12 Temmuz 2014 Cumartesi

Baba ve Oğlu Neşeyle Top Oynarken (VİDEO)



Polat Onat ve oğlu Said Fazıl birlikte neşeyle top oynuyorlar. 
Yıllar sonra bu videoyu tekrar izlediklerinde ne hoş olacak...
Kim bilir!

11 Temmuz 2014 Cuma

Gecelerce Uykusuz Bir Şair: Adem Yoksun


Gecelerce Uykusuz Bir Şair: 
Adem Yoksun


GÜNEŞ

ısıt kaldırımları, vitrinleri, çimenleri
gökyüzüne bakınca gündüz hep oradasın
güneşsin üzmezsin karıncaları var ol
gezegenlerle çevrilisin ne mutlu sana
canın sıkılmaz dönüyorsun kendince
uzay gizemli gözüküyor rahat mısın?
hararetin müthiş olmalı tahminimce
bahse girerim karanlık nedir bilmezsin
o benim hayatım.

                             ADEM YOKSUN




Şiirleri ile tanınan Polat Onat, uğradığı bir sahafta Adem Yoksun adlı bir taşra berberine ait şiir dosyasına rastlamıştır. Bu dosyanın içeriğindeki birbirinden ilginç tespitleri fark edince bu dosyayı yayın evine gönderir.

Kitapta Adem Yoksun'un genelde insanlara, özelde edebiyat çevrelerine karşı yeri geldiğinde içtenlik ve sevecenlik; yeri geldiğinde eleştiri ve öfke dolu duygularını paylaştığı bölümlere bunların yanı sıra orijinal poetik tespitlere yer verilmiştir.

Şair, şiirlerini bir önsöz ile beraber aktarırken, edebiyat çevrelerinde yaşanan ayrımcılığa karşı tepkilerini de yansıtmıştır. Hiç arkadaşı olmayan, az konuşan ve küçük bir kasabada berbercilik yapan Adem Yoksun şiir üzerine çok kafa yormuştur. Yazdığı, yazmaya çalıştığı şiirler için gecelerce uykusuz kalmıştır. Sanat ve edebiyat dergilerinden koca bir arşiv oluşturmuştur. Şiirlerini defalarca dergilere göndermiş ancak hiç bir yanıt almamıştır. Ama yazmaya devam etmiştir. 

Adem Yoksun, şiirin hayatın içinden koparılması gerektiğini dile getiren, bir çok tekniği şiirinde kullanmaya çalışan, şiir konusunda meraklı insanlar için Genç Şairler Akademisi'nin kurulmasını isteyen, bu anlamda şiir adına büyük düşler kuran bir şairdir. Ne yazık ki, kitabı yayınlanmadan yaşamına son vermiştir.

Kitap şiirlerle harmanlanmış monolog tarzı bir hikayeyi andırıyor. Sanki biraz şiir, biraz hatıra, biraz mektup, biraz eleştiri, biraz hayal...

Bahar Gülce / 6 Temmuz 2014
Maviye İz Süren Blog

Huzurlu, Masum ve Güzel Bir Kitap: Şiir Madalyonunun Gizemi


Huzurlu, Masum ve Güzel Bir Kitap: 
Şiir Madalyonunun Gizemi


şiir mi güzel, masal mı?
masal mı güzel, şiir mi?..
hem şiir hem masal diyorsanız... kitaplığınızda bu kitap mutlaka olmalı derim ..
gölgelik sakini Polat Onat'ın bana armağanı olan bu kitap epeyce bekledi baş ucumda .. hani bazen okuyamazsınız alıp alıp bırakırsınız öyle zamanlar geçti.. dün sabahın erken vakti .. elime aldım ve şimdiye kadar nasıl okumadım ah seçil! dedim..(diğer kitabı ise başka bir başlıkta anlatacağım .. bekleyin ...)
nasıl huzurlu nasıl masum .. nasıl güzel bir kitap ..
hele resimleri.. kraliçe penguen gördünüz mü hiç? pelerinli... elmas tacı da var üstelik...
Dias ın maceraları var kitapta..
ve minik yüreklerin tanımlamaları için başlıklı boş yapraklar ..hani bi an kalemi elime aldım doldursam dedim .. mutluluk ve rüya sayfasını .. yapmadım .. miniğim Mirza ya saklamak istiyorum çünkü... 
asıl beni huzurla duygularından kısmı ise..
Polat 'ın bu kitabı çocukları Meryem ve Said Fazıl'a ithafı..
bir babanın çocuklarını "küçük bir hediye" diyerek böyle güzel böyle büyük böyle unutulmaz ve asla değerini yitirmeyecek bir armağan vermesi beni çok duygulandırdı ..
ve itiraf ediyorum ..Meryem 'i kıskandım ... ben zaten babası olan kızları genelde kıskanıyorum 
Meryem'i biraz daha fazla kıskandım ..
Meryem ; seninle tanışmadım ama blogda fotoğrafını görmüştüm okul yolunda yürürken ...sana çok şanslı olduğunu söylemek istiyorum ...umarım büyüdüğünü ailenle birlikte, bende burada gölgelikte görmeye devam ederim ..
ve Polat .. Böylesi güzel yüreğini bizimle paylaştığın için ..
"öğretmenim!"sıfatını sonuna kadar hakettiğin için..
bu güzel hediyen için ..
binlerce kez teşekkür ederim ..
Meryem ve Said Fazıl .. gözlerinizden öpüyorum..
ve Polat'ın  son sayfa da dediği gibi...
"hayatı bir şiir gibi yaşayın ...

Seçil Özkan / 4 Temmuz 2014
Gölgelik Blog




4 Temmuz 2014 Cuma

Yeni Romanım "Son 99 Gün"ü Yazmaya Başladım




Yeni Romanım 
"SON DOKSAN DOKUZ GÜN"ü 
Yazmaya Başladım 

   2030 yılında geçen bu distopik çalışmamda, çok farklı bir konu, ilginç bir anlatım, orijinal bir kurgu ve heyecanlı olay örgüsü çerçevesinde, benzersiz ve kapsamlı bir kitap oluşturmayı amaçlıyorum.

   Yoğun bir çalışma gerektiren zor bir projeye sıvandım. Çünkü zor işleri her zaman sevmişimdir.

22 Haziran 2014 Pazar

En Sevgili'ye Kelimeden Çiçekler'den Bir Şiir: "Mutlu"

  

MUTLU

            senin zamanında yaşasaydım
            yürürdüm kumlarda geceleri
            arardım ayak izlerini sokaklarda
            çobansam kaybederdim koyunları
            tüccarsam mallarımı satamazdım
            yüzüne bakardım, gülümserdim, susardım
            yanından geçerdim, soru sormazdım
            çağırsaydın gelirdim, şaşırırdım
            senin zamanında yaşasaydım
            en mutlu kişisi olurdum dünyanın.

                                                        POLAT ONAT
                                       "En Sevgili'ye Kelimeden Çiçekler"
                                              Muştu Yayınları, Sayfa: 40


27 Mayıs 2014 Salı

16 Mayıs 2014 Cuma

Sana Söyleyeceklerim Var Anne (Mektup)


     Anneler günü hediyesi olarak anneme yazdığım mektup, 
E Yayınları tarafından yayınlanan 
"Sana Söyleyeceklerim Var Anne" 
adlı mektup seçkisinde yer aldı. 
Aşağıda bu mektubumu paylaşıyorum. 

     Bu kitabı hazırlayan Özlem Çetinkaya'ya teşekkür ederim.   


            Sevgili Anneciğim,

            Bu sana yazdığım son mektup… Sana ilk mektuplarımı yatılı lisede okurken yazmıştım. Üniversite yıllarımda ve askerlik dönemimde de az da olsa yazmaya devam ettim. Sonra teknolojinin hayatımıza soktuğu telefonların meydana getirdiği rahatlıkla yavaş yavaş kestim mektuplarımı.

            Anneciğim, 

            Sana 2003 yılında, yani 11 yıl önce, yine gurbetteyken, Elazığ’da veteriner teknisyen olarak çalışırken yazdığım bir mektup ise halen eline ulaşmadı. PTT’nin açmış olduğu “2023 Yılına Mektup” kampanyasına katılmış ve sana hitaben 3 - 4 sayfalık bir mektup kaleme almıştım. O mektupta neler yazdığımı şimdi tam hatırlamıyorum ama çokça umuttan ve yaşama sevincinden bahsetmiştim galiba. Seninle 2023 yılına sağ salim ulaşabilirsek, 2003’teki duygularımla yazdığım o mektubu elimize alıp neşeyle okur, tatlı tatlı gülüşürüz inşallah.

            Çok sevdiğim yazar Ali Çolak’ın kıymetli annesinin, bir gün oğluyla konuşurken “Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz.” dediğini okumuştum bir yazısında. Bu söz epeyce sarsmıştı beni. Geçen gün aynaya baktığımda, zaten epeyce seyrelmiş saçlarımın arasında kendini göstermeye başlayan beyazlıkları fark edince, bu derin söz hatırıma düştü. “Biz de birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz be anacığım.” Ben daha senin o güzel saçlarındaki beyazlara bile alışamamışken, kendi saçlarımın beyazlıklarını görüyorum ya, zamanın bu yıpratıcı hızı karşısında hüzünlenmeyeyim de yapayım, sen söyle?

            Şimdi bazen düşünüyorum ve soruyorum kendi kendime; "Bu fani hayat, benim tatlı anneme, fazlasıyla layık olduğu güzellikleri sunmakta neden bunca cimri davrandı?" diye. Çünkü sen her zaman herkese karşı, fazlaca samimi ve yürekten cömert yaşadın. “Can çıkar huy çıkmaz.” demiş atalarımız. Geri kalan ömrünü de aynı doğrultuda geçireceğinden hiç kuşkum yok.

            Senin şüphesiz hak ettiğin tüm mükemmelliklere, yeterince sahip olamaman çok da yıpratmıyor beni. Neden dersen, ölümden sonrası yaşanacak başka bir dünyaya inanıyorsak, ki şüphesiz inanıyoruz, o halde bu dünyada çektiğin tüm sıkıntı ve haksızlıklara karşılık, o cennetin en güzel köşklerinden birinin, sonsuza dek sana ait olacağına ben yürekten inanıyorum.

            Herneyse... Kalemden neler döküldü görüyor musun anne? Sana hitaben yazılan her satır böyle hüzünlü olmak zorunda mı, inan ki bilmiyorum. Bu hüznün belki de en önemli nedeni, ömrüm boyunca senin gülümsediğini çok az görmemdir. Belki yüzlerce fotoğrafın var bende, ama o kadar azında gülümsemişsin ki… Seni net gülümserken gördüğüm en yakın fotoğraf sekiz yıl öncesine ait. Torunun Meryem’i ilk kez kucağına aldığında gizlice çektiğim bir kare. Oysa gülümsemek sana ne çok yakışıyor bir bilsen ve daha sık gülümsesen…

            Başta da söylediğim gibi, bu sana yazdığım son mektup anne. Çünkü mektup, bir iletişim aracı olarak, günümüz şartlarında tüm geçerliliğini yitirdi. Örneğin benim çocuklarım büyüdükleri zaman, bana hiçbir zaman bir mektup yazmayacaklar. Bunu bilmek acı. Ama zamanın şartlarına uymak zorundayız.

            Satırlarıma burada son verirken, ellerinden hasretle öperim canım anam. Hoşça kal.
                                                        Oğlun
                                                 POLAT ONAT

11 Mayıs 2014 Pazar

Poetik Haber: En Sevgili'ye Bir Demet Çiçek (Nurullah Hiçyılmaz)



EN SEVGİLİ’YE
BİR DEMET ÇİÇEK

      Klasik anlatıların tekdüzeliğinden sıkılan, eskimez his ve düşünceleri yeni bir ses, yeni bir üslupla okumak isteyen tüm okuyucular için kaleme alındı bu çalışma.

   Bu romanın kurgusu içine, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) için kaleme alınmış, birbirinden nitelikli 24 şiir yerleştirilmiş.   

   Günlük hayatın içinde gizlenmiş kader planı hakkında benzersiz bir kitapla karşı karşıyayız: “En Sevgili’ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler”

   Birbirinden farklı on iki kişinin yollarının sıra dışı bir kitapta kesişmesi, her yaş ve hayat tarzından insanların En Sevgili’nin (s.a.s.) etrafında toplanabilmesini etkileyici bir kurgu ve sürükleyici bir anlatımla sunuyor bu eser.

   Hikâye ve şiirler ile örülen, her bir ilmiğin ayrı bir önem taşıdığı, dikkatle okunması gereken şaşırtıcı bir kitap okumak isteyenler için: 
Polat Onat’ın kaleminden… “En Sevgili’ye Kelimeden Çiçekler”

      Nurullah Hiçyılmaz





4 Mayıs 2014 Pazar

İsimlerinden Dolayı Cinsiyetlerini Yanlış Bildiğim Edebiyatçılar


Harper Lee'nin "Bülbülü Öldürmek" romanını yıllar önce üniversitede okurken, fakülte kütüphanesinden temin edip okumuştum. Bitirdiğimde "Adam hakikaten güzel roman yazmış" diye düşünmüştüm. Yıllar sonra okuduğum bir gazete haberindeki fotoğrafı sayesinde öğrendim ki, Harper Lee meğer bir bayanmış.


Elazığ'da veteriner teknisyenlik yaparken, edebiyat öğretmeni bir arkadaşımın ödünç verdiği bir kitapla tanıştım Rainer Maria Rilke şiirleriyle. Seçme şiirlerin derlendiği kitabı bitirdiğimde "Kadın muazzam şiirler yazmış" yorumunda bulunmuştum. Yıllar sonra bir ansiklopediye göz atarken Rainer Maria Rilke'nin fotoğrafına tesadüf edince, bu şairin kadın değil erkek olduğunu anlamıştım. İsmindeki çağrışım cinsiyet konusunda yanıltmıştı beni.   


İngeborg Bachmann'ın adına ve şiirlerine ilk kez bir edebiyat dergisinde tesadüf etmiştim gençlik yıllarımda. Adının bende uyandırdığı çağrışımla erkek sanmıştım. Yıllar sonra, cinsiyetinin kadın olduğunu öğrendim bu değerli şairin.


Nobel ödüllü yazar Toni Morrison'u da adı dolayısıyla erkek sanıyordum. Geçtiğimiz yıl televizyondaki bir edebiyat programını izlerken yazarın kadın olduğu gerçeğiyle yüzleştim.

******

BİRKAÇ TANE DE TÜRK EDEBİYATINDAKİ İSİMLERDEN ÖRNEK VEREYİM:

Bilge Karasu 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)


Tezer Özlü 
(Erkek sanıyordum, meğer kadınmış)


Özge Dirik 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)


Cahit Uçuk 
(Erkek sanıyordum, meğer kadınmış)


Şükran Kurdakul 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)


Selçuk Baran 
(Erkek sanıyordum, meğer kadınmış)


Günel Altıntaş 
(Kadın sanıyordum, meğer erkekmiş)

23 Nisan 2014 Çarşamba

En Sevgili'ye Kelimeden Çiçekler'i İlk Okuyanın İlk Yorumu


EN SEVGİLİ’YE KELİMEDEN ÇİÇEKLER’İ
İLK OKUYANIN İLK YORUMU

Oğlum Umut “Baba” diye bağırdı:
"Çok susadım bana su verir misin?"
Saat gece 03:30’u gösteriyordu.
Su bitti, Umut uykuya devam etti.


Başımı yastığa koyduğumda,
Sağımda "En Sevgiliye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler” 

kitabı duruyordu.
Sevgili dostum Polat Onat’ın kaleminden akanları 

okumaya başladım:

 "Ağlamak ve gülmek, kardeşmiş meğer..."

Umut'un babası Özgür Bey;
Kitaba devam ederken karar verememişti.
Şiir kitabı mı okuyordu?
Yoksa bir roman mı?
Saatler sabah 06:00’ı gösterdiğinde,
Kitabın son sayfasını okuduğunda 
artık kararını vermişti.

Aslında farklı hayatların, ama bir kalplerin romanını okuduğundan artık emindi.
Ve emin olduğu konuyu yine hatırlamıştı:
Yani bu dünyada kime güvenebileceğini yeniden hatırlamıştı...

Ben de, bu eseri yazdığın için, emeğine ve sana, 
yani arkadaşım Polat’a;
Bu eseri okumama; susayıp vesile olup uyandıran, 
oğlum Umut'a ,
Umut 'un yatmadan önce yediği ve 

onu susatan çikolataya teşekkür ederim.

ÖZGÜR CEBECİ
18 Nisan 2014 / Sinop 

19 Nisan 2014 Cumartesi

"En Sevgili'ye Kelimeden Çiçekler" Kitabındaki 12 Kişi




KİŞİLER

            Necla : 48 Yaşında / Ev Hanımı / İzmir

            Ayşe : 12 Yaşında / Orta Okul Öğrencisi / Erzurum

            Ahmet : 36 Yaşında / Esnaf / Bilecik

            Serdar : 19 Yaşında / Üniversite Öğrencisi / Bursa

            Meryem : 15 Yaşında / Lise Öğrencisi / Ankara

            Ali : 10 Yaşında / İlkokul Öğrencisi / Elazığ

            Akif : 26 Yaşında / Şair / Adana

            Berat : 43 Yaşında / Öğretmen / Batman

            Rana : 29 Yaşında / Doktor / Zonguldak

            Melek : 32 Yaşında / Açık Öğretim Fakültesi Öğrencisi / Isparta

            Hasan : 24 Yaşında / Özel Güvenlik Elemanı / İstanbul

            Fazıl : 59 Yaşında / Emekli General / Antalya

13 Nisan 2014 Pazar

100.Yaşında Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü ve Evrak-ı Metrukesi



DAĞLARCA’NIN EVRAK-I METRUKESİ

            Gelmiş geçmiş en büyük Türk şairlerinden biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca bu dünyadan ayrılalı yaklaşık altı sene oldu. 1914 yılında doğan Dağlarca, bugün yaşasaydı 100 yaşında olacaktı. 1933 yılında 19 yaşındayken İstanbul Dergisinde yayımladığı “Yavaşlayan Ömür” adlı ilk şiirinden, 18 Aralık 2008 tarihinde hastanede yazdığı “İkinci Anne” adlı son şiirine kadar, aralıksız 75 yıl boyunca şiir yazan ve irili ufaklı 114 kitaba imza atarak, birçok uluslararası ödülün de sahibi olan velut şair, arkasında sanatsal verim açısından doldurulması çok güç bir boşluk bırakmıştı.

            Şairin ölümünden bu yana geçen sürede, Ahmet Soysal’ın, Yasemin Arpa’nın ve Türkan Yeşilyurt’un kaleme aldığı yapıtlar haricinde, Dağlarca hakkında ciddi bir çalışma ortaya konmamasını edebiyatımız adına büyük bir eksilik olarak görüyordum. Kültür sanat değerlerine önem veren bir ülkede yaşasaydı hakkında onlarca cilt kitap yazılması muhtemel böyle muazzam bir şair için hazırlanmış yeni bir kitapla karşılaşmak ise bana tarifsiz bir heyecan verdi: “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü”

            Ertan Mısırlı'nın yazdığı, son derece zengin içeriğe sahip bir çalışmayla karşı karşıyayız. 327 sayfalık bu nitelikli kitapta neler yok ki! Adeta Dağlarca’nın bir ayakkabı kutusunda sakladığı evrak-ı metrukesini inceliyormuşçasına merakla sayfaları karıştırdığımı itiraf etmeliyim. Şairle yapılmış ve yayınlanmamış röportajlar, capcanlı hatıraları betimleyen anılar, şair dostlara gönderilen ve cevaben alınan mektuplar, şaşırtıcı anekdotlar, yayımlanmamış elyazısı şiirler, sorulmamış sorular, solgun siyah beyaz fotoğraflar… Kısacası, her sayfası, edebiyat tarihine ilgi duyan okurları şaşırtma ve sevindirme potansiyeli taşıyan bir yapıt “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü”.

            Dağlarca, bu kitabı hazırlayan Ertan Mısırlı’ya çocukluğundan başlayarak, hayatının önemli dönemeçlerine ilişkin çarpıcı bilgiler vermiş. Bu vesileyle Fazıl Hüsnü’nün yeterince ayrıntılı bilinmeyen biyografisi hususunda ilk elden doyurucu bilgiler öğreniyoruz. Ayrıca Enis Batur’un yirmi yaşındayken şaire yazdığı mektuplar, Cemal Süreya’nın Paris’ten yolladığı mektup, Tahsin Saraç’ın samimiyet yüklü mektupları gibi onlarca önemli yazışmayı okumak güzel bir deneyim oluşturuyor.

            Ayrı bir bölüm halinde, Dağlarca’nın otuzlu yıllarda elyazısıyla Osmanlıca yazılmış ve hiçbir yerde yayımlanmamış yirmi dört tane şiiriyle karşılaşmak ise muazzam bir sürpriz oluyor doğrusu. Kitabın en sonundaki fotoğraf albümü de zengin bir görsel arşiv sunmuş okurlara.

            Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yaklaşık seksen yıl önce yazdığı ve ilk kez bu kitapla gün yüzüne çıkan bir şiirini paylaşarak yazımı bitirmek isterim:

DUA     

Bu tanrı yolunda en güzel şeyim,
Bazen rüzgâr bazen yıldız ışığı
İmanın karanlık gecesindeyim
Şimdi bütün zaman yıldız ışığı

Allahım, duamı söyler havaya,
Ağlarım ruhuma doğmayan aya,
İndikçe beni sarmaya,
Eser yıldızlardan yıldız ışığı

Gökler benim oldu duama bedel,
Koptu varlık denen, ölüm denen tel
Ne kadar samimi, ne kadar güzel,
Ellerime yağsan yıldız ışığı

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA 
(30 Mart 1936)
Ertan Mısırlı, "Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü" sayfa: 273


                   POLAT ONAT / 13 Nisan 2014




Dağlarca ve Ertan Mısırlı

29 Mart 2014 Cumartesi

Nurullah Ataç'ın Son Satırları

Nurullah Ataç'ın Ölmeden Önce 
Kaleme Aldığı Son Satırlar*
   
   (...)
   Gençlerimizin çoğu böyle beylik düşüncelerle yetindikleri için alık oluyor. Beylik düşünceler onları alıklığa alıklık da beylik düşüncelere götürüyor.

   Sayrılarevine düştüm. Bu kez önemliye benziyor. Öldürür mü? Öldürmez mi? Orasını bilemem ya, İstanbul'a gidecektim, hekimler bırakmıyor.

   Bir süre yazı yazamayacağım. Ben de yazmayacağım Kavafoğlu da yazamayacak. Ayrılmaz benim yanımdan.

   Kim bilir? Ola ki son yazdığım çizeklerdir bunlar, öyleyse ne yapalım? Bunca yıl yaşadım, yeter bana...

          Nurullah ATAÇ
          12 Mayıs 1957
          Ulus Gazetesi, "Ataç'ın Güncesi"

*Ertan Mısırlı'nın "Dağlarca Günlüğü" kitabı, sayfa: 105

10 Mart 2014 Pazartesi

Türkiye Edebiyatçılar Ansiklopedisindeki Biyografim ve Şiirlerimden Örnekler

Elvan Yayınları tarafından hazırlanan 
Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi'nin 
Nisan 2014'te çıkacak 12.cildinde (Ek cilt:2) 
ayrıntılı biyografime ve şiirlerimden örneklere 
yer verileceğini öğrendim. 

Bu arşivlik çalışmayı yürüten değerli editör 
İhsan Işık'a bu vesileyle teşekkür ederim.

19 Şubat 2014 Çarşamba

"En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler" Kitabının Arka Kapak Yazısı




Meryem kitapları incelemeye başladı. İlgisini çeken kalın bir romanı raftan çıkarmaya çalışırken, araya sıkışmış ince bir kitap yanlışlıkla yere düştü. Meryem yerdeki kitabı almak için eğildiğinde kitabın adı gözüne ilişti: 

En Sevgili'ye (s.a.s.) Kelimeden Çiçekler


İlk açtığı sayfayı, çömelerek, hemen oracıkta okumaya başladı:


VAHİY

karanlığa tomurcuklanan ışıkça
mağarada kavuşulan mukaddes haber
sağanak sağanak çoğalan rahmet
insanlığın yeni döneminin ufkunda
gökler ötesi müjdelerin kapısı
sevinci ve tedirginliğiyle
geride bıraktığımız dönemeç
taptaze başlangıcın şifresi
oku
yaratan Rabbinin adıyla oku.


Polat Onat'ın kaleminden...




Muştu Yayınları etiketiyle 
Mart 2014'ten itibaren bütün kitapçılarda...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Taşra ve Edebiyat Sempozyumu Davetine Cevap Mektubu / Polat Onat





                  Değerli Mesut Varlık Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

            Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

            Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.

Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.

POLAT ONAT
20.03.2013 / Batman


- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, Ağustos 2013, sayfa: 6

- Edebiyatın Taşradan Manifestosu - Sempozyum Kitabı,
Hazırlayan: Mesut Varlık, İletişim Yayınları, 2015, sayfa: 23-27












15 Şubat 2014 Cumartesi

Polat Onat'ın Facebook Fotoğrafları Klibi (VİDEO)

Polat Onat'ın facebook sayfasında paylaştığı 
fotoğraflardan derlenmiş bir video klip.

7 Şubat 2014 Cuma

Ziya Osman Saba'yı Unutmak


ZİYA OSMAN SABA’YI UNUTMAK

POLAT ONAT

            29 Ocak 1957 tarihinde Kadıköy’deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31 Ocak’ta kılınan cenaze namazının ardından aynı gün Eyüp Sultan’daki aile kabristanına gömülmüştü. 1980 yılında Eyüp Sultan mezarlığında kimi tadilatlara gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu, kabristanda yapılan değişikliklerle şairimizin mezarının kaybolduğu ortaya çıkmıştı. Yapılan kimi araştırma ve çalışmalara rağmen şairin mezarı bugüne dek bulunamadı yazık ki. Burada bahsi geçen sanatçı, öyle böyle bir şair değil. Türk şiirinde kendine has önemli bir yer edinmiş değerli bir isimden bahsediyoruz: Ziya Osman Saba.

            Kendi kültürümüze ve medeniyetimize karşı olan hovarda ve kıymet bilmez tavrımız evelezel bilinen bir olgu. Ancak bir şekilde ortaya konması gereken kararlı tutum ve planlı tavırlarla, belki şimdiye kadar gelişmiş bu hoyrat vefasızlığımızı gelecek nesillere aktarmazsak, zararın bir yerinden de olsa dönmeye başlarız diye düşünüyorum. Birçok köklü medeniyetler, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli sanatçılarını saygıyla yad ederken, bizler çok değil, daha 57 yıl önce yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarı kaybolmuş olarak unutuluşa terk ediyoruz. Bu yazık değilse nedir?

            Son derece şahsına münhasır, dış etkilerden epeyce yalıtık, kendi kozasında yaşayan derviş gibi bir şairdi. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi Ziya Osman Saba. Benzersiz kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konuma tam olarak ulaşamamıştı. “Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen, kişilindeki mütevazılıkla hep geri planda kalmayı seçmişti.

            Sadece, Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı üç birbirinden kıymetli şiir kitabıyla değil; pırlana gibi parlayan incelikli öyküler barındıran, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul (1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımıza iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya Osman Saba.

            57 yıl önce bugün yitirmişiz Saba’yı. Mezarını da kaybetmişiz. Halen eserleriyle yüreklerimizi titreten bir şairi unutuşa terk edebilmek bu kadar kolay olmamalı. Nasip olsa da yetkililerimiz kadirşinaslık göstererek bir kültür merkezine “Ziya Osman Saba Kültür Merkezi” adını verse şiirimiz ve edebiyatımız adına güzel ve onore edici bir gelişme olmaz mı? “Arena Mega Kültür Merkezi” gibi dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Ama ne diyelim; Saba’nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak: 
"Bütün saadetler mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, / Mümkündür bütün mucizeler…" 
(Geçen Zaman, sayfa: 37)

            Ziya Osman Saba’nın, bir başka kıymetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile lise döneminde başlayan vefalı dostlukları dillere destandır. Ziya Osman Saba’nın can dostu Cahit Sıtkı Tarancı’nın vefatı üzerine yazdığı şiir, son şiiri olacaktır şairimizin. Çünkü yakın dostu Tarancı’nın trajik ölümünün ardından, üç ay sonra Saba da bu fani dünyadan göçüp gitmiştir. Bu şiiri hatırlayarak yazımızı bitirelim:
  
DÜŞÜMDE

Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler. 

Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz. 

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.


ZİYA OSMAN SABA


           Polat Onat / 
         29 Ocak 2014