Abdulkadir Akdemir
ŞİİRİN MÜNTEHİR PRENSİ
veya
ÂDEM YOKSUN SENDROMU
Kitabın tam
olarak ismi: “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” Kitabın
hangi türde yazılmış olduğunu kestirmek ziyadesiyle güç. Hangi kriterlere göre
değerlendirsek diğer yönü eksik kalacak biliyorum. Kitabın arka kapak yazısında
da bundan dem vurulmuş:
"Bu kitap acaba ne? Monolog
tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikâye mi? İronik bir postmodern kısa roman mı? Mükemmel
imgelerin billurlaştığı bir şiir dosyası mı? Manifestovari bir poetik metin
çalışması mı? Dramatik bir intihar mektubu mu? Spesifik bir novella denemesi
mi? Ben, bunların hepsi de doğru, demeyi tercih ederim. Ama son kararı her
zaman olduğu gibi yine siz vereceksiniz. Evet siz."
Kitabı bu şekilde okuyucuya tanıtmak
aslında bir yerde risk gibi duruyor. Ne olduğunu bilmediği bir esere esas
okuyucu temkinli yaklaşacaktır. İşin ucunda beklentiyi karşılama, arayışa çare
olma meselesi yatıyorsa bu gerçekten büyük bir sorundur.
Burada şunu
üstüne basarak, altını çizerek söylemekte fayda var ki, bu kitap son yılların
önemli yayınlarından biri. Birçok özelliği bakımından öne çıkan, fark edilmeyi
bekleyen bir kitap. Bu kitabı ne için okuduğunuz bitirip bitirememeniz
açısından başat faktör olacak. Örnek verecek olursam kitabı ilk kez okumaya
başladığımda poetik çıkarımlarda bulunmak amacındaydım. Güç bela elli sayfa
okuyabildim, daha fazlasına zorlayamadım kendimi.
Kitap bir bileşke
aslında. Âdem Yoksun ve psikolojisi etrafında dönen, daha çok şiir üzerine
düşüncelerinden, hayallerinden oluşan bir bileşke. Poetik anlamda fazla ciddiye
alarak kitaba başlamanın sorun olacağını söylemek lazım. Bunu bizden isteyen
aslında kahramanımızın kendisidir: “Bizi gereğinden çok ciddiye alan
insanlarla, hiç ciddiye almayan insanlar arasında yalpalamak ne kadar zordur
bir bilseniz. Yaptığım işi değerlendirmek yerine beni bir yerlere
konumlandırmaya çalışan zihniyetten epey bunaldım.”
Bunun yanında her
ne kadar fazlasıyla öznel olsa da yaşadığı günün edebiyat ve şiir ortamının
fotoğrafını çekmesi açısından önemli bir tarafı da var kitabın: “Sorarım size;
görkemli olma derdini varoluş gayesi olarak sevinçle açımlayan kof dizeler ne
zamana kadar dergilerde baş tacı edilmeye devam edecek? Bu trajik çağrışımlar
uyandıran ve irrite edici soru, kimi editörlerimizin gelişimini tamamlayamamış
ama körpeliğini de muhafaza etmeyen beyinlerinde yankılanmadıkça, gittikçe
büyüdüğünü sandığımız şiirimizin kurtulamayacağını artık idrak edelim beyler!”
Bu yaklaşımıyla
günümüz dergiciliği üzerinden yapılan tartışmaların düğümlendiği noktaya parmak
basmaktadır ve kendince buna neden olanları da ağır bir şekilde
eleştirmektedir: “Editörler de dergi sayfalarını çürük çarık şiirimsilerle
doldurup, okurun birikim ve estetik beğenisiyle alay etmiyor mu?”
Kahramanımız,
sahip olduğu özgüvende sınır tanımıyor. Yegâne varlığı olan şiir üzerine
oynandığını düşündüğü oyunları bozmak adına bileyliyor kalemini: “Kaç taneniz
bir araya gelseniz benim uluslar arası dehamla rekabete biraz olsun
yaklaşabilirsiniz ey edebiyat dolandırıcıları, ey şiir simsarları! Üçünüz mü,
beşiniz mi, sekiziniz mi? Elbette olmaz. Siz hepiniz ben tek!”
Kitap Zamanı’nda Serdar Çelik “Bir
Berberin Manifestosu” yazısında kitabın zemini hakkında gerekli açıklamalar ve
çıkarımlarda bulunmuş: “Yazarın metin boyunca, karakteri Âdem Yoksun üzerinden
bir sanat anlayışı geliştirdiğini, bu durumun da metnin arkaik yapısını
eleştirel bir zemine doğru kaydırdığını görüyoruz. Nitekim yazarın ortaya
koyduğu eleştirel sanat anlayışı, gücünü postmodern durumdan aldıktan sonra
gizliden gizliye bir melez manifestoya dönüşüyor. Yazar, ruhsal sorunları olan
biri üzerinden bunu yapıyor olması metnin gücünü artırdığı gibi
eleştirilebilirliğini de ortadan kaldırıyor. Yazarın karakterine yüklediği
kendilik, yalnızlık, küskünlük, delilik hali bu melez manifestoyu tamamlıyor
gibi.”
Ben esere daha
çok kahramanımız Adem Yoksun ve Adem Yoksun’laşan günümüz şairleri üzerinden
bakmayı deneyeceğim. Buna da bir Adem Yoksun Sendromu olarak bakmak, bunu böyle
adlandırmak yeni bir kazanım olarak görülebilir. Kısaca eser ve içeriğe geçelim:
İLKOKUL ÜÇTEN BERİ ŞİİR YAZAN BİR ŞAİR
Adem Yoksun adında gözlerden uzak
bir taşra kasabasında berberlik yapan, kendi halinde bir berberin hikayesi
dersek, başlangıç için yanlış olmayacak zannediyorum. Yoksun, ilkokul üçten
beri şiir yazan, şiir üzerine düşünen adeta şiiri yaşayan biridir kendi
deyimiyle. Hatta şiirlerin bulunduğu ikinci bölümde ilkokul üçte yazdığını
söylediği şiir dikkate değerdir. “Başarmak” adlı şiiri burada paylaşmak
istiyorum:
BAŞARMAK
kendi kendime uğraşırsan
kimseye karışmazsam
sessiz sakin olursam
büyüklerimi dinlersem
küçüklerimi seversem
ödevlerimi yaparsam
hedeflerime inanırsam
başarmak o kadar da zor değil
herkesi her konuda geçerim şüphesiz
Allah beni Adem Yoksun olmam için yarattı.
ÂDEM YOKSUN
İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir
Kitabı ve Önsözü,
Sayfa: 128
Burada fark ettiğimiz ve eserin
geneline yayılan bir durum var ki o da Âdem Yoksun’un ilkokul sıralarından beri
içinde bulunduğu birilerini geçme ve tek olma hissidir. “Hepimiz birer kum
tanesiyiz ve tek ereğimiz diğer kum taneciklerinden daha iri ve fark edilebilir
olabilmek.” sözü ile de durumu açık ederek beklentisini de aslında okur
nezdinde hissettirmekten çekinmez. Bu amansız beklenti sonuç olarak bir çıkışa
varamadığı için belki de Âdem Yoksun öldürülür. İntihar ettiği söylenmesine
rağmen birçok faktörün etkili olduğu bir toplumsal azmettiricilik cümlelerde
kendini gösteriyor. Yalnız bırakılan ve hatta kimsesizleştirilen, anlaşılmayan
bir birey olarak yaşamıştır. “Öncelikle bu tuhaf, tuhaf olduğu kadar sıradan,
bir o kadar gereksiz algılanabilecek, dahası saçma damgasını yeme ihtimali de
olan çalışmama başlarken, kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız
hissettiğimi belirtmek isterim.”diyerek yazmaya başlaması gelebilecek tepkileri
önlemekten çok olabilecekleri önceden, öncekilerden dolayı bilmek şeklinde
düşünülebilir. Adem Yoksun, psikolojik özellikleri bakımından günümüz
şartlarında kendi kabuğunda, şartlara alışmış veya alıştırılmış, ortamda
kamufle olmuş gerçek, karşılığı olan evrensel bir tiptir. O nedenle onun
üzerinden kurulan hayat da bir o kadar ilginç ve bir o kadar anlaşılabilir
olmuştur.
ÖZGÜVENİ
YÜKSEK BİR KAHRAMAN
Eserin sahip olduğu bu yaşama
yakınlık özelliğini biraz daha açmaya çalışacağım ancak bunu sağlarken Âdem
Yoksun’un kullandığı dile dikkat çekmek gerekir. “Böylesine samimiyetin hâkim
olduğu bir metinde” okuyucuya kullanılan tabirler de çoğu sefer farklı ve daha
önce rastlamadığımız türdendir. Okuruna: “ kanka, beyler, arkadaşlar, birader,
abi, yeğen, dostlar, kardeşlerim, cancağızım, patron vb.” şeklinde hitap
etmekte mahsur görmeyen, fazlasıyla samimi ve özgüveni yüksek bir kahraman
duruyor karşımızda. Bu dil ile sokaktan, bizden biri olduğu izlenimi mi
verilmek isteniyor tam olarak çözmek zor fakat şunu söylemek lazım bu tabirleri
kullanmak kahramanımız için müthiş bir ihtiyaçtır çünkü yalnız biri olarak
böyle seslenebileceği, hiç göremeyeceği okurlarından başka kimse yoktur:
“Kasabamızdaki en kırılmış kalp bana ait. Kimse bilmez. İşte bu yüzden böyle
deha düzeyinde bir şair kimliğini kaparo olarak enterese ettim.”söylemiyle
aslında şairliğin bu durumun bir sonucu olduğunu da okura göstermektedir.
“Her gün sabah ayazında kalkıp,
hayatımın gerçek mi yoksa bir kâbus mu olduğunu düşünerek başlıyorum
mesaime.” şeklinde, içinde taşıdığı sıkıntıyla yaşamaya çalışan esaslı bir
psikolojik vaka var karşımızda ki hava almak için dahi yaptığı rutin yürüyüşler
sadece salondan koridora doğrudur. Buna rağmen şaşırdığımız şey bu küçük
dünyasında kendini iyi yetiştirmiş bir şair olmasıdır. Şair olma meselesine de
çok farklı bakar. Boş zamanlarında şiir yazdığını söyleyen, basit düşünen
şairimsilere de bindirmelerde bulunur:
“Benim mesleğim
belli, çekirdekten şairim. Berberliği ek iş olarak görüyorum ancak bundan şikâyetçi
değilim.”
“Sorun da bu noktada şairin
kapsadığı toplumsal rolleri yeterince içselleştiremeden ürettiği yapıtın ana
arterlerine coşkuyla ve kurtarıcı edasıyla soyut kavramları boca etmesinden
kaynaklanıyor.”
“Zor olan şiir
yazabilmek değil, hayatın içindeki şiiri görebilmektir.”
“Şiir sizin
ayağınıza gelmez, siz ona gitmelisiniz, soğukta, uykusuz, sabırlı.”
şeklinde ifade ettiği sağlam poetik argümanlarının olduğunu
söylemek lazım Adem Yoksun’un. Şiir üzerine bunca düşünmenin sağlam sonuçları
olmuştur. Gördüğü rüyalar bile sonuç olarak şiire çıkmaktadır. Sonradan kâbusa
dönüşen bir rüyasında gördüğü aslana şiir hakkında verdiği cevaplar da
oluşturduğu sistemin belli bir aşamaya geldiğini göstermesi bakımından dikkate
alınabilir. Görsel şiir üzerinde düşünceleri kendi çapında son haddine varmış
sağlam düşüncelerdir. Söylenebilir ki kitap yalnızca Âdem Yoksun’un şiir görüşü
çerçevesinde incelense ve bunun yanında şiirlerine de bir kazı çalışması
düzenlense daha etkili yorumlar ve yahut kazanımlar elde edilmesi muhtemeldir.
ESERİ
YAZARKEN YAŞANAN ARINMA
Tüm bu yapılan işin yanında,
kahramanın eser boyunca süren, fark etmemenin imkânsız olduğu bir duruşu var ki
bizim sendrom şeklinde adlandırmamıza ve genellememize neden olan ana çıkış
noktamızdır. Âdem Yoksun’un neredeyse eserin iliğine işlemiş, ister kendini beğenmişlik
deyin, ister yüksek beklenti deyin, farklı bir tutumu var. Abartının tavan
yaptığı bu bölümler Âdem Yoksun’un yıllar boyunca içinde biriktirdiği
ezilmişliği, kırgınlığı, yalnızlığı, anlaşılmamış olmasının ne denli büyük
olduğunu gösteriyor. Zannediyorum ki ancak bir kısmını alıp dikkatinize
sunabildiğim bu durum Yoksun’un eseri yazarken büyük bir patlama ve arınma
yaşadığının kanıtı. Tüm bu cümleleri kurarken zaten eseri bitirdikten sonra
intihar edeceği gerçeğini düşünmediği söylenemez. Yani anlayacağınız bunların
olacağına kendi de inanmıyor. İnandığı tek şey ise, bu eseriyle tüm o şiir
tekelini elinde bulunduranların üstünde bir yere çıkmış olduğudur. Buna zaten
inanmaktadır fakat bir dosya şeklinde bırakıp intihar edeceği eserinin basılıp
okur karşısına çıkıp çıkmayacağını dahi bilmemesine rağmen Nobel ödülüne dahi
varan bir öngörü elbet sağlam bir abartının ürünüdür:
“Anıtsal bir efsaneye dönüştüğümde…”
“Yapıtım hakkında çıkacak onlarca
övgü içeren yazıdan…”
”Düşünsenize, ben ilerde Nobel’i -edebiyat
ödülünden bahsediyorum, barış ödülünden değil- aldığım zaman, ana haber
bültenlerinde gözüktüğümde ne kadar şaşıracak garibanlar.”
“Ne kadar rahat ve kalemime hâkim
olarak yazdığımı tüm objektifliğimle müşahede ettikçe sanatsal üretimlerimdeki
verimin gelişimini sevinçle gözlemleyebiliyorum. Yazdıklarımla dünyada
geçmişten bugüne kalem oynatmış hiçbir yazarla en ufak benzeşim göstermediğimi
elbette siz de fark ettiniz.”
“Kabul edelim artık, kitabımla şiir
dünyasına bomba gibi düşeceğim. Ancak bir şairin şiir serüvenine iyi
başlamasındansa iyi bitirmesinin daha önemli olduğuna her zaman inandığımı
burada yeri gelmişken ekleyeyim.”
“Muhteşem yapıtımın meydana
getirmesi muhtemel, hatta muhakkak dev yankıları şimdiden önsezi hüviyetinde
idrak edebilmek hoş oluyor doğrusu patron.”
“Tereddüdüm yok, harcadığım emek ve
zamanla doğru orantılı olarak, yeteneğim de göz önünde bulundurulduğunda,
edebiyat tarihi benim adımı altın harflerle kazıyacaktır şeref defterine.”
AĞIR
VE FARKLI BİR DİL
Eseri şekil yönünden incelediğimizde
ise karşımıza birkaç sorun çıkıyor. Bir tarz olarak Âdem Yoksun’un sahiplendiği
ağır bir dil eser boyunca kendini göstermektedir. Ülkede yüzde on beşi dahi
bulmayan okuyup düşünen insan sayısından dem vururken bu ağır dili de göz
önünde bulundurmuş olacaktır zannediyorum. Eserde geçen Şiirci Amca’nın
konuşmalarına dikkat edin mesela, Adem Yoksun’un konuşmalarından bir farkı yok.
Kahramanımız büyük bir dikkatle dinlediği Şiirci Amca’nın üslubunu devam
ettiriyora benziyor. Eser boyunca paragraf yapılmadan anlatı devam ettirilmiş.
Bu durum yer yer sıkıntılara, anlatımda kopukluklara neden olmuş görünüyor.
Örneğin:
“Beyindeki döpamin gibi çeşitli
kimyasalların üretimindeki dengesizlik sonucu oluşan düşünsel bozuklukların,
belli hormon takviyeleriyle amorti edilebileceğini ileri süren tıp uzmanları ve
çeşitli akademisyenlerin, böyle bir uygulamanın estetik fraksiyonları çepeçevre
imha edeceğini düşünememesi beni mütemadiyen üzmüştür. Dükkânda televizyon hep
açık durur. Sürekli olarak şiir düşünmeye odaklanmış zihnimi ilk başlarda rahatsız
etse de zamanla alıştım, hiç duymuyorum bile onun gürültüsünü.”
“Mümkün olmanın ötesinde geçerlik
taşıyan sürrealist korelasyonlar dekoratif amaçlı kullanılmamalı sanat
yapıtlarında. Geçenlerde canım biraz meyve çekti. Bizim köşedeki manavdan yarım
kilo mandalina, bir kilo elma tarttırdım.”
Sorun olarak gördüğümüz tüm bu
noktalara da cin fikirli müntehir şair Âdem Yoksun’un açıklamasının olmaması
beklenemezdi elbet. İlk bölümün sonunda bizim dikkat çektiğimiz birçok yer için
geçerli olan açıklamasıyla da bu sorunlara baştan cevap vermiş olmanın
huzuruyla gittiğini hissediyor gibiyim: “Postmodern metinleri, eleştirilere
karşı dokunulmazlık kazandıran, şık, çelik bir zırh olması hasebiyle seviyorum.
Objeye ne kadar odaklanamasan, linguistik hatalar yapsan, daldan dala konsan,
anlatımsal kopukluklar yaşasan bile ‘Mevcut tüm kurgu olanaklarından
yararlandım.’ deyip, işin içinden sıyrılma imkânı veriyor biz sanatçılara.”
Son olarak eserde şöyle bir söz
geçiyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir
şeyi denersin, ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.” Denenmemiş
bir şeyi deneyerek Âdem Yoksun özelinde Polat Onat’ın önemli bir iş yaptığını
düşünüyorum. Aynilikten tıkanan edebiyat ve şiir ortamına bu eser ile farklı
bir açılım getirmiştir. Bir okur olarak tebrik ederim.
Abdulkadir AKDEMİR