30 Mayıs 2015 Cumartesi

Kendi Düşüncemin Ne Olduğunu Nasıl Keşfediyorum?


Kendi Düşüncemin Ne Olduğunu
Nasıl Keşfediyorum?
          
            Çoğu kavramsal konuda şahsi düşüncemin fikri sınırlarını net olarak bilemiyorum ve bu durumda, karşıt görüşlü bir arkadaşla yapacağım hararetli bir polemik, her şeyden öte kendi düşüncemin genel çerçevesini daha somut şekilde keşfetmemi sağlıyor sanki, yani kısacası birisiyle o konuyu tartışmadan, o konu hakkında ne düşündüğüm hususunda kendim de tam olarak emin olamıyorum ve bu bahsettiğim olgunun toplumdaki bireylerin genelinde görüldüğü iddiasının doğruluğu hakkında epeyce güçlü bir kanaatim var.
Yüz Kelime Tek Cümle-17
POLAT ONAT


4 Mayıs 2015 Pazartesi

Yalan / Melih Cevdet Anday (Şiir)


YALAN

Ben güzel günlerin şairiyim 
Saadetten alıyorum ilhamımı 
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum 
Mahpuslara affı umumiden... 
Çocuklara müjdeler veriyorum 
Babası cephede kalan çocuklara... 

Fakat güç oluyor bu işler 
Güç oluyor yalan söylemek...
Melih Cevdet ANDAY

2 Nisan 2015 Perşembe

Eksik Parça Yolculuğum: Taşradan Uzaklaşmak


EKSİK PARÇA YOLCULUĞUM:
TAŞRADAN UZAKLAŞMAK 

            Evi, işi ve tüm sosyal çevresi iki kilometrekare içinde sıkışmış, bir taşra münzevisine en zor gelen şeylerden biri nedir bilir misiniz? Yolculuk. Hayatın rutin akışından büyük bir keyif alan, monotonluğu bozucu sürprizlerden pek hoşlanmayan bir taşralı için, İstanbul seyahati ancak zorunluluk içeriyorsa ya da önemli bir işlev taşıyorsa katlanılırdır. TRT'deki "Eksik Parça" programı yapımcılarından Alev Çağlayan hanımın davetini de bu nedenle kabul ettim. Taşradan birkaç günlüğüne çıkış gerekçem, televizyonda "taşra hakkında konuşmak" gibi, bir nevi tuhaf bir paradoksu içeriyordu. 

            Öğleden sonra Batman'dan uçağa bindim ve bir buçuk saat sonra, bin yüz on bir kilometre ötedeki İstanbul'daydım. Havaalanında beni bekleyen TRT'nin aracıyla, on kilometre ilerideki Ortaköy'deki çekim stüdyosuna varmamız ise, trafiğin yoğunluğu nedeniyle iki buçuk saat sürdü. Yani kısacası, Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna uçakla gitmek, İstanbul'da birkaç semt ileriye arabayla gitmekten daha az yorucu oluyor. TRT'nin servis aracını süren şoförle, sıkışık trafikteki bu iki buçuk saatlik yolculuğumuz sırasında güzel bir sohbet ortamı oluşturduk. Şoför arkadaşın memleketi Batman'mış. Yol boyu hep ilgi çekici konularda konuştu, ben de dinledim. 

            TRT'nin binasına vardığımızda hava kararmıştı. "Eksik Parça" belgeseli program ekibi Alev Çağlayan hanım, Birsen Hatipoğlu hanım, Zafer Sevener bey, beni güler yüzle karşıladılar. Sıcakkanlı ve samimi yaklaşımları ile hemen ortama adapte olmamı ve yabancılık çekmememi sağladılar. Kameraman Zafer bey stüdyodaki gerekli düzenlemeleri çabucak tamamladı. Kısa bir hazırlıktan sonra program çekimine başladık. Alev hanım ve Birsen hanım taşra olgusu hakkında birbirinden orijinal ve ufuk açıcı sorularıyla programı yönlendirdiler. Ben de yolculuk nedeniyle ağrıyan başıma rağmen, yöneltilen soruları mümkün olduğunca ayrıntılı cevaplamaya çalıştım.  

            Çekimleri tamamladıktan sonra ekiple vedalaşıp, kalacağım otele gittim. Taksim'deki otele eşyalarımı bırakıp, İstiklal Caddesinin o susmaz uğultusu içine attım kendimi. Benim gibi taşradan gelmiş melankolik biri için, İstiklal Caddesinin ışıkları ve gürültüsü ilk on dakikalık şaşkınlığın ardından her zaman bir eziyete dönüşür. O saatlerde, cadde üstündeki YKY kitabevinin sessizliği ve tenhalığı, benim için hoş bir sığınak olmuştu. Kitapların arasında epeyce dolaşıp durdum. Ve uzun zamandır aradığım ama bir türlü edinemediğim Oktay Rifat'ın bende olmayan bir şiir kitabına rastladım. Kitabı sevinçle satın alıp, yavaş adımlarla kalacağım otele doğru yürümeye başladım. Otel odasının hissettirdiği gurbet duygularının mayhoş lezzetiyle Oktay Rifat'ın kitabını heyecanla açtım. Nihayet İstanbul'un göbeğinde, biricik taşrama geri dönmüştüm: Kitaplara ve şiirlere. Ve ardından, bir otel odası uykusunun o serin karanlığı. 

            İstanbul, kendini uzakta hissedenlere, devasa bir yalnızlık duyurmakta son derece mahir bir şehir. Ve İstiklal Caddesi, Anadolu'daki tenha bir dağ köyü yolundan daha ıssız. Neden derseniz, dağ köyü yolunda tesadüfen bir insana rastlayabilirsiniz. Ve bu durumda karşılaştığınız o kişiye, sanki bir tanıdıkla karşılaşmışçasına samimi bir ilgiyle selam verirsiniz. Beraber yol alıp samimi bir muhabbete yelken açarsınız büyük ihtimalle.  Tedirgince şimdi farkına varıyorum ki, kalabalık içinde bir yalnızlık daha sancılıymış. Çünkü Taksim'deki muazzam insan seli ve devasa kitle, birbirine tamamen yabancı ve metropolün olağan gerilimiyle potansiyel öfke yüklü bir edayla hareket ediyormuş gibi gözüküyor ürkek gözlerime. Yarın İstanbul'dan ayrılıp taşrama geri döneceğim ve eminim ki İstanbul'dan hiçbir şey eksilmeyecek.     

                        POLAT ONAT

14 Mart 2015 Cumartesi

Kısa ve Derin Bir Umutsuzluk (Kurte Film / Ali Kemal Çınar)



KISA ve DERİN BİR UMUTSUZLUK
(Kurte Film / Ali Kemal Çınar)

     Ali Kemal Çınar'ın ilk uzun metraj filmi "Kısa Film" kendine has, orijinal bir sinemanın ip uçlarını veren, yönetmenin tüm içtenliğini ve suskun uzaklığını sergilediği bir çalışma. Cevapsız soruların bu kadar yakıştığı çok az film vardır. Film boyunca karşılaştığımız, incelikle işlenmiş ve son derece doğal diyaloglarda, Ali Kemal karakterinin, kendisine hitaben söylenen ifadelere ve sorulan ısrarlı sorulara suskunca, ama umursamaz bir suskunlukla değil, umutsuz bir suskunlukla karşılık vermesi doğrusu epeyce etkileyici bir aura oluşturuyor.

     Başarılı ve ilgi çekici kısa filmleriyle tanıdığımız Ali Kemal Çınar'ın ilk uzun metraj çalışmasının adının ve ana izleklerinden birinin "Kısa Film" olması hoş bir ironi barındıyor. Bu yapıtta beni çok etkileyen olgulardan biri, etkileyici bir görüntü çalışmasının, sakin ve duru bir kamera işçiliğinin kendini belli etmesi oldu. Bilirsiniz, sanatsal içerik yüklü filmler, benim gibi, çoğunlukla popüler sinema diline alışmış seyircilere, genelde epeyce sıkıcı gelir. Ancak yönetmen Çınar'ın bir saati aşkın süreli bu yapıtının sonunda, bana sanki bu film yirmi dakikalık bir kısa filmmiş gibi geldi. Bunun nedeni de filmin yoğunluğudur diye düşünüyorum. Hemen hiçbir fazla kare barındırmayan bir çalışma kotarmaya çalışmış Ali Kemal Çınar. Ürününü tüm fazlalıklardan ve safralardan arındırmayı planlamış, nihai amacına hizmet etmeyen hiçbir sahneye yer vermemiş kanısındayım.

     Benim dikkatimi çeken bir diğer yön de, filmin, yönetmenin varoluşsal kaygılarını izleyenlere  aktarmakta son derece başarılı olduğudur. Hastalık, vücut, acı, korku gibi evrensel kavramlar üzerine, kimi açık kimisi örtük göndermelerle, sağlam bir bakış açısını, kendine has yerel argümanlarla bezeyerek seyircilere sunmada, Ali Kemal Çınar'ın hedefine ulaştığı görüşünü taşıdığımı ifade edebilirim.

     Kısa Film'in, aile kavramı üzerine, dingin ama sarsıcı, çoğunlukla örtük tespitlerine ise ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Yönetmenin, kendi ailesindeki herkesin kendini canlandırdığı bu manzaraya dışardan baktığımızda, hiçbir irkiltici, yadırgatıcı, tuhaf yön bulamıyoruz. Ama cilalanmış bir sevgi atmosferi ve duygulu sahneler de göremiyoruz. Ali Kemal karakterinin, Albert Camus romanlarından çıkmış bir bakış açısını kadraja yansıttığı alttan alta kendini hissettiriyor.

     Netice itibariyle, herkesin sevebileceği bir film değil Kısa Film. Ama sevenlerin de çok seveceği ve unutamayacağı bir film.

          POLAT ONAT

9 Mart 2015 Pazartesi

Aranılan Esas Cevap Nedir?


"Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur, hayalini kurduğu her şeye kavuşur. Böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar."
        Jim Carrey

8 Mart 2015 Pazar

2 Mart 2015 Pazartesi

Cahillik Nedir?



Cahillik üç türlüdür:

1. Hiçbir şeyi bilmemek.
2. Gerekenleri bilmemek.
3. Bir sürü gereksiz şey bilmek.

Thomas Fuller

1 Mart 2015 Pazar

Taşradan Gelenlerin Manifestosu (Sanat Sayfası İçin Sempozyum Kitabının Tanıtım Yazısı)



TAŞRADAN GELENLERİN MANİFESTOSU

            2013 yılı mayıs ayında Kadir Has Üniversitesinde yapılan "Taşra ve Edebiyat Sempozyumu"nda sunulan bildiriler, Mesut Varlık'ın hazırlaması sonucu İletişim Yayınları tarafından "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" adıyla kitaplaştırılarak geçtiğimiz günlerde okurlara sunuldu. Taşra ve sanat olgusu üzerine kafa yoranların muhakkak ilgisini çekecek zengin bir içeriğe sahip bu eser, farklı kuşaklardan edebiyatçıların konuyu değişik eksenlerden ele aldıkları kuşatıcı denemelerden oluşuyor.

            Kitap, sempozyumun nihayetinde, katılımcılar tarafından kaleme alınmış önemli bir metin olan Edebiyatın Taşradan Manifestosu ile açılıyor. Hazırlayan Mesut Varlık'ın Önsöz Niyetine yazısının ardından, sempozyumda sunulan çalışmaları okumaya başlıyoruz. Kerem Işık, Ömer Solak, Abdullah Ataşçı, Asuman Susam, Arın Kuşaksızoğlu, Vedat Ozan, Nesra Gürbüz, Ethem Baran, Mehmet Said Aydın gibi başarılı edebiyatçıların yazıları, önemli tespitleri bünyesinde barındıran bir hüviyete sahip. Taşra gibi epeyce girift, ancak bir o kadar da hafifsenme potansiyelini barındıran bu sosyokültürel olgu hakkında, zihin açıcı ve derinlikli yorumlarla karşılaşıyoruz.

            Necati Mert'in otobiyografik ögelerle bezeli, bir nevi lezzetli bir öykü tadını da ziyadesiyle içeren "Taşra Ötekidir" yazısı ve genç yaştaki Eyüp Tosun'un anılarının yönlendirmesiyle nostaljik bir anlatımla kotardığı "Bir Angaralı'nın Taşrasal Günah Çıkarması" adlı ürünü, kitaptaki diğer çalışmalardan farklı bir noktada konumlanıyorlar.

            Şükrü Erbaş'ın yoğun bir şiirsellik ve lirizm içeren "Yağmur Damlasından Dünyayı İçmek" adlı kısacık ama vurucu metni ile nihayete eren bu sempozyum kitabı, hızla metropollere akan bir nüfus yoğunluğuna sahip ülkemizin edebi serencamını net olarak ortaya koymuş. "Edebiyatın Taşradan Manifestosu"nda  bir okur olarak eksikliğini hissettiğim en somut olgunun, taşradan metropollere yoğunlaşan göç dalgalarının, sosyolojik değerlendirmeler ışığında toplumsal katmanlara yayılan uyuşmazlıklarının, cumhuriyet dönemi romanlarındaki karakterlere yansımalarına yeterince değinilmemesi olduğunu belirtebilirim.

            "Taşra" gibi anlamsal bir akışkanlığa sahip bir kavramın, günümüz Türk Edebiyatının önemli yazarlarının perspektifinden sanatımızdaki yansımalarını derli toplu olarak bulabileceğimiz Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabındaki metinler, bir nevi "Arkadaşlar! Bambaşka bir edebiyat da mümkün olabilir!" şeklinde nida ediyor. Bence bu çığlığa kulak vermekte önemli bir fayda var. Çağımızın tektipleştirme yolunda hızla ilerlediği mekansal olgular, şayet yeterince güçlü estetik tercihlerle desteklenebilirse, bambaşka duyarlıklara da kapı aralayabilme potansiyeline sahip. Yeter ki zihinlerdeki kodlanmışlığı aşabilecek geniş bir ufka sahip olunabilsin.

            Bu kısa yazıyı sona erdirirken dikkat çekici bir söyleyiş benzerliği içeren taş ve taşra kelimelerindeki yakınlık ilgimi çekti. Ve aniden şunu fark ettim: Taşrada her boyutta "taş"a rastlamak, istendiği takdirde yerden kaldırıp eline almak ve rastgele bir yere fırlatmak çok kolaydır. Betonlar ve asfaltlarla bütünleşmiş metropollerde taş bulmak ise artık neredeyse olanaksız.


                        POLAT ONAT / 13 Şubat 2015

                                 

25 Şubat 2015 Çarşamba

Türkçenin En Önemli Yazarlarıyla Aynı Paragrafta Yer Almak Güzel


     Ulysses ve Türkçe bağlamında Leyla Erbil ve Ferit Edgü'nün eserlerine dair bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum: James Joyce ve Ulysses bağlamında, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Hasan Ali Toptaş ve Polat Onat'ı, Joyce ve Ulysses'in Türkçedeki akrabaları olarak değerlendirmek mümkün. Bu soy yazarlarımız dışında Türkçede alelacele ve alelade taklitler pıtrak gibi çoğalmıştır.

             Hüseyin Avni Cinozoğlu
             Zalifre Yazıları Dergisi,
             Şubat 2015, Sayı:21, Sayfa:30


19 Şubat 2015 Perşembe

Gazeteci Nuh Köklü'nün Son Sözleri


Geçen gün rüyamda bıçaklanmıştım ve ölmek üzereydim.
"Allahım, Ne olur bu bir rüya olsun!" diye yalvarırken uyandım.
Uyanınca çevreme bakıp "Oh, çok şükür rüyaymış." diye sevindim.


Bugün gazetede, vitrinine yanlışlıkla kar topu attığı için bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürülen gazeteci Nuh Köklü'nün ölmeden önce söylediği son sözleri okuyunca çok şaşırdım:


"Ölmek istemiyorum.
Ne olur bu bir rüya olsun."

Yazık ki onunki bir rüya değil gerçekti.
Hayat hakikaten tuhaf. Şaşırmamak elde değil. Üzgünüm.

10 Şubat 2015 Salı

1 Şubat 2015 Pazar

Yalanlara Karşı Hassasiyetim Neden Arttı?

 

Yalanlara Karşı Hassasiyetim Neden Arttı?
                                                            
            Bir yalanı insanların gözünde güçlendirmenin, yani gerçek sanılmasını sağlamanın en etkili yolu, belirli periyotlarla benzer yalanlarla, kimi zaman da kendi içinde çelişen ifadelerle desteklemektir, diye aklıma geldi ve sonra, yakın zamanda yalana karşı olan bu hassasiyetimin artmasının temel nedeninin, etik kaygılarımdaki gelişimden değil de, kendi ilkesel değerlerime karşı söylenen sistemli yalanlara karşı olan tepkimden kaynaklandığını kendi kendime itiraf edip, bu durumdan büyük bir utanç duydum.
 
Yüz Kelime Tek Cümle-16
POLAT ONAT

21 Ocak 2015 Çarşamba

İmzalı Kitaplar Müzesi: Bloğunda Bin Adet İmzalı Kitap Var (Batman Çağdaş Gazetesi)


Bloğunda Bin Adet İmzalı Kitap Var  

Batman’da yaklaşık 10 yıldır farklı okullarda çalışan
eğitimci Polat Onat, oluşturduğu imzalikitap.blogspot.com
sitesinde imzalı bin kitabı arşivledi.
 

ARİF ARSLAN’IN KİTABI DA BLOGTA

Aslen İstanbullu eğitimci-şair Polat Onat, üç yıl önce oluşturduğu İmzalı Kitaplar Müzesi sitesinde bin civarında kitabı arşivledi.
 
1930 Yıllardan bu yana başka isimler adına dahil, imzalı kitapları arşivlediğini belirten eğitimci-şair Onat:
“Kitaplara ayrı bir sevdam var. Üç yıl önce oluşturduğum blogda sahaflar ve müzayedelerden elde ettiğim kitaplar ile, adıma imzalı iki yüz kitapla birlikte, yaklaşık bin civarında kitabı arşivledim. 1930'lu yıllara ait bazı kitaplar da sitede mevcut. En son adıma imzalanan oldukça orjinal bir eser olan, Arif Arslan’ın yazdığı Yüz Yüze Batman kitabını da bloguma ekledim.”
diye konuştu. 
 
                  14 Ocak 2015

16 Ocak 2015 Cuma

İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi (Sivas İrade Gazetesi / İlkay Coşkun)



İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi
 
            Polat Onat, imzalı kitap bulmak ümidiyle uğradığı sahafta, Âdem Yoksun adında bir berbere ait olan farklı içerikli bir şiir dosyasına rastlamış ve ilgisini çeken o dosyayı kitaplaştırmak için yayınevine göndermiştir.
             Berberin intihar etmeden önce hazırladığı şiir dosyasının başında, önsöz olarak yazdığı yazıda ilginç bir roman olarak da okunabilecek bir manifestoya imza attığı fark edilir. Âdem Yoksun 1972 Nevşehir Kozaklı, Yunak Kasabası doğumlu, 2010 yılında bilinmeyen bir nedenle intihar ettiği iddia edilen bir taşra berberidir. Eser, öğretmen Polat Onat’ın üçüncü kitabı olarak kitaplıklarda yerini almıştır.
             “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”nün başında yer alan “Kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim.” cümlesi ilk anda, Âdem Yoksun adlı şairin içinde bulunduğu ruh halinin bir özeti niteliğinde adeta.
“Politik şiirin denklemini, dağarcığındaki kof imgelerle kurtarabileceğini sanan zavallılara söyleyecek sözüm yok.”
 “Bırakın bazıları kumda oynamaya devam etsinler.” gibi tespitlerinde ise şairin bu konudaki bakış açısını görmekteyiz.
“Yenilmek. Şiirin o zümrüt damarının ince kıpırtısı.” tabiri ile derinliği, yoğunlaşmayı ve bütünselliği çok güzel betimlemiş.
 “Mamafih dolaşımda olan şiirlere şöyle açıp bir bakın. Kandırılmış ufkun yoğun karartısını yeterince idealize etmekten uzak olacaksınız.” İfadesindeki derinlik etkileyici.
“Biz şairler, en büyük düşmanımızın okurlarımız olduğunu hep söylemez miyiz zaten.” cümlesi, okurluğun aforizmik boyutunu imliyor.
 “Bazı şiirlerimde var ki, onları kesinlikle kimseye okutmaya niyetim yok, kendime bile. Çünkü günümüz beşeriyetinin hassasiyet ve algı motivasyonu buna hazır değil, yeterli olgunluğa ulaşması ise yaklaşık bir asrı bulur diye tahmin ediyorum.” ifadesi oldukça iddialı bir söylem.
“ ‘Kalan’ şiirimi tam sekiz tane farklı dergiye, ayrı ayrı ikişer ay arayla gönderdiğim halde hiçbir dergiden yanıt alamadım.” diyor şair. Âdem Yoksun Bey’in dergilerden yanıt alamama sıkıntısı, dergi editörlerin şiire ve şaire karşı ilgisiz tutumları, hep gündemde olan mevzular. Ayrıca 'Kalan' şiirindeki ses ve şiir kurgusu çok güzel bence.
Bunun gibi daha birçok bölüm dikkatimi çekti berberin bu ilginç şiir dosyasında.
            Kitabın, Önsöz bölümünü okurken on sayfanın sonrasında okuma akıcılığı doludizgin artıyor. Bölüm bölüm anılar, şiir ve şair hakkında yapılan tespitler, şairin serzenişleri, hayalleri, keyifle okutuyor kitabı.
Kitabın arka kapağında şu ifadeler kaleme alınmış:
-“Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikâye mi? İronik bir postmodern kısa roman mı? Mükemmel imgelerin billurlaştığı bir şiir dosyası mı? Manifestovari bir poetik metin çalışması mı? Dramatik bir intihar mektubu mu? Spesifik bir novella denemesi mi? Ben, bunların hepsi de doğru, demeyi tercih ederim. Ama son kararı her zaman olduğu gibi yine siz vereceksiniz. Evet siz. Âdem Yoksun”-
            Ufakta bir eleştirim olacak kitapla ilgili; “Önsöz” kısmı 115 sayfadan oluşmakta ve hiç paragraf kullanılmamış. Bu tercihin, okuru sıkarak yorabileceğini düşünüyorum. Ara ara kitap sayfalarında boşluklar bırakılabilirdi.
            'İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü' adlı yapıtı eşimle birlikte okudum. Doğrusu şöyle bir düşünce belirdi bizde; Acaba Polat Onat’ın kitabın ‘Önsöz’ kısmına müdahalesi oldu mu? Daha açık bir ifadeyle, eser tamamen Polat Onat’ın kurguladığı bir kitap mı diye de çok düşündük. Okuru bu şekilde düşünmeye sevk etmek, yazarımızın hedeflediği bir durumdu belki de. Bilemiyoruz. Âdem Yoksun hayali bir karakter olabilir diye de düşünüyoruz.
            Eğer berber Merhum Âdem Yoksun hayali bir karakter değilse sakladığı diğer şiirlerine ve şiirlerinin yayınladığı arşivdeki yerel gazetelere ulaşılabilir diye düşünüyorum. İlgisini çekenler için bir dip not.
Yazımı kitaptan bir şiirle sonlandırmak istiyorum:
YANGIN
ağaçlar fidana
fidanlar ormanı
ormanlar tarlaya
dönmeli yurdumda,
yangın izmaritten kaynaklanırsa
hiç mi vicdan taşımaz tiryaki
dejenere yetişti burjuva veletler
şımarıklık almış başını yürümüş
kundakçı çıkarmadı yangını
çakar çakmaz çakan çakmak
ADEM YOKSUN 
 * "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"
Komşu Yayınlar, Kasım 2012

                                          İLKAY COŞKUN
                    13 Ocak 2015 / Sivas

                               www.sivasirade.com

                                gazeteyazisi.blogspot.com



11 Ocak 2015 Pazar

İstanbul İstiklal Caddesinde Koyundan Korkup Kaçan Köpek (Video)

 
 
 
İstanbul İstiklal Caddesinde gezen kınalı koyun,
yanına yaklaşan iri köpeği korkutup kaçırıyor.

1 Ocak 2015 Perşembe

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Son Sözleri



Pankreas kanserinden gitti Bedri Rahmi. Hastalığı bildirilmedi kendisine. Daha mı iyi oldu acaba? Ama benimkinin gizlenebilecek yanı yok. Son kez Cerrahpaşa'ya dolaşmaya gittiğimizde, tam da "Kalanlara selam olsun" dediği ana rastlamıştık. Mehmet'le ikimiz kapattık gözlerini.

Hatun Birsen Başaran
Canevimde Mor Isırgan, Sayfa: 34

24 Aralık 2014 Çarşamba

3 Aralık 2014 Çarşamba

Bilgili Sahafları Neden Sevmiyorum?



Bilgili Sahafları Neden Sevmiyorum?
 
            Bilgili ve kültürlü insanları her zaman sevmişimdir ancak bunun bir istisnası var, bilgili ve kültürlü sahafları hiç sevmiyorum, çünkü kendini yetiştirmiş ve kitaptan anlayan sahaflar sattıkları kitapların değerini iyi bildikleri için, kıymetli ve nadir kitapları satarken fazla ücret talep ediyorlar, oysa bazen cahil ve bilgisiz sahaflara rastladığımda son derece kıymetli, imzalı, eski bir kitabı, karalanmış ve yıpranmış gerekçesiyle gazete fiyatına sudan ucuza sattıklarında, o kitabı ellerinden çıkardıkları için sevinç duyduklarını görüyorum ve ben de tarihsel değere sahip nadir bir eseri yok pahasına satın aldığım için mutlulukla eve dönüyorum.
 
Yüz Kelime Tek Cümle-15
POLAT ONAT


27 Kasım 2014 Perşembe

Yahya Kemal'in Son Sözleri

  

Rivayet edilir ki Yahya Kemal'ın son söz olarak söylediği, 
Baki'nin "Allah'adır tevekkülümüz, itimadımız"
 mısraı olmuştur.