25 Eylül 2013 Çarşamba

Bâki Asiltürk: Âdem Yoksun Şiirine Kısa Bir Bakış (Yasakmeyve Dergisi)


ÂDEM YOKSUN ŞİİRİNE KISA BİR BAKIŞ

Günümüz şiiri içinde kendine yer bulan ama bunun fark edildiği söylenemeyecek bir şairden ve onun yapıtından bahsetmek istiyorum bu yazımda sizlere: Âdem Yoksun ve şiirleri!

Her şeyden önce şunu hemen daha baştan, ilk elden, evvela beyan etmeli ki Âdem Yoksun’un şiiri imgesellik içinde devinen, yani dinamiğini imgelerden devşiren bir şiir. Şairliği bir meslek olarak görenlere karşı (ki, onun zaten pratikte berberlik gibi bir mesleği mevcuttur) şairliği bir meslek değil, yaşama biçimi yani hayat tarzı olarak görüyor ve Baudelairevari bir tavırla hayat ağacından ay ışığında imgeler silkeliyor. Hayatı bir ceviz ağacı gibi gördüğü ve silkelediği cevizlerin içindeki besleyici gıdayı dizelerine zerk ettiği söylenebilir. Malum, ceviz içi şekil olarak insan beynine benzer. Buradan hareketle şu da iddia edilebilir: Âdem Yoksun’un şiiri beyinle, akılla, düşünceyle yazılan bir şiirdir. Hayır, bu iddia temelden yanlış olur. Âdem Yoksun’un şiiri cevizin içindeki beyin benzeri maddenin şeklini kullanarak değil, özünü, özsuyunu emerek kendini geliştiren bir şiir. Bu yönüyle onun şiiri bizim poetik geleneğimiz içinden Efe Aycan, Tuğrul Uymaz, Kemal Süreyya Haber gibi şairlere yakın duruyor.

Madem imge şiiri dedik, imge devşiriyor ve imge zerk ediyor dedik o halde Yoksun’un şiirindeki imgelere bakmak gerekmez mi? Son zamanlarda bazı münekkitlerimizin yaptığı gibi havanda su döveceğimize metne bakalım. Metnin ne’liği, nerede’liği, kim’liği, nasıl’lığı, daha başka bir ifadeyle metnin 5N 1K’sı paralelinde bu şiirlerde biz de imge avcılığına çıkalım. Bakalım nasibimize ne çıkacak? Ne demişler: Ne doğrarsan aşına o çıkar kaşığına. Acaba Âdem Yoksun aşına ne doğradı ki bizim kaşığımıza ne çıkacak?

Kitapta yılların eleştirmeni olan beni en çok etkileyen şiir “Eşya” (Syf: 130) oldu. Daha doğrusu bütün şiirleri aynı kalitede, aynı kıratta gördüm ama bu şiiri tekrar tekrar okudum desem yeridir. Neden mi? O nedeni siz düşünüp bulun diyeceğim ama ah hiç kimselerin vakti yok ince şeyleri düşünüp bulmaya!… “Eşya” şiiri eşyayla dolu bir şiir. Elbet öyle olacaktır; çünkü Âdem Yoksun hayatın tam da göbeğindedir her daim. Masa, sandalye, çekyat, saat, terlik, tava, bardak, kalem, makas… Şairimiz bütün bu eşyaları büyük üstadımız Ahmet Hamdi Beyefendi’nin deyişiyle “tılsımlı bir rüyadan aksetmiş” olarak değil, hayatın içindeki gerekirlikleriyle kullanıyor. Meslek icabı… Yani masaya bir şeyler koyuyor, sandalyede oturuyor, çekyatta yatıyor (Adı üstünde değil mi dostlar: çek! yat! Gözünü sevdiğim Türkçe!), kalemle yazıyor, makasla bir şeyler kesiyor. Yani sizin anlayacağınız bu kadar basit gerçeklerden derin hakikatlere ulaşmayı başarıyor. Orhan Veli sağ olaydı, Âdem Yoksun’a şapka çıkarırdı.

Bir başka ilgi çekici, hem de çok çok ilgi çekici şiir “Deli” (Syf: 129) başlıklı olanı. Efendim, son zamanlarda deneysel şiir veyahut da görsel şiir dediğimiz aranışlar, arayışlar, bulup da bulamayışlar vs. Âdem Yoksun’un bu şiirinde tezahür ve tebarüz ediyor. Demek ki şu: Âdem Yoksun yeniliklere ve arayışlara açık bir kaleme sahip. Şiirin ilk mısraı şöyle: “sanırım bu hayat beni delirtecek günün birinde”. İşte bu mısra şiir boyunca değişik söz dizimleriyle şiirin ana gövdesini meydana getiriyor. Mesela hemen altta şöyle oluyor: “günün birinde bu hayat beni delirtecek sanırım”. Daha sonraki mısralar da bu şekilde değişmelerle sıralanıp gidiyor. Son mısra ise, bu değişim zincirine yorum getirerek şairin cesaretini, kendisiyle alay edebilme gücünü ve yeteneğini, sorgulama kabiliyetini ortaya koyuyor: “bu hayat sanırım günün birinde delirtecek beni / eğer bu tarz biçimsel denemelere şiir denecekse”. İşte budur! dedirtecek bir cesaret, bugünü gelecekte görebilme yeteneği, şiirin ne olduğunu sorgulama arayışı! Daha ne olsun sayın okuyucular? Daha ne beklenir bir şiir kitabından? “Tırtıl” (Syf: 135) şiiri de bu başarının altın anahtarlarından biri olarak parlıyor sayfada, ona da ayrı bir dikkat ve rikkatle bakmanı isterim ey okur! Baktıkça sayfada adeta bir tırtılın kıvrılıp toplandığını, kıvrılıp toplandığını ve böylece hem sayfayı hem de beyninin ve muhayyilenin (imgeleminin) kıvrımlarını dolaştığını göreceksin.

Bu örnekleri merkeze alarak söyleyecek olursak, biçimsel bir şiir yazıyor dense yeridir Âdem Yoksun için. Sözcüklere güvenmiyor mu, inanmıyor mu? Elbette güveniyor, inanıyor. Yine de vasatı aşmada gösterdiği çabanın daha çok biçimsellik kaygısından yola çıktığını ve kimi zaman bir kağnı kimi zamansa uçak hızıyla ilerlediğini söyleyebiliriz. Demek ki Âdem Yoksun, bütün zamanların hızını ve ruhunu kavrayıp kendi yapıtında özümseme gücüne sahip bir şair. Onun şiirindeki sözcükler herhangi bir sözlükten alınmış değil, biçimler de daha önce rastladığımızı sandığımız ama aslında hiç rastlamadığımız şekil kaygılarının verimsel düzeneğini zorlayan yapılanmalarla yaşamsallık buluyor. Buradaki “zorlayan yapılanmalar” ifadesi okuru yanıltmasın. Yani, demek istediğim şu ki, Âdem Yoksun bir berber makası gibi akışkan ama bir berber kadar geveze değil. Peki, bunu nasıl başarıyor? Sanırım bunun sırrı, şairin hayatla olan temasında ya da başka bir ifadeyle, hayatın onunla olan anlaşılmaz, tuhaf, ayrıksı, yabanıl temasında.

Öte yandan, doğaya uzak değildir Yoksun’un şiiri. Hatta doğayla iç içe dense yeridir. “Toprak” (Syf: 159) şiirindeki şu dizeler daha önce Türk şiirinde hiç görmediğimiz oranda doğa bilgisi ve doğa ilgisi içermekte değil midir:

"hasret kokar toprak
geçmiş kokar yağmur kokar
sen ne bilirsin toprağın terkibini
içindeki mineral maddelere göre değişir rengi
türkü türküdür toprağım anadolunun bağrında
topraktan gelmişiz candır toprak
bir başkadır humuslu olanı." 

İlk bakışta klişe gibi geldi değil mi? Değil elbette! Âdem Yoksun hem okura bilgi veriyor hem de bu bilgiyi öznel yorumlarla harmanlayarak doğaya ilişkin derin bir ilgi yaratıyor. Pastoral olanla didaktik olanın, lirik olanla türküsel olanın buluştuğu bir şiir anlayışını görüyoruz burada.

Sözü daha fazla uzatmaya gerek var mı? İşte şair, işte şiir…
Ey sevgili okur, vefasız birey! Şair burada! Peki sen neredesin?

         BÂKİ ASİLTÜRK
         Yasakmeyve Dergisi, Sayı:64, 
         Sayfa: 88-89-90    Eylül Ekim 2013





İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü 
ADEM YOKSUN 
Komşu Yayınları, Sıcak Nal / 168 Sayfa / Kasım 2012

24 Eylül 2013 Salı

Şiir ve Masal Birlikte Olursa (Haber7.com)



ŞİİR ve MASAL BİRLİKTE OLURSA...

            Polat Onat ilginç bir kitapla bu kez küçük okurlara hitap ediyor. “Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı bu masal kitabında, kurgunun içine yerleştirilmiş on tane ilginç şiir var.

            Çocuklara şiiri sevdirme amacı güttüğü belli olan bu benzersiz çalışmada, okurların da kitabın kurgusuna aktif olarak katılmaları amacıyla boş sayfalar bırakılmış.

            Polat Onat’ın kaleme aldığı “Dias’ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı bu kitap, Büşra Akbulut’un birbirinden güzel resimleriyle bezenmiş, birçok ilginç hayali kahramanının heyecanlı bir şekilde sahne aldığı başarılı bir masal. Kahramanımız Dias’ın ileride başka kitaplarla, yeni serüvenlere açılabileceği izlenimi de uyanmıyor değil doğrusu.     
           
            Okunan kaliteli masalların, şüphesiz küçükler için hayal gücünü artırıcı önemli etkisi var. Genel olarak, test çözme odaklı olarak yetiştirilen miniklere, kendi seviyelerine uygun dozda edebiyat sevgisi aşılayan, okuduğunda büyüklerin de belli oranda tat alacakları, bu hoş kitabı Nesil Çocuk Yayınları piyasa sundu. 
            
            www.haber7.com     17 Eylül 2013

17 Eylül 2013 Salı

Masal Yazan Bir Şair Daha: Polat Onat (Poetik Haber - Kemal Kolçak)




MASAL YAZAN BİR ŞAİR DAHA: POLAT ONAT

            Çocuk edebiyatı çerçevesine şairlerin yaptığı kıymetli katkılar her zaman verimli olmuştur. Hem edebi niteliği yükselten, hem de çeşitliliği artıran bu çaba, önemli yapıtlar kazandırmıştır çocukların kitaplığına.

            Cumhuriyet öncesi yıllarda Tevfik Fikret’in çocuklar için kaleme aldığı şiirlerden oluşan “Şermin” adlı kitap günümüzde halen okunan bir yapıttır.

            Bu hususta ilk akla gelen şairlerden biri de şüphesiz Cahit Zarifoğlu. Özellikle “Yürek Dede ile Padişah” masalı ile unutulmaz bir ürün bırakmıştır minikler için.

            Edebiyatımızın en velut şairlerinden olan Fazıl Hüsnü Dağlarca da, çocuklara hitap etmesi amacıyla birbirinden değerli birçok kitap kaleme almış, bu kategoride ödüller de kazanmıştır.

            Geçtiğimiz yıllarda yitirdiğimiz şair Ahmet Uysal, uzun yıllar çocuk edebiyatına hizmet ettikten sonra şiirleriyle edebiyat ortamında kendine haklı bir yer edinmişti.

            Şair Rıfat Ilgaz da çocuklar için yazan şairler içinde müstesna bir yere sahip. Mizah ögeleri de içeren birçok yapıt bırakmış küçükler için.

            Günümüz şairlerinden Ataol Behramoğlu, Mustafa Balel, Behçet Yani, Serap Erdoğan, Bilgin Adalı’yı da eklersek listeyi epeyce uzatabiliriz.

            Çocuklar için de yazan şairler halkasına son olarak Polat Onat da eklendi. Geçtiğimiz günlerde “Şiir Madalyonunun Gizemi” adlı Nesil Çocuk Yayınları’nca okurlara sunulan masalıyla farklı bir kitaba imza atmış Onat. Masal, heyecanlı akışının içeriğine şiirlerin de serpiştirildiği kurgusuyla, çocuklara şiir türünü de sevdirecek bir yapıyla oluşturulmuş.

            Şairlerin çocuklar için yazması kuşkusuz önemli bir kazanım. Gelecekte ülkemizde iyi şairlerin yetişmesi için belki de etkili bir yöntem. Devamını diliyoruz elbette.

            KEMAL KOLÇAK
            www.poetikhaber.net


30 Ağustos 2013 Cuma

"Dias'ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi" Kitabının Arka Kapak Yazısı


   Şiir mi güzel, masal mı?

   Masal mı güzel, şiir mi?

   Hem şiir hem de masal okumak, maceradan maceraya koşmak ister misin?

   O zaman Dias’a katılmalısın.

   Sahibine ulaştırmaya çalışırken şiir madalyonunu, dört kanatlı kırmızı kartalla karşılaşırsın.

   Kuyruksuz tilkinin takibinden kaçarken tek kulaklı mavi maymunun evine konuk olursun.

   Gözlüklü kutup ayıları, kraliçe penguen, boynuzlu kaplan ve daha niceleriyle tanışırsın. Kim bilir daha ne sürprizlerle karşılaşırsın!

Yazan: Polat Onat

Resimleyen: Büşra Akbulut

Nesil Çocuk Yayınları etiketiyle
Eylül 2013'den itibaren tüm kitapçılarda...


29 Ağustos 2013 Perşembe

Ülkemizde Çok Karşılaşılan Bir Rahatsızlık: "Kronik Geç Kalma Hastalığı"



Bu rahatsızlık Batı ülkelerinde yadırganıyor olabilir. Ama bizim ülkemizde son derece normal  bir durum olarak karşılaşılan bir vaziyet bu. Hatta geç kalanların değil, randevuya vaktinde gidenlerin yadırgandığı bir toplumda yaşıyoruz. Yukarıdaki habere konu olan adama, Türkiye'ye gelip yaşarsa hiçbir sorunla karşılaşmadan hayatına devam edebileceği garantisini verebilirim.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Varlık Dergisi'ndeki Mektubum: "Su Katılmamış Taşralı"






SU KATILMAMIŞ TAŞRALI

            18 – 19 Mayıs 2013 tarihinde Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”na konuşmacı olarak davet ettiğim ve hiç beklemediğim bir şekilde ‘ret mektubu’ ile yanıt aldığım bir şair de oldu.

            “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi”nden başka bir karşılık beklemek, benim şuursuzluğumdandır muhtemelen. Aslında daha oynardım ama yerim dar; o yüzden şairin iznini alarak, o mektubun kısaltılmış halini aşağıda paylaşıp veda etmiş olayım.
                                                             MESUT VARLIK   
           

            Değerli Mesut Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Polat Onat
20.03.2013 / Batman


Varlık Dergisi, Sayı: 1271
Ağustos 2013, Sayfa: 6









17 Ağustos 2013 Cumartesi

Edebiyat Meclisi: İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü'ne Dair (Murat Gil)




İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN 
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… 
Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim.

     Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     BAŞLARKEN

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler. Kitabın tanıtımından  hasbelkader haberdar olanlar, yazarın bir sahafın raflarında denk geldiği bu talihsiz sonsöz ve dizeleri bizlere ulaştırmak için nasıl da can attığını hatırlayacaklar.

     Bakın isterseniz kitaba derinlemesine eğilmeden önce kitabın “okuru”nu bir değerlendirelim, bu bağlamda eserleri değil de okurları karşılaştıralım kısaca: Âdem Yoksun’un  ilginç hikayesini okumaya başlayacak klasik okurla, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına başlayacak klasik okurun hevesi aynıdır bana göre.  Bu iki yapıtın hacimleri oranında klasik dediğimiz okurun kitabı okumayı bırakma süreçleri de orantılıdır.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı, mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı, dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “Hepsi” cevabını verdim.

     KAHRAMANLAR

     Tahmin edilebileceği üzere eserin kahraman kadrosu kısıtlı. Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. 

     Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter” unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün. Bunun yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine...”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     TEMA / KONU ve OLAY ÖRGÜSÜ

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan "Tutunamayanlar" romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde, Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     ÜSLUP

     Yazar Onat esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor: “Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?” Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor: “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?” Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha önemli dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat, olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Bu güzel eserin değerlendirmesini toparlayacak olursam naçizane şu tespitlere ulaşıyorum. Eser projesi günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi oluşturuyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur...”

     Murat GİL / 29 Temmuz 2013
     edebiyatmeclisi.blogspot.com

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Adem Yoksun Olayı: İntihar mı, Cinayet mi? (Şiiri Özlüyorum Dergisi)


ÂDEM YOKSUN OLAYI:
İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?
  
“İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” adlı yapıtı okuduğumda ilk dikkatimi çeken şey müntehir şair Âdem Yoksun’un adının kapakta geçmemesi, dosyayı sahafta keşfeden Polat Onat’ın kitabı sahiplenir mahiyette bir tavırla kapakta adına büyük puntolarla yer vermesiydi. Dikkatli olmayan bir okurun kitabı Polat Onat’a ait sanmasına vesile olabilecek böyle vahim bir hataya nasıl düşülmüş, açıkçası epeyce şaşırdım. Etik açıdan oldukça tartışmalı mahiyetteki bu durumun, yayınevinin ihmalinden mi, yoksa Polat Onat’ın işgüzarlığından mı kaynaklandığını merak etmedim değil.

Ancak kitabı bitirdiğimde bahsettiğim sorunsaldan daha büyük bir vaziyet aniden dikkatimi çekti: Âdem Yoksun olayı bize lanse edildiği gibi trajik bir intihar mıydı, yoksa sinsice planlanmış vahşi bir cinayet mi?

Olayın gerçekleştiği Yunak kasabasındaki polis teşkilatının böylesine kriminal mahiyet taşıması ihtimali bulunduran vakalara nasıl yaklaştığını açıkçası net olarak bilmiyorum. Olay yeri inceleme biriminde görev alma niteliğine haiz polis memurları taşra kasabalarında görev almaktansa metropollerde çalışmayı yeğliyorlar doğal olarak. Neticesinde de Âdem Yoksun vakasındaki gibi durumlarda, yetişmiş eleman sıkıntısı nedeniyle delil mahiyeti taşıması muhtemel kimi vaziyetler görevlilerce atlanabiliyor. Düşünsenize; Âdem Yoksun’un yazdığı rivayet edilen ve “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” adıyla geçtiğimiz günlerde kitaplaşan o dosya, Nevşehir’in Kozaklı ilçesinin Yunak kasabasından çıkıp, Batman’daki küçük bir sahafa birkaç yıl içinde nasıl ulaşmış? Bence yetkililer ivedilikle bu muammayı çözmeyi denemeli.

Âdem Yoksun’a genel otopsi uygulanmasına gerek görüldü mü? Olay sonrasında maktulün evinde hırsızlık süsü verilmişçesine dağınık bir görünüm teşekkül etti mi? Bunların hepsi önemli ama ne hikmetse tümüyle görmezden gelinmiş sorular. Görünürde muhtemelen berber/şair Âdem Yoksun’a karşı cinayete teşebbüs edebilecek bir düşmanı yok. Büyük olasılıkla ilk elde bu basit telakki herkesin zihninde yer edebilir. Kimseyi gıyabında suçlamak istemem ancak kitabın önsözünde bir yerde bahsedilen, Âdem Yoksun’u sebepsiz yere darp etmeye kalkışmış, adı anılmamış çakır gözlü çöpçü, muhtemel sanık olarak ele alınabilir. Ancak olay yetkili mercilerce ne oranda kurcalanacak, kendimce ciddi şüphelerim var.

            Âdem Yoksun olayı hakkında, yeterince güvenilir kaynağa ulaşma imkânına sahip olmadan yapılacak yorumların istenen ölçüde sağlıklı olamayacağını elbette ki biliyorum. Sanal bir çöplüğe dönmüş internet ortamı üzerinde oluşması muhtemel spekülatif bilgi kirliliğinin, salt gerçeklere ulaşma çabamı zedeleyeceği fikrinde epey ısrarcıyım. Bu nedenle olası kovuşturmaya sebep teşkil edecek somut bilgi ve belgeleri araştırmaya devam ederek, bu işin peşini bırakmayacağımı, Âdem Yoksun’un, kitabın önsözünde adı geçen Şiirci Amca gibi sahipsiz sanılmaması gerektiğini, burada açık seçik ilgili muhataplarıma deklare etmek istiyorum.

     DENİZ BERAT
     Şiiri Özlüyorum Dergisi / Sayı: 54
     Temmuz - Ağustos 2013




İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü / POLAT ONAT


Komşu Yayınları, Sıcak Nal / Kasım 2012 /
168 Sayfa

30 Temmuz 2013 Salı

Şiirin Müntehir Prensi veya Adem Yoksun Sendromu

Abdulkadir Akdemir


ŞİİRİN MÜNTEHİR PRENSİ
 veya 
ÂDEM YOKSUN SENDROMU

     Kitabın tam olarak ismi: “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” Kitabın hangi türde yazılmış olduğunu kestirmek ziyadesiyle güç. Hangi kriterlere göre değerlendirsek diğer yönü eksik kalacak biliyorum. Kitabın arka kapak yazısında da bundan dem vurulmuş:

     "Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikâye mi? İronik bir postmodern kısa roman mı? Mükemmel imgelerin billurlaştığı bir şiir dosyası mı? Manifestovari bir poetik metin çalışması mı? Dramatik bir intihar mektubu mu? Spesifik bir novella denemesi mi? Ben, bunların hepsi de doğru, demeyi tercih ederim. Ama son kararı her zaman olduğu gibi yine siz vereceksiniz. Evet siz."

     Kitabı bu şekilde okuyucuya tanıtmak aslında bir yerde risk gibi duruyor. Ne olduğunu bilmediği bir esere esas okuyucu temkinli yaklaşacaktır. İşin ucunda beklentiyi karşılama, arayışa çare olma meselesi yatıyorsa bu gerçekten büyük bir sorundur.

     Burada şunu üstüne basarak, altını çizerek söylemekte fayda var ki, bu kitap son yılların önemli yayınlarından biri. Birçok özelliği bakımından öne çıkan, fark edilmeyi bekleyen bir kitap. Bu kitabı ne için okuduğunuz bitirip bitirememeniz açısından başat faktör olacak. Örnek verecek olursam kitabı ilk kez okumaya başladığımda poetik çıkarımlarda bulunmak amacındaydım. Güç bela elli sayfa okuyabildim, daha fazlasına zorlayamadım kendimi.

     Kitap bir bileşke aslında. Âdem Yoksun ve psikolojisi etrafında dönen, daha çok şiir üzerine düşüncelerinden, hayallerinden oluşan bir bileşke. Poetik anlamda fazla ciddiye alarak kitaba başlamanın sorun olacağını söylemek lazım. Bunu bizden isteyen aslında kahramanımızın kendisidir: “Bizi gereğinden çok ciddiye alan insanlarla, hiç ciddiye almayan insanlar arasında yalpalamak ne kadar zordur bir bilseniz. Yaptığım işi değerlendirmek yerine beni bir yerlere konumlandırmaya çalışan zihniyetten epey bunaldım.”

     Bunun yanında her ne kadar fazlasıyla öznel olsa da yaşadığı günün edebiyat ve şiir ortamının fotoğrafını çekmesi açısından önemli bir tarafı da var kitabın: “Sorarım size; görkemli olma derdini varoluş gayesi olarak sevinçle açımlayan kof dizeler ne zamana kadar dergilerde baş tacı edilmeye devam edecek? Bu trajik çağrışımlar uyandıran ve irrite edici soru, kimi editörlerimizin gelişimini tamamlayamamış ama körpeliğini de muhafaza etmeyen beyinlerinde yankılanmadıkça, gittikçe büyüdüğünü sandığımız şiirimizin kurtulamayacağını artık idrak edelim beyler!”

     Bu yaklaşımıyla günümüz dergiciliği üzerinden yapılan tartışmaların düğümlendiği noktaya parmak basmaktadır ve kendince buna neden olanları da ağır bir şekilde eleştirmektedir: “Editörler de dergi sayfalarını çürük çarık şiirimsilerle doldurup, okurun birikim ve estetik beğenisiyle alay etmiyor mu?”

     Kahramanımız, sahip olduğu özgüvende sınır tanımıyor. Yegâne varlığı olan şiir üzerine oynandığını düşündüğü oyunları bozmak adına bileyliyor kalemini: “Kaç taneniz bir araya gelseniz benim uluslar arası dehamla rekabete biraz olsun yaklaşabilirsiniz ey edebiyat dolandırıcıları, ey şiir simsarları! Üçünüz mü, beşiniz mi, sekiziniz mi? Elbette olmaz. Siz hepiniz ben tek!”

     Kitap Zamanı’nda Serdar Çelik “Bir Berberin Manifestosu” yazısında kitabın zemini hakkında gerekli açıklamalar ve çıkarımlarda bulunmuş: “Yazarın metin boyunca, karakteri Âdem Yoksun üzerinden bir sanat anlayışı geliştirdiğini, bu durumun da metnin arkaik yapısını eleştirel bir zemine doğru kaydırdığını görüyoruz. Nitekim yazarın ortaya koyduğu eleştirel sanat anlayışı, gücünü postmodern durumdan aldıktan sonra gizliden gizliye bir melez manifestoya dönüşüyor. Yazar, ruhsal sorunları olan biri üzerinden bunu yapıyor olması metnin gücünü artırdığı gibi eleştirilebilirliğini de ortadan kaldırıyor. Yazarın karakterine yüklediği kendilik, yalnızlık, küskünlük, delilik hali bu melez manifestoyu tamamlıyor gibi.”

     Ben esere daha çok kahramanımız Adem Yoksun ve Adem Yoksun’laşan günümüz şairleri üzerinden bakmayı deneyeceğim. Buna da bir Adem Yoksun Sendromu olarak bakmak, bunu böyle adlandırmak yeni bir kazanım olarak görülebilir. Kısaca eser ve içeriğe geçelim:

     İLKOKUL ÜÇTEN BERİ ŞİİR YAZAN BİR ŞAİR

     Adem Yoksun adında gözlerden uzak bir taşra kasabasında berberlik yapan, kendi halinde bir berberin hikayesi dersek, başlangıç için yanlış olmayacak zannediyorum. Yoksun, ilkokul üçten beri şiir yazan, şiir üzerine düşünen adeta şiiri yaşayan biridir kendi deyimiyle. Hatta şiirlerin bulunduğu ikinci bölümde ilkokul üçte yazdığını söylediği şiir dikkate değerdir. “Başarmak” adlı şiiri burada paylaşmak istiyorum:


BAŞARMAK

kendi kendime uğraşırsan
kimseye karışmazsam
sessiz sakin olursam
büyüklerimi dinlersem
küçüklerimi seversem
ödevlerimi yaparsam
hedeflerime inanırsam
başarmak o kadar da zor değil
herkesi her konuda geçerim şüphesiz
Allah beni Adem Yoksun olmam için yarattı.

     ÂDEM YOKSUN
     İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü,
     Sayfa: 128

     Burada fark ettiğimiz ve eserin geneline yayılan bir durum var ki o da Âdem Yoksun’un ilkokul sıralarından beri içinde bulunduğu birilerini geçme ve tek olma hissidir. “Hepimiz birer kum tanesiyiz ve tek ereğimiz diğer kum taneciklerinden daha iri ve fark edilebilir olabilmek.” sözü ile de durumu açık ederek beklentisini de aslında okur nezdinde hissettirmekten çekinmez. Bu amansız beklenti sonuç olarak bir çıkışa varamadığı için belki de Âdem Yoksun öldürülür. İntihar ettiği söylenmesine rağmen birçok faktörün etkili olduğu bir toplumsal azmettiricilik cümlelerde kendini gösteriyor. Yalnız bırakılan ve hatta kimsesizleştirilen, anlaşılmayan bir birey olarak yaşamıştır. “Öncelikle bu tuhaf, tuhaf olduğu kadar sıradan, bir o kadar gereksiz algılanabilecek, dahası saçma damgasını yeme ihtimali de olan çalışmama başlarken, kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim.”diyerek yazmaya başlaması gelebilecek tepkileri önlemekten çok olabilecekleri önceden, öncekilerden dolayı bilmek şeklinde düşünülebilir. Adem Yoksun, psikolojik özellikleri bakımından günümüz şartlarında kendi kabuğunda, şartlara alışmış veya alıştırılmış, ortamda kamufle olmuş gerçek, karşılığı olan evrensel bir tiptir. O nedenle onun üzerinden kurulan hayat da bir o kadar ilginç ve bir o kadar anlaşılabilir olmuştur.

     ÖZGÜVENİ YÜKSEK BİR KAHRAMAN

     Eserin sahip olduğu bu yaşama yakınlık özelliğini biraz daha açmaya çalışacağım ancak bunu sağlarken Âdem Yoksun’un kullandığı dile dikkat çekmek gerekir. “Böylesine samimiyetin hâkim olduğu bir metinde” okuyucuya kullanılan tabirler de çoğu sefer farklı ve daha önce rastlamadığımız türdendir. Okuruna: “ kanka, beyler, arkadaşlar, birader, abi, yeğen, dostlar, kardeşlerim, cancağızım, patron vb.” şeklinde hitap etmekte mahsur görmeyen, fazlasıyla samimi ve özgüveni yüksek bir kahraman duruyor karşımızda. Bu dil ile sokaktan, bizden biri olduğu izlenimi mi verilmek isteniyor tam olarak çözmek zor fakat şunu söylemek lazım bu tabirleri kullanmak kahramanımız için müthiş bir ihtiyaçtır çünkü yalnız biri olarak böyle seslenebileceği, hiç göremeyeceği okurlarından başka kimse yoktur: “Kasabamızdaki en kırılmış kalp bana ait. Kimse bilmez. İşte bu yüzden böyle deha düzeyinde bir şair kimliğini kaparo olarak enterese ettim.”söylemiyle aslında şairliğin bu durumun bir sonucu olduğunu da okura göstermektedir.

     “Her gün sabah ayazında kalkıp, hayatımın gerçek mi yoksa bir kâbus mu olduğunu düşünerek başlıyorum mesaime.” şeklinde, içinde taşıdığı sıkıntıyla yaşamaya çalışan esaslı bir psikolojik vaka var karşımızda ki hava almak için dahi yaptığı rutin yürüyüşler sadece salondan koridora doğrudur. Buna rağmen şaşırdığımız şey bu küçük dünyasında kendini iyi yetiştirmiş bir şair olmasıdır. Şair olma meselesine de çok farklı bakar. Boş zamanlarında şiir yazdığını söyleyen, basit düşünen şairimsilere de bindirmelerde bulunur:

     “Benim mesleğim belli, çekirdekten şairim. Berberliği ek iş olarak görüyorum ancak bundan şikâyetçi değilim.”

     “Sorun da bu noktada şairin kapsadığı toplumsal rolleri yeterince içselleştiremeden ürettiği yapıtın ana arterlerine coşkuyla ve kurtarıcı edasıyla soyut kavramları boca etmesinden kaynaklanıyor.”

     “Zor olan şiir yazabilmek değil, hayatın içindeki şiiri görebilmektir.”

     “Şiir sizin ayağınıza gelmez, siz ona gitmelisiniz, soğukta, uykusuz, sabırlı.”

şeklinde ifade ettiği sağlam poetik argümanlarının olduğunu söylemek lazım Adem Yoksun’un. Şiir üzerine bunca düşünmenin sağlam sonuçları olmuştur. Gördüğü rüyalar bile sonuç olarak şiire çıkmaktadır. Sonradan kâbusa dönüşen bir rüyasında gördüğü aslana şiir hakkında verdiği cevaplar da oluşturduğu sistemin belli bir aşamaya geldiğini göstermesi bakımından dikkate alınabilir. Görsel şiir üzerinde düşünceleri kendi çapında son haddine varmış sağlam düşüncelerdir. Söylenebilir ki kitap yalnızca Âdem Yoksun’un şiir görüşü çerçevesinde incelense ve bunun yanında şiirlerine de bir kazı çalışması düzenlense daha etkili yorumlar ve yahut kazanımlar elde edilmesi muhtemeldir.

     ESERİ YAZARKEN YAŞANAN ARINMA

     Tüm bu yapılan işin yanında, kahramanın eser boyunca süren, fark etmemenin imkânsız olduğu bir duruşu var ki bizim sendrom şeklinde adlandırmamıza ve genellememize neden olan ana çıkış noktamızdır. Âdem Yoksun’un neredeyse eserin iliğine işlemiş, ister kendini beğenmişlik deyin, ister yüksek beklenti deyin, farklı bir tutumu var. Abartının tavan yaptığı bu bölümler Âdem Yoksun’un yıllar boyunca içinde biriktirdiği ezilmişliği, kırgınlığı, yalnızlığı, anlaşılmamış olmasının ne denli büyük olduğunu gösteriyor. Zannediyorum ki ancak bir kısmını alıp dikkatinize sunabildiğim bu durum Yoksun’un eseri yazarken büyük bir patlama ve arınma yaşadığının kanıtı. Tüm bu cümleleri kurarken zaten eseri bitirdikten sonra intihar edeceği gerçeğini düşünmediği söylenemez. Yani anlayacağınız bunların olacağına kendi de inanmıyor. İnandığı tek şey ise, bu eseriyle tüm o şiir tekelini elinde bulunduranların üstünde bir yere çıkmış olduğudur. Buna zaten inanmaktadır fakat bir dosya şeklinde bırakıp intihar edeceği eserinin basılıp okur karşısına çıkıp çıkmayacağını dahi bilmemesine rağmen Nobel ödülüne dahi varan bir öngörü elbet sağlam bir abartının ürünüdür:

     “Anıtsal bir efsaneye dönüştüğümde…”

     “Yapıtım hakkında çıkacak onlarca övgü içeren yazıdan…”

     ”Düşünsenize, ben ilerde Nobel’i -edebiyat ödülünden bahsediyorum, barış ödülünden değil- aldığım zaman, ana haber bültenlerinde gözüktüğümde ne kadar şaşıracak garibanlar.”

     “Ne kadar rahat ve kalemime hâkim olarak yazdığımı tüm objektifliğimle müşahede ettikçe sanatsal üretimlerimdeki verimin gelişimini sevinçle gözlemleyebiliyorum. Yazdıklarımla dünyada geçmişten bugüne kalem oynatmış hiçbir yazarla en ufak benzeşim göstermediğimi elbette siz de fark ettiniz.”

     “Kabul edelim artık, kitabımla şiir dünyasına bomba gibi düşeceğim. Ancak bir şairin şiir serüvenine iyi başlamasındansa iyi bitirmesinin daha önemli olduğuna her zaman inandığımı burada yeri gelmişken ekleyeyim.”

     “Muhteşem yapıtımın meydana getirmesi muhtemel, hatta muhakkak dev yankıları şimdiden önsezi hüviyetinde idrak edebilmek hoş oluyor doğrusu patron.”

     “Tereddüdüm yok, harcadığım emek ve zamanla doğru orantılı olarak, yeteneğim de göz önünde bulundurulduğunda, edebiyat tarihi benim adımı altın harflerle kazıyacaktır şeref defterine.”

     AĞIR VE FARKLI BİR DİL

     Eseri şekil yönünden incelediğimizde ise karşımıza birkaç sorun çıkıyor. Bir tarz olarak Âdem Yoksun’un sahiplendiği ağır bir dil eser boyunca kendini göstermektedir. Ülkede yüzde on beşi dahi bulmayan okuyup düşünen insan sayısından dem vururken bu ağır dili de göz önünde bulundurmuş olacaktır zannediyorum. Eserde geçen Şiirci Amca’nın konuşmalarına dikkat edin mesela, Adem Yoksun’un konuşmalarından bir farkı yok. Kahramanımız büyük bir dikkatle dinlediği Şiirci Amca’nın üslubunu devam ettiriyora benziyor. Eser boyunca paragraf yapılmadan anlatı devam ettirilmiş. Bu durum yer yer sıkıntılara, anlatımda kopukluklara neden olmuş görünüyor. Örneğin:

     “Beyindeki döpamin gibi çeşitli kimyasalların üretimindeki dengesizlik sonucu oluşan düşünsel bozuklukların, belli hormon takviyeleriyle amorti edilebileceğini ileri süren tıp uzmanları ve çeşitli akademisyenlerin, böyle bir uygulamanın estetik fraksiyonları çepeçevre imha edeceğini düşünememesi beni mütemadiyen üzmüştür. Dükkânda televizyon hep açık durur. Sürekli olarak şiir düşünmeye odaklanmış zihnimi ilk başlarda rahatsız etse de zamanla alıştım, hiç duymuyorum bile onun gürültüsünü.”

     “Mümkün olmanın ötesinde geçerlik taşıyan sürrealist korelasyonlar dekoratif amaçlı kullanılmamalı sanat yapıtlarında. Geçenlerde canım biraz meyve çekti. Bizim köşedeki manavdan yarım kilo mandalina, bir kilo elma tarttırdım.”

     Sorun olarak gördüğümüz tüm bu noktalara da cin fikirli müntehir şair Âdem Yoksun’un açıklamasının olmaması beklenemezdi elbet. İlk bölümün sonunda bizim dikkat çektiğimiz birçok yer için geçerli olan açıklamasıyla da bu sorunlara baştan cevap vermiş olmanın huzuruyla gittiğini hissediyor gibiyim: “Postmodern metinleri, eleştirilere karşı dokunulmazlık kazandıran, şık, çelik bir zırh olması hasebiyle seviyorum. Objeye ne kadar odaklanamasan, linguistik hatalar yapsan, daldan dala konsan, anlatımsal kopukluklar yaşasan bile ‘Mevcut tüm kurgu olanaklarından yararlandım.’ deyip, işin içinden sıyrılma imkânı veriyor biz sanatçılara.”

     Son olarak eserde şöyle bir söz geçiyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin, ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.” Denenmemiş bir şeyi deneyerek Âdem Yoksun özelinde Polat Onat’ın önemli bir iş yaptığını düşünüyorum. Aynilikten tıkanan edebiyat ve şiir ortamına bu eser ile farklı bir açılım getirmiştir. Bir okur olarak tebrik ederim.

     Abdulkadir AKDEMİR

23 Temmuz 2013 Salı

Turkish Poetry Today'de Yer Alan Beş Şiirimden Biri: Kulübe

Turkish Poetry Today 2013 Dergisi'nde, Nesrin Eruysal ve Ken Fifer'ın, 2009 yılında Mühür Kitaplığı'nca yayımlanan "Son" kitabımın içinden seçerek İngilizceye çevirdiği beş şiirim yer aldı:

1) Deniz (The Sea)
2) Kulübe (The Hut)
3) Yol (The Road)
4) Son (The End)
5) Issızlık (Desolation)  

Bu seçilen şiirlerden birini burada paylaşıyorum:
   
KULÜBE
  
dağılır kâğıdın sanki üstünde mürekkep
ay ışığında derinleşen orman hoş kasvetli
kar ve tipinin içine saklanmış yarısı gecenin
bildiğimiz kulübe sıcaklığının buruk dingin hazzı
karnım tok elimde demli çay şiirleri ve zaman
şömine çıtırdar yanımda melek küçücük meryem
sevgilim teselliye ihtiyacı yoktur hayallerin.

Polat ONAT



THE HUT

ink disperses as it touches paper
gloomy forests branch in moonlight
night’s other half hides in snow and blizzard
bitter and serene like the pleasures of our hut
I’m not hungry tea poems well-steeped time on my hands
fire crackles in the fireplace Mary my little angel with me
listen to me our dreams don’t need to be our consolations.



POLAT ONAT
Translated by Nesrin Eruysal & Ken Fifer


21 Temmuz 2013 Pazar

Ömür Dediğin: Bursa'daki Anneannemle Röportajım (VİDEO)

Anneannemle yaptığım röportajda sorduğum sorular:

1) Çocukluğun nasıl geçti, anlatır mısın?
2) Çocukken hangi oyunları oynardınız?
3) Okula gider miydiniz?
4) Kardeşlerinle aranız nasıldı?
5) Evde nasıl vakit geçirirdiniz?
6) Annen baban size nasıl davranırdı?
7) En çok hangi yemekleri yerdiniz?
8) Eskiden komşuluk ilişkileri nasıldı?
9) Babanla annen nasıl tanışmışlar?