Şiirleri ile
tanınan Polat Onat, uğradığı bir sahafta Adem Yoksun adlı bir taşra berberine
ait şiir dosyasına rastlamıştır. Bu dosyanın içeriğindeki birbirinden ilginç
tespitleri fark edince bu dosyayı yayın evine gönderir.
Kitapta Adem
Yoksun'un genelde insanlara, özelde edebiyat çevrelerine karşı yeri geldiğinde
içtenlik ve sevecenlik; yeri geldiğinde eleştiri ve öfke dolu duygularını
paylaştığı bölümlere bunların yanı sıra orijinal poetik tespitlere yer
verilmiştir.
Şair, şiirlerini
bir önsöz ile beraber aktarırken, edebiyat çevrelerinde yaşanan ayrımcılığa
karşı tepkilerini de yansıtmıştır. Hiç arkadaşı olmayan, az konuşan ve küçük
bir kasabada berbercilik yapan Adem Yoksun şiir üzerine çok kafa yormuştur.
Yazdığı, yazmaya çalıştığı şiirler için gecelerce uykusuz kalmıştır. Sanat ve
edebiyat dergilerinden koca bir arşiv oluşturmuştur. Şiirlerini defalarca
dergilere göndermiş ancak hiç bir yanıt almamıştır. Ama yazmaya devam etmiştir.
Adem Yoksun, şiirin hayatın içinden koparılması gerektiğini dile getiren, bir çok tekniği
şiirinde kullanmaya çalışan, şiir konusunda meraklı insanlar için Genç Şairler
Akademisi'nin kurulmasını isteyen, bu anlamda şiir adına büyük düşler kuran bir
şairdir. Ne yazık ki, kitabı yayınlanmadan yaşamına son vermiştir.
Kitap şiirlerle
harmanlanmış monolog tarzı bir hikayeyi andırıyor. Sanki biraz şiir, biraz
hatıra, biraz mektup, biraz eleştiri, biraz hayal...
şiir mi güzel, masal
mı? masal mı güzel,
şiir mi?.. hem şiir hem masal
diyorsanız... kitaplığınızda bu kitap mutlaka olmalı derim .. gölgelik sakini
Polat Onat'ın bana armağanı olan bu kitap epeyce bekledi baş ucumda .. hani
bazen okuyamazsınız alıp alıp bırakırsınız öyle zamanlar geçti.. dün sabahın
erken vakti .. elime aldım ve şimdiye kadar nasıl okumadım ah seçil!
dedim..(diğer kitabı ise başka bir başlıkta anlatacağım .. bekleyin ...)
nasıl huzurlu
nasıl masum .. nasıl güzel bir kitap ..
hele resimleri..
kraliçe penguen gördünüz mü hiç? pelerinli... elmas tacı da var üstelik... Dias ın maceraları
var kitapta.. ve minik yüreklerin
tanımlamaları için başlıklı boş yapraklar ..hani bi an kalemi elime aldım
doldursam dedim .. mutluluk ve rüya sayfasını .. yapmadım .. miniğim Mirza ya
saklamak istiyorum çünkü... asıl beni huzurla
duygularından kısmı ise.. Polat 'ın bu kitabı
çocukları Meryem ve Said Fazıl'a ithafı.. bir babanın
çocuklarını "küçük bir hediye" diyerek böyle güzel böyle büyük böyle
unutulmaz ve asla değerini yitirmeyecek bir armağan vermesi beni çok
duygulandırdı .. ve itiraf ediyorum
..Meryem 'i kıskandım ... ben zaten babası olan kızları genelde kıskanıyorum Meryem'i biraz daha
fazla kıskandım .. Meryem ; seninle tanışmadım
ama blogda fotoğrafını görmüştüm okul yolunda yürürken ...sana çok şanslı olduğunu söylemek
istiyorum ...umarım büyüdüğünü ailenle birlikte, bende burada gölgelikte
görmeye devam ederim .. ve Polat .. Böylesi güzel
yüreğini bizimle paylaştığın için .. "öğretmenim!"sıfatını
sonuna kadar hakettiğin için.. bu güzel hediyen
için .. binlerce kez
teşekkür ederim .. Meryem ve Said
Fazıl .. gözlerinizden öpüyorum.. ve Polat'ın
son sayfa da dediği gibi... "hayatı
bir şiir gibi yaşayın ...
2030 yılında geçen bu distopik çalışmamda, çok farklı bir konu, ilginç bir anlatım, orijinal bir kurgu ve heyecanlı olay örgüsü çerçevesinde, benzersiz ve kapsamlı bir kitap oluşturmayı amaçlıyorum.
Yoğun bir çalışma gerektiren zor bir projeye sıvandım. Çünkü zor işleri her zaman sevmişimdir.
Anneler günü hediyesi olarak anneme yazdığım mektup,
E Yayınları tarafından yayınlanan
"Sana Söyleyeceklerim Var Anne"
adlı mektup seçkisinde yer aldı.
Aşağıda bu mektubumu paylaşıyorum.
Bu kitabı hazırlayan Özlem Çetinkaya'ya teşekkür ederim.
Sevgili
Anneciğim,
Bu sana
yazdığım son mektup… Sana ilk mektuplarımı yatılı lisede okurken yazmıştım.
Üniversite yıllarımda ve askerlik dönemimde de az da olsa yazmaya devam ettim.
Sonra teknolojinin hayatımıza soktuğu telefonların meydana getirdiği rahatlıkla
yavaş yavaş kestim mektuplarımı.
Anneciğim, Sana 2003 yılında, yani 11 yıl önce, yine gurbetteyken, Elazığ’da veteriner
teknisyen olarak çalışırken yazdığım bir mektup ise halen eline ulaşmadı.
PTT’nin açmış olduğu “2023 Yılına Mektup” kampanyasına katılmış ve sana hitaben
3 - 4 sayfalık bir mektup kaleme almıştım. O mektupta neler yazdığımı şimdi tam
hatırlamıyorum ama çokça umuttan ve yaşama sevincinden bahsetmiştim galiba. Seninle
2023 yılına sağ salim ulaşabilirsek, 2003’teki duygularımla yazdığım o mektubu
elimize alıp neşeyle okur, tatlı tatlı gülüşürüz inşallah.
Çok
sevdiğim yazar Ali Çolak’ın kıymetli annesinin, bir gün oğluyla konuşurken
“Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz.” dediğini okumuştum bir yazısında. Bu söz
epeyce sarsmıştı beni. Geçen gün aynaya baktığımda, zaten epeyce seyrelmiş
saçlarımın arasında kendini göstermeye başlayan beyazlıkları fark edince, bu
derin söz hatırıma düştü. “Biz de birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz be
anacığım.” Ben daha senin o güzel saçlarındaki beyazlara bile alışamamışken,
kendi saçlarımın beyazlıklarını görüyorum ya, zamanın bu yıpratıcı hızı
karşısında hüzünlenmeyeyim de yapayım, sen söyle?
Şimdi bazen
düşünüyorum ve soruyorum kendi kendime; "Bu fani hayat, benim tatlı anneme,
fazlasıyla layık olduğu güzellikleri sunmakta neden bunca cimri davrandı?" diye.
Çünkü sen her zaman herkese karşı, fazlaca samimi ve yürekten cömert yaşadın.
“Can çıkar huy çıkmaz.” demiş atalarımız. Geri kalan ömrünü de aynı
doğrultuda geçireceğinden hiç kuşkum yok.
Senin
şüphesiz hak ettiğin tüm mükemmelliklere, yeterince sahip olamaman çok da
yıpratmıyor beni. Neden dersen, ölümden sonrası yaşanacak başka bir dünyaya inanıyorsak,
ki şüphesiz inanıyoruz, o halde bu dünyada çektiğin tüm sıkıntı ve
haksızlıklara karşılık, o cennetin en güzel köşklerinden birinin, sonsuza dek sana
ait olacağına ben yürekten inanıyorum.
Herneyse... Kalemden neler döküldü görüyor musun anne? Sana hitaben yazılan her satır böyle
hüzünlü olmak zorunda mı, inan ki bilmiyorum. Bu hüznün belki de en önemli
nedeni, ömrüm boyunca senin gülümsediğini çok az görmemdir. Belki yüzlerce
fotoğrafın var bende, ama o kadar azında gülümsemişsin ki… Seni net gülümserken
gördüğüm en yakın fotoğraf sekiz yıl öncesine ait. Torunun Meryem’i ilk kez
kucağına aldığında gizlice çektiğim bir kare. Oysa gülümsemek sana ne çok
yakışıyor bir bilsen ve daha sık gülümsesen…
Başta da
söylediğim gibi, bu sana yazdığım son mektup anne. Çünkü mektup, bir iletişim
aracı olarak, günümüz şartlarında tüm geçerliliğini yitirdi. Örneğin benim
çocuklarım büyüdükleri zaman, bana hiçbir zaman bir mektup yazmayacaklar. Bunu
bilmek acı. Ama zamanın şartlarına uymak zorundayız.
Satırlarıma
burada son verirken, ellerinden hasretle öperim canım anam. Hoşça kal. Oğlun POLAT ONAT
Klasik anlatıların tekdüzeliğinden sıkılan, eskimez his ve
düşünceleri yeni bir ses, yeni bir üslupla okumak isteyen tüm okuyucular için
kaleme alındı bu çalışma.
Bu romanın kurgusu içine, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)
için kaleme alınmış, birbirinden nitelikli 24 şiir yerleştirilmiş.
Günlük hayatın içinde gizlenmiş kader planı hakkında
benzersiz bir kitapla karşı karşıyayız: “En Sevgili’ye (s.a.s) Kelimeden
Çiçekler” Birbirinden farklı on iki kişinin yollarının sıra dışı bir
kitapta kesişmesi, her yaş ve hayat tarzından insanların En Sevgili’nin
(s.a.s.) etrafında toplanabilmesini etkileyici bir kurgu ve sürükleyici bir
anlatımla sunuyor bu eser.
Hikâye ve şiirler ile örülen, her bir ilmiğin ayrı bir önem taşıdığı, dikkatle
okunması gereken şaşırtıcı bir kitap okumak isteyenler için:
Harper Lee'nin "Bülbülü Öldürmek" romanını yıllar önce üniversitede okurken, fakülte kütüphanesinden temin edip okumuştum. Bitirdiğimde "Adam hakikaten güzel roman yazmış" diye düşünmüştüm. Yıllar sonra okuduğum bir gazete haberindeki fotoğrafı sayesinde öğrendim ki, Harper Lee meğer bir bayanmış.
Elazığ'da veteriner teknisyenlik yaparken, edebiyat öğretmeni bir arkadaşımın ödünç verdiği bir kitapla tanıştım Rainer Maria Rilke şiirleriyle. Seçme şiirlerin derlendiği kitabı bitirdiğimde "Kadın muazzam şiirler yazmış" yorumunda bulunmuştum. Yıllar sonra bir ansiklopediye göz atarken Rainer Maria Rilke'nin fotoğrafına tesadüf edince, bu şairin kadın değil erkek olduğunu anlamıştım. İsmindeki çağrışım cinsiyet konusunda yanıltmıştı beni.
İngeborg Bachmann'ın adına ve şiirlerine ilk kez bir edebiyat dergisinde tesadüf etmiştim gençlik yıllarımda. Adının bende uyandırdığı çağrışımla erkek sanmıştım. Yıllar sonra, cinsiyetinin kadın olduğunu öğrendim bu değerli şairin.
Nobel ödüllü yazar Toni Morrison'u da adı dolayısıyla erkek sanıyordum. Geçtiğimiz yıl televizyondaki bir edebiyat programını izlerken yazarın kadın olduğu gerçeğiyle yüzleştim.
******
BİRKAÇ TANE DE TÜRK EDEBİYATINDAKİ İSİMLERDEN ÖRNEK VEREYİM:
Oğlum Umut “Baba” diye bağırdı:
"Çok susadım bana su verir misin?"
Saat gece 03:30’u gösteriyordu.
Su bitti, Umut uykuya devam etti.
Başımı yastığa koyduğumda,
Sağımda "En Sevgiliye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler” kitabı duruyordu.
Sevgili dostum Polat Onat’ın kaleminden akanları okumaya başladım:
"Ağlamak ve gülmek, kardeşmiş meğer..."
Umut'un babası Özgür Bey;
Kitaba devam ederken karar verememişti.
Şiir kitabı mı okuyordu?
Yoksa bir roman mı?
Saatler sabah 06:00’ı gösterdiğinde,
Kitabın son sayfasını okuduğunda artık kararını vermişti.
Aslında farklı hayatların, ama bir kalplerin romanını okuduğundan artık emindi.
Ve emin olduğu konuyu yine hatırlamıştı:
Yani bu dünyada kime güvenebileceğini yeniden hatırlamıştı...
Ben de, bu eseri yazdığın için, emeğine ve sana,
yani
arkadaşım Polat’a;
Bu eseri okumama; susayıp vesile olup uyandıran,
oğlum Umut'a ,
Umut 'un yatmadan önce yediği ve onu susatan çikolataya teşekkür ederim.
Gelmiş
geçmiş en büyük Türk şairlerinden biri olan Fazıl Hüsnü Dağlarca bu dünyadan
ayrılalı yaklaşık altı sene oldu. 1914 yılında doğan Dağlarca, bugün yaşasaydı
100 yaşında olacaktı. 1933 yılında 19 yaşındayken İstanbul Dergisinde yayımladığı
“Yavaşlayan Ömür” adlı ilk şiirinden, 18 Aralık 2008 tarihinde hastanede
yazdığı “İkinci Anne” adlı son şiirine kadar, aralıksız 75 yıl boyunca şiir
yazan ve irili ufaklı 114 kitaba imza atarak, birçok uluslararası ödülün de
sahibi olan velut şair, arkasında sanatsal verim açısından doldurulması çok güç
bir boşluk bırakmıştı.
Şairin
ölümünden bu yana geçen sürede, Ahmet Soysal’ın, Yasemin Arpa’nın ve Türkan
Yeşilyurt’un kaleme aldığı yapıtlar haricinde, Dağlarca hakkında ciddi bir çalışma
ortaya konmamasını edebiyatımız adına büyük bir eksilik olarak görüyordum.
Kültür sanat değerlerine önem veren bir ülkede yaşasaydı hakkında onlarca cilt
kitap yazılması muhtemel böyle muazzam bir şair için hazırlanmış yeni bir
kitapla karşılaşmak ise bana tarifsiz bir heyecan verdi: “Fazıl Hüsnü Dağlarca
Günlüğü”
Ertan
Mısırlı'nın yazdığı, son derece zengin içeriğe sahip bir çalışmayla
karşı karşıyayız. 327 sayfalık bu nitelikli kitapta neler yok ki! Adeta Dağlarca’nın bir
ayakkabı kutusunda sakladığı evrak-ı metrukesini inceliyormuşçasına merakla
sayfaları karıştırdığımı itiraf etmeliyim. Şairle yapılmış ve yayınlanmamış
röportajlar, capcanlı hatıraları betimleyen anılar, şair dostlara gönderilen ve
cevaben alınan mektuplar, şaşırtıcı anekdotlar, yayımlanmamış elyazısı şiirler,
sorulmamış sorular, solgun siyah beyaz fotoğraflar… Kısacası, her sayfası,
edebiyat tarihine ilgi duyan okurları şaşırtma ve sevindirme potansiyeli
taşıyan bir yapıt “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü”.
Dağlarca, bu
kitabı hazırlayan Ertan Mısırlı’ya çocukluğundan başlayarak, hayatının önemli
dönemeçlerine ilişkin çarpıcı bilgiler vermiş. Bu vesileyle Fazıl Hüsnü’nün
yeterince ayrıntılı bilinmeyen biyografisi hususunda ilk elden doyurucu
bilgiler öğreniyoruz. Ayrıca Enis Batur’un yirmi yaşındayken şaire yazdığı
mektuplar, Cemal Süreya’nın Paris’ten yolladığı mektup, Tahsin Saraç’ın
samimiyet yüklü mektupları gibi onlarca önemli yazışmayı okumak güzel bir
deneyim oluşturuyor.
Ayrı bir
bölüm halinde, Dağlarca’nın otuzlu yıllarda elyazısıyla Osmanlıca yazılmış ve
hiçbir yerde yayımlanmamış yirmi dört tane şiiriyle karşılaşmak ise muazzam bir
sürpriz oluyor doğrusu. Kitabın en sonundaki fotoğraf albümü de zengin bir görsel
arşiv sunmuş okurlara.
Fazıl Hüsnü
Dağlarca’nın yaklaşık seksen yıl önce yazdığı ve ilk kez bu kitapla gün yüzüne
çıkan bir şiirini paylaşarak yazımı bitirmek isterim:
Meryem kitapları
incelemeye başladı. İlgisini çeken kalın bir romanı raftan çıkarmaya
çalışırken, araya sıkışmış ince bir kitap yanlışlıkla yere düştü. Meryem
yerdeki kitabı almak için eğildiğinde kitabın adı gözüne ilişti:
En Sevgili'ye (s.a.s.) Kelimeden Çiçekler
İlk açtığı
sayfayı, çömelerek, hemen oracıkta okumaya başladı:
Benim için
hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti
için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir
kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü
Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte
bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil
doğrusu.
Bu nazik
jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım
hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi
kısaca paylaşmak istiyorum.
Yazma
serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim,
belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak,
çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu
maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz
olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:
Birincisi: “Hayatım
boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi
sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı
nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam
gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin
gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu
tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği
gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu
varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan
yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi
çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir
başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur
hep.
İkincisi:
“Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım
çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.”
Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim
mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve
dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız
olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek
için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli
olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam
ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.
Üçüncüsü:
“Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde,
panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum,
tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat
netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan
bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal
etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için
önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve
kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar
vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu
söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük
saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa
burada ayrıca ifade etmek isterim.
Şöyle bir
durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen
hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette
mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram
içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp,
akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk
içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra
olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle
ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca
taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı
varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı
sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma
konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse
şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı
mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden
hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?
Teknolojinin
önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak
hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük
manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu,
zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz
muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına
kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve
niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi
bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi
edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da
taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik
taşıyacağını savını dillendireceğim.
İstanbul doğumlu ve ömrünün bir
kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası
taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü
de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak,
taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen
devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi
mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak
bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net
teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık,
kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.
Kusura bakmayın laf lafı açtı,
vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni
onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık
olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle
açıklayarak gerekçelendirmek istedim.
Ben su katılmamış, has bir
taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak
bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım,
kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu
asla göze alamam!
Satırlarıma burada son verirken
çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça
kalınız.
POLAT ONAT
20.03.2013 / Batman
- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, Ağustos 2013, sayfa:
6
29 Ocak
1957 tarihinde Kadıköy’deki evinde kalp krizi sonucu bir şair ölmüştü. 31
Ocak’ta kılınan cenaze namazının ardından aynı gün Eyüp Sultan’daki aile
kabristanına gömülmüştü. 1980 yılında Eyüp Sultan mezarlığında kimi tadilatlara
gidilmiş, kabirler arasındaki patikaların da mezara dönüştürülmesi sonucu,
kabristanda yapılan değişikliklerle şairimizin mezarının kaybolduğu ortaya
çıkmıştı. Yapılan kimi araştırma ve çalışmalara rağmen şairin mezarı bugüne dek
bulunamadı yazık ki. Burada bahsi geçen sanatçı, öyle böyle bir şair değil.
Türk şiirinde kendine has önemli bir yer edinmiş değerli bir isimden
bahsediyoruz: Ziya Osman Saba.
Kendi
kültürümüze ve medeniyetimize karşı olan hovarda ve kıymet bilmez tavrımız evelezel
bilinen bir olgu. Ancak bir şekilde ortaya konması gereken kararlı tutum ve
planlı tavırlarla, belki şimdiye kadar gelişmiş bu hoyrat vefasızlığımızı
gelecek nesillere aktarmazsak, zararın bir yerinden de olsa dönmeye başlarız
diye düşünüyorum. Birçok köklü medeniyetler, yüzyıllar önce vefat etmiş kimi kıymetli
sanatçılarını saygıyla yad ederken, bizler çok değil, daha 57 yıl önce
yitirdiğimiz önemli bir şairimizi, mezarı kaybolmuş olarak unutuluşa terk
ediyoruz. Bu yazık değilse nedir?
Son derece şahsına
münhasır, dış etkilerden epeyce yalıtık, kendi kozasında yaşayan derviş gibi bir
şairdi. Sabır, tevekkül, merhamet ve şefkat şairiydi Ziya Osman Saba. Benzersiz
kırılganlığa sahip, neredeyse şeffaflaşmış pırıltılı dizeleri kendi zamanı
içinde yeterince ön plana çıkamamış, hak ettiği konuma tam olarak ulaşamamıştı.
“Yedi Meşaleci” şairler arasında, şiirleriyle en sivrilen isim olmasına rağmen,
kişilindeki mütevazılıkla hep geri planda kalmayı seçmişti.
Sadece,
Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı üç
birbirinden kıymetli şiir kitabıyla değil; pırlana gibi parlayan incelikli
öyküler barındıran, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952) ve Değişen İstanbul
(1957) adlı iki öykü kitabıyla da edebiyatımıza iz bırakmış bir sanatçıdır Ziya
Osman Saba.
57 yıl önce
bugün yitirmişiz Saba’yı. Mezarını da kaybetmişiz. Halen eserleriyle
yüreklerimizi titreten bir şairi unutuşa terk edebilmek bu kadar kolay
olmamalı. Nasip olsa da yetkililerimiz kadirşinaslık göstererek bir kültür merkezine
“Ziya Osman Saba Kültür Merkezi” adını verse şiirimiz ve edebiyatımız adına
güzel ve onore edici bir gelişme olmaz mı? “Arena Mega Kültür Merkezi” gibi
dilimizi sinsice zehirleyen isimlere rağbet edildiği bir çağda, bu bahsettiğim
öneriye ne kadar rağbet edilir, inanın ben de bilmiyorum. Ama ne diyelim;
Saba’nın bir şiirindeki dizeleri hatırlatalım umut olarak: "Bütün saadetler
mümkündür… / Bahtsızların biraz gülümsemesi… / Körlerin gün görmesi, /
Mümkündür bütün mucizeler…" (Geçen Zaman, sayfa: 37)
Ziya Osman
Saba’nın, bir başka kıymetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı ile lise döneminde
başlayan vefalı dostlukları dillere destandır. Ziya Osman Saba’nın can dostu Cahit
Sıtkı Tarancı’nın vefatı üzerine yazdığı şiir, son şiiri olacaktır şairimizin.
Çünkü yakın dostu Tarancı’nın trajik ölümünün ardından, üç ay sonra Saba da bu
fani dünyadan göçüp gitmiştir. Bu şiiri hatırlayarak yazımızı bitirelim: