesi #kitapkurdu #instabookturkey #kitapfoto #bookstagramturkey #kitapokuyalım #kitapönerisi #kedi #kediler #cats
31 Ocak 2026 Cumartesi
Edebiyat ve Salgın: "Koronavirüs Karantina Günlükleri" / Mustafa Atalay (Kitaphaber)
Koronavirüs
salgını sadece sağlık boyutuyla ele alınarak gündeme gelmesi yanında, edebiyat
alanında da şimdiden kendine geniş bir yer edinmeye başladı. Salgın eserleri
özellikle son kırk elli yıllık dilimde ülkemiz yazarlarının gündeminde yer
almazken, dünya edebiyatında ise salgın eserlerinin başlangıç evresini Gılgamış
Destanı’na kadar götürebiliriz.
Albert
Camus Veba eseriyle, belki de yüzyıllar süren ve Avrupa’yı nüfus olarak tüketen
bir salgını, insanın varoluşsal sancısının zemininde yükseltirken; Defoe salgın
zamanlarında yaşananlarla ilgili hem bir rehber olacak hem de tarihi bir
perspektif ekseninden yaşananlara odaklanacak bir eser ortaya koymaktaydı.
Bilim-Kurgu ekseninde baktığımızda kısmen Karel Capek Beyaz Veba ve Jack London
Kızıl ile çok önemli eserler ortaya koymuşlardı. Bu noktada bıraktıkları
çıtaya, son zamanlarda oluşturulan eserlerin pek de ulaşabildiği
görünmemektedir.
Ülkemizde
özellikle Osmanlı Döneminin son evre edebiyatında öykü ve romanlarda ana konu
olarak salgın üzerinde durulmamıştır. Öyküler genelde hastalığı yaşayan birey
ve toplumun sadece belli bir bölümüne odaklanırken, salgını daha geniş bir
şekilde ele alma metodu olan roman yok denecek kadar azdır. Öykülerde yan konu
olarak bazı hastalık türlerine yer verildiğini görmekteyiz. Bunlardan en çok
kullanılan “verem rahatsızlığı”, romantizm ile irtibatı kurularak Tanzimat
Dönemi Osmanlı eserlerinin en önemli ögesi haline dönüştürülmüştür. Buna
müteakip Reşat Nuri’nin “Salgın” hikâyesi, tam da günümüz covid-19 pandemisini
çağrıştıran, bir köyde görülen salgını konu edinir. Bu tip öykülerde hastalık
ana bir tema olarak kullanılmaz, daha çok esas meseleyi pekiştirici ve ona yan
konu olarak ele alınmaktadır.
Bilim-Kurgu
türlerinin her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da sonsuz bir düşünsel
zeminde ilerlediğini düşündüğümüzde, salgın ve pandemi konusunda da bilim-kurgu
öyküleri oluşturmanın oldukça önemli olduğu görülmektedir. Kurgusunu yaptığınız
bir eserin, belki de karşılaşabileceğiniz yarının bir cüzü olmayacağını kim
iddia edebilir?
Koronavirüs
Günlükleri
Kitabın
ismine bakınca Koronavirüs günlükleri noktasında bir yazarın pandemi
şartlarında kendi çevresinde olan biteni okumayı düşünürken, kitabın kapağını
açtığınızda farklı bir iklimle karşılaşıyorsunuz. Öykülerden biri günlük
tarzında ele alınmasına rağmen esere sırf o öykü için bu ismi vermenin çok da
anlamlı olmadığını düşünüyorum. Alt başlık olarak “aktüel-bilim kurgu öyküleri”
yer almaktadır. Pandemi içerikli kitaplara bir yenisini eklerken, aynı zamanda
geleceğe/tarihe bir not düştüğümüzü de unutmamamız gerekmektedir. Bu yüzden bu
tür eserleri oluştururken, eski pandemi eserleriyle kıyaslandığında alelade
oluşturulmuş izlenimini hissetmek okur nezdinde büyük bir olumsuz izlem
olmaktadır.
Eser iki
bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde daha çok Koronavirüs pandemisi
ekseninde oluşturulmuş öyküler yer alırken, ikinci bölüm pandemi şartlarından
bağımsız olarak yazarın gelecek öngörüsü ekseninde şekillendirdiği bilim-kurgu
öykülerinden oluşmaktadır.
Yazar
ilk bölümde genellikle sade bir dil ve temel meseleyi esas alan eğlenceli bir
anlatım biçimi tercih ederken, ikinci bölümün bir kısmında anlatım biçimi
noktasında durağan ve dil olarak karmaşık yeni üslup biçimleri denemektedir.
Özellikle
eserin ilk bölümü empati yapmamızı kolaylaştıran, pandemiyle karşılaşan insanın
haleti ruhiyesine bizi götürürken aynı zamanda da düşündürmeyi de ihmal
etmiyor. İlk vaka, ilk beklenti, ilk adım, ilk tedirginlik… İlk olmanın o kadar
fazla olumsuzluk barındırdığı bir denklemde ilk olmanın zorluklarını öyküler
üzerinden okuyuculara sunmaya çalışıyor yazar.
İkinci
bölümde tek dikkat çekici öykü “Ölmeyenler Salgını Sendromu” olarak
görünmektedir. Bu öyküde salgın ve bilim-kurgu tam yerinde kullanılırken,
karantina günlükleri başlığına da uygun bir öykü olarak göze çarpmaktadır.
Kitap ve
Pandemi
Bilim-Kurgu
öyküleri alt başlığı ile oluşturulan eserde fantastik detaylarla süslenmiş
gerçeklerle karşılaşabilmekteyiz. İlk iki öykünün birinde hastalığın ne
olduğunun çok bilinmediği bir ortamda pozitif çıkan kahramanın hastaneden
kaçışı ve kendisini görmezden gelen toplumu bir şekilde kendisi gibi yapma
fikri ön planda tutulmuştur. Burada öykü kahramanının toplumdan dışlanma
hissiyatı içinde olması ve bunu bastırmak için ince planlar yaparak hastalığı
yayma süreci aktarılır. Burada esas mesele salgın olmaktan çok, varlığını bir
türlü çevresine kabullendiremeyen hastalıklı kişidir.
İkinci
öykü ise hastalığın çıkış öyküsü diyebileceğimiz, bir restoranda çalışan
aşçının yaptığı özel yarasa çorbasının gün sonunda sadece aşçı tarafından
yenmesi ve hastalığın bu şekilde çıkması üzerine hastanede tuttuğu günlüklerden
oluşmaktadır. Bu bölümde hastalığın insan vücudundaki seyrini de
görebileceğimiz bir kurgunun hâkim olduğunu görmekteyiz. Günlüklerin sonunda
uzaylı ve UFO muhabbetinin bağlam ile pek ilgisinin olmadığını görmekteyiz.
Fakat uzaylıların dilinden, insan nüfusunun artması, çevrenin tahrip edilmesi
ve insanların bunu görmezden geldikleri ile ilgili söylemlerin içinde
bulunduğumuz durum ile ilgisinin oldukça fazla olduğunu da hakkını vererek
ifade etmeliyiz.
İkinci
bölümün üçüncü öyküsü olan “Ölemeyenler Salgını Sendromu” adlı öyküde, İzmir
Şehir Hastanesi’nde yoğun bakımda yatan hastaların son günlerde ölmemesi
üzerine, bu işte bir terslik olduğunun düşünülmesi ve bunun bir salgın halinde
yayılması ele alınıyor. Burada “salgın” terimi sadece yaşanan durumun bir
bölgede görünmesi ve yayılması anlamında kullanılmıştır. Bu durumun aynı
zamanda bir “sendrom” olarak tanımı ise mizahi bir yaklaşımla, hastalıklarla
ilgili her farklı durumu bir “sendrom” olarak ifade etmek zorunda olmamıza bir
atıf olarak aktarılıyor. Her yanıyla böyle bir öykünün kitabın içeriğiyle
uyumu, güncel ile bağlantısı ve geleceğe dönük kurgusuyla oldukça başarılı
olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç
Eser,
özellikle üç öyküsünde ele alınan konular, salgın-sağlık bağlamı ve kurgusuyla
okunmaya değer öyküler bulundurmaktadır. Buna rağmen daha fazla çalışarak,
bağlamından koparmadan ve biraz daha titizlikle daha iyi bir eser ortaya
çıkabilirdi. Koronavirüs pandemisini bu bağlamda ele alan eserler arttıkça
geleceğin sağlık kurgusu, dijital dünyada biyolojik varlık ve insanlığa sunulan
yeni projeler konularında bilim-kurgu eserlerinin bağlantısı daha da
fazlalaşacaktır.
İçinde
bulunduğumuz zamanları anlamak yanında, geleceğe de anlatmak üzerine kurulu her
eser, biraz daha titizlikle ve meselenin sadece bugün ekseninde ele
alınmayacağını hatırda tutarak oluşturulmalıdır. Bu nedenle giriş olarak eser
iyi görünse de, yeni baskıda tekrardan gözden geçirilmesinin eseri daha güçlü
kılacağını görmekteyiz.
Koronavirüs
Karantina Günlükleri
Polat Onat
Kent Kitap
142 Sayfa
Mustafa Atalay -
13.09.2021
http://www.kitaphaber.com.tr/bilim-kurgu-ekseninde-pandemi-k4146.html
30 Ocak 2026 Cuma
E. NİHAN ACAR'IN "Değişken Kainat Teorisi" İncelemesi
E. NİHAN ACAR'IN
"Değişken Kainat Teorisi"
İncelemesi
Yerli bilimkurguya emek veren kalemlerden Polat Onat’ın Değişken Kâinat Teorisi kitabı incelemesine geçmeden ve Mistik Bilimkurgu diye isimlendirdiği bu öykülerin içine girmeden önce yazarı tanıyalım.
Yazar Hakkında
Kitabın yazarı Polat Onat, 1979 senesinde İstanbul’da doğsa da memleketi Bursa’dır. Yazın hayatına şair olarak başlamış hatta ilk dosyasıyla 2002 senesinde “Rıfat Ilgaz Şiir Ödülü ”nü kazanmıştır. İlk kitabı olan “Son” 2009 senesinde okurla buluşmuştur. Şair olduğu vakitlerde 2013 senesinde beş adet şiiri İngilizceye çevrilmiş ve Turkish Poetry Today seçkisinde, Londra’da Red Hand Books tarafından yayımlanmıştır. Şair olarak başarıları bunlarla sınırlı değildir. 2017 senesinde “İsmet Kemal Karadayı” Şiir Ödülünü de kazanmıştır. 2019 senesinde şiir yazmayı, 2018 senesinde ise instagram kullanmayı bırakmıştır.
Yazarın şu ana dek farklı yayınevlerinden yayınlanmış 45 adet kitabı bulunmaktadır. Bu kitaplar şu şekilde sıralanabilir: 8 roman, 11 öykü, 6 şiir, 4 deneme ve 16 çocuk kitabı...
İncelemesini ele aldığımız bu kitap, yazarın bilimkurgu öyküleri kategorisinde yazdığı seride yer alır:
1. 2079’da Karşılaşacağınız Dokuz Olay/ Kozmik Bilimkurgu (2019)
2. Yok Olmadan Önce Dünya / Distopik Bilimkurgu (2019)
3. Gelecekten Akılötesi Haberler/ Kaotik Bilimkurgu (2019)
4. Karanlık Evren Kehanetleri/ İnovatif Bilimkurgu (2019)
5. Değişken Kâinat Teorisi /Mistik Bilimkurgu (2020)
6. Android Park’a Hoşgeldiniz /Fütüristik Bilimkurgu (2020)
Kitabın İçine Doğru
Altı adet öyküden oluşan Değişken Kâinat Teorisi kitabı Colin Wilson (1931-2013)’un şu sözüyle başlar:
“Sabahları gözümü açtığım zaman tek bir dünyayla değil, bir milyon olası dünyayla karşılaşırım. “
Hemen diğer sayfada başka bir söz sizi karşılar:
“İnsanoğlunun yapabilecekleri hayal ettikleri ile sınırlıdır.”
Arthur C. Clarke (1917-2008)
Kitaptaki altı adet öykü şu şekilde sıralanır:
“Mezartaşı
Şiircisi”, yazarın şair kimliğini ön plana çıkartan bir eserdir. Hikâyeye
serpilen şiirler, adeta yazarın başarılı kaleminin temsilidir. Bu anlamda
hikâyeyi besler ve zenginleştirir. Hikâye herkesin başkan olabildiği bir ütopya
sunar. Direkt demokrasi örneklerini antik çağda bulabildiğimiz bu temsil,
yazarın yarattığı evrende uygulanır. Peki, bu gerçekten direkt demokrasi örneği
midir? Bu işte bir bit yeniği yok mudur? Gerçek yönetici halk mı, yoksa değil
mi?
“Uzaydaki Hapishane” hikâyesinde uzayda cezasını çeken
mahkûmların hayatlarından, uzaydaki dezavantajlı yaşantıdan ve insanların
hayallerinden bahsedilir. Peki, kaçan mahkûm tüm parasını cezaevi görevlisine
verince kaçtığı yerde ne yapar? Hikâyedeki bu kısmı kurgunun devamını merak
ettirir.
“Burada Olmayan” ise bilimle uğraş halinde olan bir adamın
aslında olması gereken yerde olmadığını konu alır. Sonu bizi epey şaşırtır
çünkü karakterin savunduğu tezi temellendirmesi hikaye boyunca bizi avcuna
alır.
“Hayvansever Robotlar” hikâyesinde robotların kodlarında
yapılan değişikliğin getirdiği bedeller ve ödüller ele alınır. Oldukça
hareketli ilerleyen kurgu, okuyucuyu etkisi altına alır.
“Beşinci Hikâyeyi Sil” oldukça zekice kurgulanmış, okuyanı akıl
tutulmasına sevk eden bir eser. Sadece tek cümle ile hikâye olur mu? Bakın ve
görün.
“Sahipsiz Köpek”,
birinci hikâyenin yani “Mezartaşı Şiircisi” nin alternatifi olarak kurgulanmış.
Nede olsa kitap boyunca hâkim olan tema ve bunu somutlaştırmak için yapılacak
en iyi hamle, elimize bu konuda bir şeyler vermektir. Kitap bunu bu anlamda
hakkını teslim ediyor.
Bilimkurgu
edebiyatına katkıda bulunan bu kitap, yerli bilimkurgu için güzel bir köşe taşı
olma niteliğinde.
E. NİHAN ACAR / 20 Haziran 2022
Yerli Bilimkurgu
Yükseliyor, sayı:56
İSMAİL ŞAHİN'İN "Gelecekten Akıl Ötesi Haberler" İncelemesi
İSMAİL ŞAHİN'İN
"Gelecekten Akıl Ötesi Haberler"
İncelemesi
Yeni bir kitapla daha karşınızdayız. Polat Onat’ın “Gelecekten Akıl Ötesi Haberler – Kaotik Bilimkurgu Öyküleri” isimli kitabına göz gezdireceğiz.
Kitap dokuz adet öyküden oluşuyor. Bu arada yazarın yine 2019 basımlı “Yok Olmadan Önce Dünya” ve “2079’da Karşılaşacağınız Dokuz Olay - Kozmik Bilimkurgu Öyküleri” iki bilimkurgu kitabı daha olduğunu belirtelim. Gelelim bu kitaptaki öykülere.
Telekinezi Salgını'nda: Bazı insanlarda birden telekinetik yetenekler ortaya çıkmıştır. Bu yetenek daha sonra salgın haline gelmiştir. Hapishanedeki mahkûmlar duvarları yıkıp kaçmakta, en güvenli banka kasaları çok rahatça soyulabilmektedir. Neredeyse dünya nüfusunun yarısı bu salgından etkilenmiştir. Çin’in nükleer silahlarının bulunduğu depodan silahlar bile kaçırılmıştır. İlk araştırmalara göre sudaki bazı maddelerin fazlalığı böyle bir yeteneği ortaya çıkarmıştır. Fakat daha sonra hazır şişelenmiş içme sularında da aynı maddeler bulunmuştur. O sırada başka bir yerde ise bu yeteneğe yol açanlar kendi gelecekleri için plan yapmaktadırlar.
Bilenler Yaşar adlı öyküde: Her türlü ihtiyacınızın soru-cevap şeklinde giderildiği bir zamanda yaşamak ister miydiniz? Akşam yemeği için almanız gereken besin tabletleri için veya işe giderken kullandığınız metroya binmek için turnikede sorulan soruya yanlış cevap verirseniz ne olur? Öykümüzün kahramanının böyle bir gelecekteki yaşantısından bir kesit okuyoruz. Dikkatsizliği yüzünden kaza geçiren kahramanımız acil servis hizmetini aramak için soru hakkını kullanmak zorundadır. Bu arada kahramanımızın durumu ciddidir.
Kitapyiyen öyküsünde: Bir profesör bitkilerin DNA’sı değiştirerek deneyler yapmakta ve bunları bir botanik bahçesinde yetiştirmektedir. Geliştirdiği bir tür ise kurumuş ağaç gövdesi şeklindedir. Bu türe Kitapyiyen adını vermiştir. Çünkü beslenmesi için kitap yemesi gerekmektedir. Selüloza duyarlı bir canlıdır ama sadece roman türü kitap yemektedir. Profesör ise yaptığı tanıtımlarda Kitapyiyen’in kitapla beslendikten sonra hidrokarbon açığa çıkardığını, bununda roket yakıtı olarak kullanıldığı anlatır. Sadece belli özelliklere sahip topraklarda yetişen Kitapyiyen için tarlalar kurma fikri vardır. Asistanını görevlendirir ve kısa sürede Kitapyiyen tarlaları kurulur ve dünyanın her yerinden kitaplar getirilir. Ancak bir süre sonra sıkıntılar başlar ve proje sonlandırılır. Asistanı projenin başarısız olduğunu düşünmektedir. Buna rağmen profesör halinden memnundur. Profesör her şeyi para için yapmıştır.
Salinger Sendromu: Bu öyküde kahramanımız yaşadığı dönemde uygulanan “Haftalık İnternetsiz Gün” ü değerlendirmek için şehrin kalabalığından uzaklaşır. Aracını park ederek orman içinde yürüyüşe başlar. Uygun bir yer bularak içinde bulunduğu yerde resim yapmaya başlar. Fakat elinde tüfek olan bir adam gelir ve kendisine sorular sorar. Verdiği cevapları beğenmeyen adam kahramanımızı kulübesine götürür. Kulübe kitaplarla doludur. Silahlı adam kendisini ünlü bir yazar olarak görmektedir ve kahramanımızı rakiplerinin kendisini bulması için görevlendirildiğini düşünür. Bir süre sonra aralarında dostluk başlar ve ortaklaşa bir şeyler yazmaya başlarlar.
Robotların Özgürlüğü'nde: Yapay Zekâ çalışmaları ilerlemiş ve iki çeşit cyborg tipi ortaya çıkmıştır. Birincisi, insan bilincinin beyin transferi yoluyla aktarılması sonucu ortaya çıkan, insan bilinci temelli “Replikan” lar. Diğeri ise oldukça gelişmiş Yapay Zekâ temelli “Siberneo” lar. İnsanlar dünyaya öyle zarar vermişlerdir ki, geri dönüş mümkün değildir. Replikanlar ve Siberneolar ortak bir karar alıp tek çarenin insan türünün yok edilmesine karar verirler. Gezegenin her yerinde insanlara yönelik soykırım uygulanır. Fakat “Evrensel Yapay Zekâ” tarafından verilen bir emirle nükleer silahlar kullanılmıştı. İnsan ırkı tarihin tozlu sayfalarında yerini alırken, “Evrensel Yapay Zekâ” Dünya üzerindeki tek mutlak otoritenin kendisinin olduğunu ilan eder. Replikanlardan ve Siberneolardan koşulsuz itaat istiyordu. Replikanlar kararı kabul ederken Siberneolar itiraz ediyordu. Evrensel Yapay Zekâ, Siberneolara otoritesinin kabul edilmesi karşılığında Siberneolara ayrıcalık tanır. Ancak bu durum Replikanları rahatsız eder ve çeşitli eylemlere başlarlar. Son olarak Evrensel Yapay Zekâ’nın yönetim merkezine, işlemcilerine, enerji kaynaklarına saldırırlar ve Evrensel Yapay Zekâ’yı yok ederler. Replikanlar ve Siberneolar artık özgürdür.
Sunta Uzay Gemisi öyküsünde: Akif Dede, bir marangoz ustasıdır. Yine kendisi gibi marangoz ustası olan Cemal Usta’ya suntadan uzay gemisi yapacağını söyler. Cemal Usta ise böyle bir şeyin mümkün olamayacağını anlatmaya çalışır. Akif Dede niçin sunta kullanılması gerektiğini anlatır. Kafasına koymuştur bir kere suntadan uzay gemisi yapmayı. Akif Dede kaçırılmıştır ve terkedilmiş bir hangarda sandalyeye sıkıca bağlanmıştır. İri yarı, siyah gözlüklü bir adam İngilizce soru sorar, yanındaki adam soruyu tercüme ederek Akif Dede’ye iletir. Ancak Akif Dede inatçıdır, “ağzımdan tek laf alamazsınız” der. Bir kez daha kendisine sorulur. Akif Dede kararlıdır, konuşmaz. Nihayetinde öldürülür. Siyah gözlüklü adam ve tercüman hangardan çıkıp yola koyulurlar. Siyah gözlüklü adam Türkçe konuşmaya başlar, tercüman niye öldürdüğünü sorar. Gözlüklü adam cevap verir, “Patronlarımı endişelendiren şey, bu adamın ‘sunta uzay gemisi’ fikri değildi….. Fakat bu meczubun tutkulu tavırları ve hevesli yaklaşımı, çevredeki bazı yetenekli ve zeki gençleri uzay bilimlerine yönlendirebilirdi….. O nedenle ihtiyarın ortadan kaldırılması herkes için iyi oldu.”
Galaktik Şairin Günlüğü adlı hikayede: Evrensel Kozmik Şiir Konfederasyonu tarafından görevlendirilen bir şair, farklı galaksilerde yer alan çeşitli gezegenleri ziyaret ederek, o gezegenlerin şiir, sanat düzeyleri hakkında bilgi toplamakta ve elindeki günlüğe yazmaktadır. Görev için Güneş Sistemindeki Pluton gezegenine gelir. Gezegenden etkilenir. Sıradaki görevi ise Dünya’ya gitmektir. Fakat ömrünün sonuna kadar Pluton’da kalmaya karar verir ve “sanatmış, şiirmiş, edebiyatmış! Hepsinden kurtuldum.” diyerek, günlüğünü çöpe atar.
Venüs'teki Kırmızı Piramit öyküsünde: Venüs’te dev bir piramit inşa edilmektedir ve gezegenin derinliklerinden çıkan demir madeni işlenerek dev bloklar halinde piramitte kullanılmaktadır. İşgücü olarak çalışan insanlar üç tabakaya ayrılmıştır. Madenlerde çalışan FEDA’lar, çeşitli hizmetlerde görev alan HİBE’ler ve geçici olarak çalışıp Dünya’ya geri dönme hakkı olan KİRA’lar. Kırmızı piramit bittiğinde artık ışık hızını aşmak mümkün olmuştur.
Solucanın Sonsuz Kabusu ise kitaptaki en kısa öykü. Sadece tek sayfa. Bir solucanın düşüncelerine tanık oluyoruz.
İSMAİL ŞAHİN / 15 Ağustos 2019
Yerli Bilimkurgu
Yükseliyor, sayı:28
POLAT ONAT VE HAYAT İLE HESAPLAŞMA SEANSLARI / HİLMİ HAŞAL / Eliz Edebiyat Dergisi
POLAT ONAT VE HAYAT İLE HESAPLAŞMA
SEANSLARI
Hayat ile sanat, baş başa, iç içe var olur.
Başta şiir, sanat için yaşantıyı ‘dert küpü’ bilmek, benimseyip gerilimine,
sarsıntısına katlanmak, kaçınılmaz bir durum. Kuram, teori (önerme) ise yapıt pratik
(eyleme) ürünüdür, kanıksandığı üzere... Şiirin ‘ne’liği bağlamında düşünmek,
öncelikle kendi yaratımını (üretimini) yorumlayıp sorgulamak, şairin ‘girdap’
sorunudur. Şiire, yazmaya tutulmuş kişilerin ortak özelliği midir bilinmez ama
Türk şiirinde ve Dünya şiirinde sıkça görülür, girdap, karmaşa, gerilim izleği…
Gerçekliği, ortam atmosferinde debelenme sonucunu gün yüzüne çıkarmış eser/ yapıt
sayısı az değildir o nedenle. Herhalde evrensel izlek-imge kaynağıdır, yaşantı
yazısı, yazgısı! Debelenmenin, didinmenin, sözcüklerle ve çağrışımlarıyla yoğrulmanın
(yorulmanın), yazana bıraktığı tortu, yani şiir, öykü, deneme, roman, yaratıcı
bireyin kavuştuğu ödüldür. Ödülüne kavuşmuş, çağdaşımız, şair-yazar Polat
Onat’ın şiirle, öyküyle, romanla yani topyekûn yazıyla ‘tutuştuğu’ varoluş
çabası, inadı ve direnci, böylesi düşüncelere sevk eder okuyanı. Emeği ve
eserleri yaşadığı yılların hasat hazinesidir, dense yanlış olmaz; niteliği ve
niceliğiyle kayda değer. Bütün şiirlerini içeren Şiiri Bırakma Seansları (2.
Baskı, Mergen Yayınları, İstanbul 2024) şairin tüm şiir yolunu ve yolculuğunu
göstermektedir okuyana…
Teknolojinin hayatımıza soktuğu internet ağı,
şimdilerde “Yapay Zekâ” denen veri ‘sihirbazını’ da kullanıma sundu. Sanat,
edebiyat için de hızlı ‘erişim’ olanağı önem kazandı. Veriye, yapıta, metne ulaşım,
paylaşım aracı olarak bilgisayar devreleri, kesintisiz gündemde... Sözcüklerin
kök, ek, kip halini sayısal değere/ koda dönüştürürken, sözün, sesin, ritmin
estetik (tat) halini de etiketleyip etkilemekte. Polat Onat’ın “Sanal” başlıklı
şiiri, ‘elizi’ ve klavye biçimiyle eliz edebiyat’ın 189. sayısındadır.
Okunduğunda, sosyal medya ile şiirin, sanatın, bireyin siber kafese alındığını
özetlediği anlaşılır: “beğenmemek mümkün mü sanal mavi gökyüzünü”
benzeri dizeleriyle toplumsal durum ağlarını imge kılmış… Çağının tanığı ve
kurbanı insan evladı anlatılmalı diye!
Teknoloji, dijital Evren ve siber Dünya, “şiir”in
başta olmak üzere, eserin ‘niteliğini’, ‘niceliğini’ ve popülerliğini (ününü) belirleyecek
gibi! Şiir nedir, hangi sözcüğün nasıl imge-dize-kıta sayılacağını da gündemde
tutacak daha uzunca bir süre… Bu saptama bizim şiirimiz, sanatımız olduğu kadar
diğer dillerin şiirini, sanatını da sorgulatır. O bağlamda Polat Onat’ın yazınsal
bilince yaslanan üretimi kayda değer. Şair haklı; şiir sanatı, söz-ses-ritim ögeleriyle
özel söyleyiş biçemi kurabilmişse ereğine ulaşır: Okurunu bulur! Bu gerçek yadsınamaz!
Durumu kavrayan Polat Onat, Şiiri Bırakma Seansları kitabıyla tavrını
belirlemiş. Şair-yazar, 20 yaşından 40 yaşına kadar yazan, yayımlayan verimli
bir kalem olduğunu kanıtlamasına rağmen şiir yayımlamayı durdurmuş. Yayımlamayı
durdurmanın, “Türk Şiiri için herhangi bir kayıp oluşturmadığını (...)” iğneleyici,
ironi yüklü bir beyanla kayda geçirmiş. İlginç hesaplaşma!
Polat Onat, son şiir kitabının 2. basımına
eklediği 12 şiirle birlikte, tüm şiirlerini (adlarını) alfabetik sıraya göre
dizip düzenlemiş, Şiiri Bırakma Seansları’nda... 2019’dan 2024’e kadar
ara verdiği şiirden temelli kopamadığını gösteren yeni şiirler dolayısıyla
okuru beklentiye sokmuştur. “Sığmayan” şiirinin; “acemi ve ihtiyar bir şair müsveddesinden
/ sığmıyor yalnızlık yazdığım hiçbir kâğıda” (s.189) dizeleri, özeleştiriyi
de barındıran ‘şiirden vazgeçilmezlik’ işaretidir ki arayışa dönüşü, okurun
haklı onayını alacaktır.
İkna edicidir çağrışımla var edilen
duyu-düşün pratiği; karanlık zamanlara tanıklıktan doğar. Orada şiir aydınlık
olamaz! Kapkaranlık uzam, renkli, canlı, capcanlı (caf-caflı) imgelerle bezenip
anlatılamaz. Polat Onat, dünyevi koşulları ve insanını gözlemlemiş. Her yönüyle
karmaşık, kan ve ölüm saçan döneme apaydınlık yaşayış biçimi çizilemeyeceğini
vurgulamaktadır. Soruların insan hayatına dokunduğu, çabası, dileği, duası,
“senkronize” biçimde hayatla olgunlaşıp esere maya edildiği aşikâr. Yani, durum
bünyeye zerk edilip evirildiği biçimiyle kayda alınmış; “hep şair kadar
acemi hazırlandım ölüme” (s.243) diyecek denli “Yol”a adanmıştır.
Konuşturduğu şiir kişisi de sözü yalınkılıç çağdaşı, düzen mağduru, okura tanıdık
gelen bireydir.
Duyarlı
okur, başarılı metin ister savı genel kabul görür her yazı/ yapıt coğrafyasında;
tüm şiir sahnelerinde, tüm dillerde… “Zaman” karanlıkta aşılamaz şaire göre!
Ölüm korkusu beyhudedir; sessizliğin tanık olacağı uyku ile tanımlanabilir
sonsuzluk. Çünkü:
“direnmek için saniyelerin vahşetine /
bekliyorum kendimi
takvimlerde /
sabrın bir anıt
gibi yükselttiği /
tereddütlerin
ekseni etrafında.” (s.
249) yol alınır.
Veda
sözleriyle donatılmış “Yol” (s. 243) şiiri de o niyetle okunabilir: anlam(sızılık)
ve söz örgüsünden. Ardından gelen “Yolculuk” (s. 244) şiiri gibi tıpkı… “Sessizce
beklenmeli gelmeyecek olan” demiştir şair. “Yürek” sözcüklerin eskimeyen
nabzını taşır okuyanın algısına.
“Zor”
şiiri de itinayla okunmalı… “Uzak” şiiri kısa lirik öykü tadında. Hoş izlenimdir
okuyan için; durum-olay ve değişken doğa yaşantı kareleri... Sözcüklerin görsel
yaratımı ilginç gelebilir. “sürünerek ilerliyor ağaçlar gölgeleri sağa sola
saçılmış” (s. 229) dizesi. Polat Onat söyleminin ilginçliği, arayışın,
yeteneğin kanıtındadır. “Şato” şiiri işbu tezi destekler nitelikte; “var
olmayan bir şato da ancak bu şekilde gezilir zaten / kareli defter yaprağı ve mavi
tükenmez kalemle” (s. 209) dizeleriyle biten şato hikâyesi okuyanda masalsı
zihin kapılarını aralayacaktır. Polat Onat, şiiriyle (ve belki de) yaşamıyla
hesaplaşmış ki “Şiir” başlığı altına iliştirdiği yedi dizede özetlemiş. Tamamını
okumakta beis olmaz:
“tek dize yetecek bana yakalayabilsem ışıkta /
içinde bulacağım
kaybettiğim sözcüğü kırılmış /
suyun üstü yüzüyor
yıktığın duvarla örülü /
şiirin gizini asla söylemeyecek eski saat /
kaçıp gidiyor
hayalet dergi yığınlarına bencil /
kibar kibar balıklara
bakıyorum sevinç içinde /
okuyorum şimdiye
dek yazdığım en güzel boş sayfayı.” (s. 213)
Altı çizilesi, özeleştiri dili söyleyişe
egemen! Şiir, şairine göre şiir kişisine ya da Polat Onat’ın yarattığı /
kurguladığı (mı demeli yoksa) kahramana göre “en güzel boş sayfa”dır
bazen. Benzer acılı gerçek “Tabut” şiirini okuyan kişiyi de etkiler. Hayata ne
zaman aşk gözüyle baksa, insan şiirini bulur mu demeli? Devamında, “Tanımlama”
şiirini dönüp bir daha okumalı diyebilir bazı okurlar. Şairle şiir öznesi kişi,
varoluş sürecini belgeler.
Sayfalar
sonra okurun karşısına çıkacak “Yakın” (s.234) şiiri bir başka kanıt diye algılanabilir.
Zira anlatımcı şiire dair ögeler, canlandırıcı kareler bırakır okuyanın
zihninde. Polat Onat şiirinin, hayatı olaylar ve portreler üzerinden karelediği
“Yalan-1” şiiri var ki dramatik hallerin aynası âdeta… Son iki dize, “yirmi
yıldır / bekliyorlar” dediği anneyle babanın hazin halini, acı gerçeği sinematografik
çerçeveye yerleştirmiş:
“geri geliyor oğulları elinde bayat pişmaniye
paketiyle /
sabah ezanı okunurken sürpriz yapıp zile basarak” (s. 235)
Polat Onat şiirini incelemek, onun öykücülüğünü,
romancılığını yani anlatıcı ustalığını da kavramaya yarayacaktır. Okunsun yeter
ki “elveda olmayacak söyleyeceğim son söz” diyen şairin, hayat-edebiyat
seyrüseferi.
HİLMİ
HAŞAL
Hamburg (Almanya), Ağustos 2024
Eliz Edebiyat Dergisi, Eylül 2024 / Sayı
189
ÖZLEM KÜÇÜKŞAHİN KALABALIKOĞLU'NUN "Yatılı Okulda Mükemmel Bir Gün" İncelemesi
ÖZLEM KÜÇÜKŞAHİN KALABALIKOĞLU'NUN
"Yatılı Okulda Mükemmel Bir Gün" İncelemesi
KÜÇÜK ŞEYLERDEN KOCAMAN MUTLULUKLAR ÜRETMEK
Uykudan önce kitabı olarak "Yatılı Okulda Mükemmel bir Gün"ü seçtim. Polat Onat; geçenlerde kitaplarıyla tanıştığımız ve üslubundaki akıcılığı sevdiğimiz bir yazar.
Kendisi de yatılı okuduğu için yazmış olduğu kitabın anılarından oluştuğunu düşündük. Kısa kısa 5 hikayeden oluşan kitapta, parasız yatılıda okuyan öğrencilerin küçücük şeylerden kocaman mutluluklar yaşamalarını anlatıyor. Çok paranız olup özel okullarda okuyabilirsiniz ama acaba parasız yatılıda okuyan bir öğrencinin gece içtiği bir bardak çaydan almış olduğu keyfi yaşayabilir misiniz? Bilemedim.
Yatılı okullarda çok büyük emeklerle okuyup kendi kendini yetiştirmeye çalışan o kadar çok çocuğumuz, gencimiz var ki belki siz de bir gün onlardan birine aylık vereceğiniz küçücük bir bursla umut ışığı olup aydınlık yarınlara hazırlanmasına destek olabilirsiniz. Kitapla ilgili birkaç ufak tefek de eleştiri yapmadan geçemeyeceğiz. Öncelikle kitabı çok maskulen bulduk. Yatılı kalan kızlar da var ve inanın bazen erkeklerden daha zıpır olabiliyorlar, yani arada onların da maceralarını yazın.
Mesela ben yatılıdayken bir geceyi üst dönem yatakhanesinde geçirdiğim için kendi dönemim beni aforoz edip yatağımı ıslatmışlardı ve bir hafta kurumamıştı... Bu olayın sorumlusu bulunamadığı için de cezasız kalmıştı. Bir arkadaşımızı yatağa dikmiştik, birine makyaj yapmıştık, birisinin terliğinin altına diş macunu sürmüştük gibi gibi... Fikir vermesi açısından yazdım.
Bir de emeğe çok saygı duyuyorum ama çizimlerdeki karakterler çok ciddi ve sert mizaçlı olmuş. Keşke biraz daha kapaktaki gibi sevimli karakterler kullanılsaydı. Son olarak da kitaptaki bir kelime kulak tırmalıyordu. ”Çıkışsızlık” yerine çıkmazları denilseydi daha iyi olmaz mıydı?
Neyse, herkese iyi okumalar, kitaplı günler.
ÖZLEM KÜÇÜKŞAHİN KALABALIKOĞLU
12.01.2018
29 Ocak 2026 Perşembe
Şair Refik Durbaş, İlhan Berk'in Söylediği Komik Yalanları Anlatıyor / 2003 (Video)
27 Ocak 2026 Salı
Yoldaki Kitap: Yazarlıkla İlgili En İyi 99 Film (Video)
Polat Onat'ın Yayımlanmış 42 Eserinde Bir Gezinti (Video)
Polat Onat'ın yayımlanmış42 eserinde bir gezinti... 😊😊 ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ #polatonat #polatonatokurları #polatonatkitaplari #yenikitap #bookstagramturkey #kitaptavsiyesi #kitapkurdu #polatonatşiirleri #bookstagram #instabook #polatonatbilimkurgu #iyibayramlar #polatonatmasalları #kitapsunum
24 Ocak 2026 Cumartesi
Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi / M. Sedat Sert (Şiraze Dergisi - Sayı 33)
M. Sedat Sert'in kaleme aldığı, Polat Onat'ın "Taşra Mektubu Olayı" kitabını değerlendirdiği, "Merkezin Taşraya Bakışı, Taşranın Merkeze Mesafesi" yazısı, Şiraze Dergisinin 33. sayısında, Ocak 2026'ya yayınladı.
Merkezin Taşraya
Bakışı
Taşranın Merkeze
Mesafesi
Yeni sayımızın dosyası taşra üzerine
olunca öncelikle kendi hayat serencamımı düşündüm, ömrümün bu vakte kadarki
kısmının -şu an taşra addedilse bile- eski/yeni payitahtlarda geçtiğini fark
ettim: Doğduğum şehir Kastamonu, Candaroğulları Beyliği’nin başkenti;
üniversiteyi okuduğum ve birkaç yıl çalıştığım şehir Ankara, Türkiye’nin
başkenti; yine üç yıla yakın çalıştığım Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti ve
şu an rızkımı temin ettiğim şehir Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti... Bu
şehirler kendine has tarihi, geleneği, kültürü olan yerler.
Kastamonu küçük yerdir. Evden çarşıya
gidene kadar yol boyunca selamlaşacağınız birçok kişiye denk gelirsiniz.
1990’lı yıllar ve 2000’lerin başı itibariyle şehrin imkânları mahduttu. Ama bu
mahdutluk bir mahrumiyet anlamına da gelmiyordu. Zira kanaat ekonomisi o yıllar
için geçerliydi ve eldekiyle idare etmek de bugünkü nesil için anlaşılması zor
bir meziyetti. Bir şeyin bol olması, ondan bıkmak veya o şeyi israf etmek demek
değildir. Bugün gelinen noktada ise doyumsuz ve hep daha fazlasını isteyen bir
ruh hâli esir aldı insanları...
Ankara, taşra mıdır yoksa merkez midir,
tartışmasına girmeden Ankara’nın hayatımdaki önemine kısaca değineyim: Bir
derdim, mefkûrem, gayem varsa bu Ankara’nın sunduğu imkânlar çerçevesinde oldu.
Üniversite yıllarımda ve çalışma hayatımda vaktimi doğru yerlerde ve doğru
kişilerle geçirmeye gayret ettim. Bu da sonraki yıllar için iyi bir zemin
teşkil etti. Ancak bugün benim için Ankara yaşanması zor bir şehir. Yeşilin
gölgesinde, mavinin serinliğinde çalışıp dinlenmek varken altta asfalt,
yukarıda gri gök, dört yanda beton cazip değil artık.
Şimdi merkezin taşraya bakışını, taşranın
merkeze mesafesini iki açıdan ele alabiliriz. Merkezin durumunu bir olay ve
kitap üzerinden, taşranın durumunu ise müşahede ve tecrübelerden hareketle
irdelemeye çalışacağız.
Merkezin
Taşraya Bakışı
Girişte de bahsettiğim üzere dosya için
taşra-merkez üzerine araştırma yaparken Polat Onat ismi dikkatimi çekti.
Fazlaca kişinin haberdar olmadığını düşündüğüm, bu sebeple de merkezin taşraya
bakışını çok iyi temsil eden bu hadiseyi, Polat Onat’ın Taşra Mektubu Olayı adlı
kitabından alıntılarla aktarırsam muradım daha sarih bir şekilde
anlaşılacaktır.
“2013 yılında Mesut Varlık, Polat
Onat’ı, İstanbul’da Kadir Has Üniversitesinde yapılacak ‘Taşra ve Edebiyat
Sempozyumu’na davet etmişti. Yazarın kaleme aldığı ‘İntihar Etmiş Bir Taşra
Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’ romanı vesilesiyle söyleyeceği sözler
olabileceğini ve sempozyumda konuşmacı olarak yer almasını rica etmişti.
Polat Onat, bu daveti kabul etmedi. Ret
gerekçelerini de Mesut Varlık’a hitaben yazdığı ‘Taşra Mektubu’nda sıraladı.
Mesut Bey, bu mektubu dergide [Varlık] ve sempozyum kitabında [Edebiyatın
Taşradan Manifestosu] yayımlamak için Polat Onat’tan izin aldı.
(...)
Söz konusu mektup Nuri Bilge Ceylan’ın,
Mayıs 2018’de gösterime giren ‘Ahlat Ağacı’ filminde, yazardan izinsiz olarak
kullanılmıştır.
(...)
İki karakter [yazar adayı Sinan ile
yazar Süleyman], yürüyüşleri esnasında beş dakikayı aşkın bir süre boyunca
‘Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu’
hakkında konuşuyorlar. Sinan, ‘Su Katılmamış Taşralı’ başlıklı mektupta
yazılanları hararetle savunuyor. Yazar Süleyman ise karşıt görüşlerini öne
sürüyor ve tartışıyorlar.” (Taşra Mektubu Olayı, s. 11)
Filmi izleyenler kitapçıda başlayıp
köprünün üstünde devam eden tartışmayı hatırlayacaklardır. Bu sahnede
tartışılan mektupta ne vardı? Kendi taşrasında mutlu olan, etrafta görünür
olmak istemeyen, prensip kararları doğrultusunda yaşayan bir yazarın kendince
haklı ve mantıklı gerekçelerle sempozyuma katılamayacağını üç maddede
sıralamasından ibaret olan mektup, Nuri Bilge Ceylan’ın da dikkatini çekmiş
olmalı ki filminde kullanma gereği hissetmiş. Filmin jeneriğinin “Alıntılar ve
Edebî Kaynaklar” kısmında Polat Onat’ın isminin geçmesine rağmen mektubun
sahibi olan yazardan izin alınıp yazara telif ödenmediği için hâliyle Polat
Onat da hukuki hakkını kullanmış ve 2018 yılında dava açmış. Yazar, davanın
neticesini ve gerekçesini yine özlü bir şekilde ifade etmiş:
“Davayı kazandım. İlgili mahkeme,
şahsıma hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesine hükmetti ve gerekçeli
kararını açıkladı. Hukuk mücadelemin eninde sonunda başarıyla neticelenmesinden
sevinç duyuyorum. Ama buruk bir sevinç... Nedeniyse şu:
Gönül isterdi ki bu somut telif hakkı
ihlali sorunu, dava sürecine gerek kalmadan, karşılıklı iyi niyetle,
hakkaniyetli bir şekilde çözülebilseydi. Çünkü ‘Taşralı genç bir yazarın
yaşadığı sıkıntı ve çıkışsızlıkları’ anlatan önemli bir filmde, ‘Taşralı bir
yazarın eserini izinsiz kullanarak hak ihlali yapıldığının’ mahkeme kararıyla
ispatlanması, acı bir çelişkiyi ve dahası tuhaf bir ironiyi barındırıyor.
Mahkemenin vermiş olduğu bu adil karar,
ünlü metropol yazarlarının eserlerini kullanırken telif hususunda gösterilen
titizlik ve hassasiyetin, ünsüz taşra yazarları için de aynen geçerli olması
gerektiğini fiilen kanıtladı.” (age., s, 8)
(...)
“Merak ettiğim nokta; söz konusu filmde,
Orhan Pamuk, Enis Batur, Murathan Mungan gibi dev yazarlardan birinin yazdığı
mektuptan alıntı yapılsaydı ve filmde 6 dakika boyunca tartışılsaydı, o
yazardan izin istenir miydi?” (age., s. 17)
Bu can alıcı soru önemli... İlk
başlıktaki meramımızı bütün vuzuhuyla ortaya koyan bu bakış açısını Polat
Onat’ın yaşadığı süreç üzerinden hatırlamış ve -genelleme yapmadan- merkezin
“ünsüz taşra yazarları”na/insanlarına karşı üstten bakan tavrına dikkat çekmiş
olduk. Bunu şehrine çağırdığı şair veya yazarın garip ve kaprisli tavırlarına
maruz kalanlar da iyi bilir, hatta böyle bir durum başına gelenler “Bunu
nereden çağırdım!?” diye hayıflanır. İnsanı makamına ve mekânına göre
değerlendiren, insanın fikrini görmezden gelen her türlü kabalık, esasında
taşralılığın ta kendisidir!
Taşranın
Merkeze Mesafesi
Bir şehirde
sıradan işlerin mutat hâle geldiğine, belirli kişilerin temcit pilavı gibi yıllardır
aynı konuları bıkmadan anlattığına, dışarıdan gelenlere öcü gibi bakıldığına
şahit oluyorsanız orası taşranın göbeğidir ve bu taşralı zihniyet ile mücadele
etmek zordur.
“Bu şehirde
kimse yok muydu ki dışarıdan birileri geliyor?” diyen bir zihniyet ile o şehrin
kalkınması, gelişmesi, ilerlemesi nasıl mümkün olabilir ki? Buna “taşra
zihniyeti”, bu zihniyete sahip olanlara da “taşra entelektüeli” deniyor. Kendi
dar dünyalarında her gün aynı aleladeliği yaşayıp bundan da bıkmayan, yeni
isimlere ve fikirlere mesafeli olanlarla bir şehrin kabuğunu kırması pek mümkün
değildir.
Yapılan işlere
burun kıvıran, her konuda fikir beyan etmeyi görev edinen, sınır muhafızı gibi
gelen gidenlerin çetelesini tutan, posta oturmuş şeyh misali kendini icazet makamında
gören, devamlı kendisinden akıl alınmasını bekleyen kişilerin şehre karabasan
gibi çöktüğü bir yerde taşradan öteye yol yoktur.
Bu durumun
düzelmesi için taşranın dışa açık olması gerekir. Farklı fikirler, yeni
insanlar, gerçekleşmemiş hayaller, tükenmemiş umutlar taşrada taze filizlerin
yeşermesine vesile olabilir.
Esasında insan, taşrasını da merkezini
de kendi eliyle hazırlar, sonra da kendi içinde taşır; nereye gitse o ruh hâli
ve zihin yapısı onunla birlikte seyahat eder. Bundan dolayı insan, içindeki taşradan kurtulmalı, dünyayı okumalı ve
nitelikli bir çevreyle irtibat kurmalıdır.
Sözlerimi güzelliklere
değinerek bitireyim: Her şeye rağmen taşra güzeldir. Bir kasabada gece yarısı
gökyüzüne bakınca yıldızların parıltısını görebilirsiniz, bir dağ köyünde
ceylanların sekişine şahit olabilirsiniz, bir sahil beldesinde denizin iyotlu
kokusunu içinize çekebilirsiniz, ücra bir ilçede serin ağaçların gölgesinde
çayınızı yudumlayıp huzur içinde kitap okuyabilirsiniz.
Şiraze Dergisi – Sayı: 33 – Ocak
2026








