Bursa'da Çekirge'den Altıparmak'a doğru çıkarken, sağ tarafta kalan bu güzel müze mutlaka gezilmesi, görülmesi gereken hoş bir mekan. Dizaynı, mimarisi çok mükemmel, içeriği zengin. Tavsiye ederim.
9 Şubat 2013 Cumartesi
27 Ocak 2013 Pazar
25 Ocak 2013 Cuma
Şair Âdem Yoksun'un Özgeçmişi ve En Beğendiğim Şiiri: Gezinti
ÂDEM YOKSUN (1972 – 2010)
1972 yılında Nevşehir’in
Kozaklı ilçesine bağlı Yunak kasabasında çiftçi bir babanın ve ev hanımı bir
annenin üç çocuğunun ikincisi olarak dünyaya geldi.
İlk ve ortaokulu
aynı yerde tamamladı. Lise öğrenimine yatılı olarak Çankırı Korgun Endüstri
Meslek Lisesi’nde başladıysa da bitirmeyip kasabasına geri döndü.
Askerlik
görevini Ağrı Patnos’taki Üçüncü Mekanize Tugayı’nda yaptı. Uzun dönem
askerliğinin ardından, yaşadığı Yunak kasabasında berber esnafı olarak meslek
hayatına atıldı.
Sonraki yıllarda
yoğun bir okuma ve yazma süreci geçirerek Kozaklı’nın Sesi, Nevşehir Hâkimiyet,
İç Anadolu Haber gibi birçok seçkin yerel gazetede şiirlerini yayımladı.
2010 yılında
belirlenemeyen bir nedenle kendi yaşamına son verdi.
***
GEZİNTİ
kırık çit
taşlar
ilerde tepe
gri bulut birikintileri
birkaç ağaç
çeşme ve yalağı
köhne ağıl
kuyu
uzak tüten bacalar
süzülerek uçuşan kuş gölgeleri
bodur cılız çalılık
ufukta yüce dağ
çürüyen sararmış yapraklar
dünya.
ÂDEM YOKSUN
Beşinci Mevsim Bahardır (Sümeyye Fırat)
BEŞİNCİ MEVSİM BAHARDIR
Bir tohum düşüyor
toprağa, ihtişamlı bir ağacı içinde barındıran bir tohum... Bir güneş doğuyor,
sarp kayaların ardından, göz kamaştırıcı. Bir kan pıhtısı düşüyor ana rahmine, ne olacağı muamma bir kan pıhtısı... Neleri
barındırıyor kainat içinde, ne muhteşem bir sistem, ne akıl almaz bir nizam
böyle ,bir fidan misali yetişmeyi, beslenmeyi temenni ediyor gençlik...
Dört mevsimin baharı oluyor, koca bir ömrün ab-ı hayatı, yok
olan bir asrın vuslatı, özlemi oluyor... Kimi zaman kalbin ücra yerinden yükselen bir sızı oluyor. Ya da ciğerlere
işleyen bir vaveyla...
Ve gençlik... Uzun sandığımız bir o kadar kısa yolculuk... Öyle bir rüzgar ki poyraz misali sert ve hırçın, bazen de samyeli gibi
sıcak ve şefkatli. Patikalı bir yolun tatlı esintisi meltemi... Öyle bir fener ki ışığı hiç sönmeyen, aydınlatabilene engin bir derya... Firdevsi diyor ya: "Gençlik bahar, ihtiyarlık
kışa benzer. Öyle bir kış ki arkasından bahar gelmeyecek!"
Bahara hasret
duymamaktır, her mevsimi bahar
yaşamaktır aslında gençliği dirilten... Öyle yaşamak ki, seneler takvim
yaprakları misali biriktiğinde ’keşke’lerle değil ‘iyi ki’lerle maziyi
anacak. Tebessümler diriltecek yıllar
sonra çizgiler düşen yüzleri... Öyle yaşanacak ki yıllar dolu dolu,
albümler gözleri yaşarttığında, can
verecek, iksiri olacak gelecek nesillerin. Ömrün en güzel sermayesi olacak, bitmeyen, tükenmeyen bir sermaye...
Öyle bir coşacak ki ırmak misali, kendi yurdundan taşan,
başka milletlere akan, zulmün haykıran sesi, hakikate alkış tutan...
Üstat Necip Fazıl
diyor ya, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü
keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası
bir gençlik... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine,
diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik... Nasıl da
vecde kaldırıyor bu dizeler uyuyan yürekleri değil mi? Nasıl da şahlandırıyor
yürüyen ölüleri... Bir çağrı geliyor diriltmek için nesli... Nasıl bir gençlik
diyor peki?
Öyle bir gençlik ki, zulme uğrayan kardeşine inen silleyi
suratında hissetmek... Somali'de,
Cezayir'de, Suriye'de takatsiz kalan bedenlerle yekvücut olmak. Bir tas çorba olmak Afrika'da ölüme
ramak kala çocuğa. Arakan'da yağan bir damla yağmur, çatlayan dudaklarına bir
yudum su olmak sabinin. Merhamet
olmak... Adalet olmak 'Ömer' gibi, ‘Ali’ olmak kılıç misali zulme… Bilal gibi yanık bir ezan sesi olmak,
inletmek arşı alayı...
Hani Muhamedün Resulallah deyince, kesiliyordu
ya nefesi, düşüyordu ya dizlerinin üzerine... Titrek bir ses olmak Bilal
gibi... Ve yine bir gün oturmuş bir köşede ağlıyordu Bilal, Allahın peygamberi
sordu: "Ey Bilal, seni böylesine
ağlatan sebep nedir?" "Ey Allah'ın Resulu, öyle üzülüyorum ki, ben öldükten sonra, arkamdan fatiha okuyacak
bir çocuğum yok." Bunun üzerine şefkat peygamberi cevap veriyordu: "Üzülme
Bilal, benim ümmetim her ezan sesini duyduğunda sana bir fatiha
gönderecektir." İşte, bizi görmeden bize kefil olan Resule layık bir ümmet
olmak...
Meryem olmak... İffet kokmak buram buram, küfre kalkan
olurken arsıza dilsiz olmak, Meryem olmak kirlenen, örselenen dünyalara. Sümeyye'ye Yasir olup şehadet
kürsüsüne oturmak...
Biraz da Furkan
olmak Mavi Marmara da! Annem mi, şehadet mi
demişti ya ikisi de ne tatlı yarab! Ve Anne şehadet daha tatlı geliyor
affet, demişti ardından. Furkan gibi şehadet marşı olmak sinelerde...
Kimi zaman
yanmak Mevlana gibi Şems'e, yandıkça hayat bulmak, dirilmek... Aşığına maşuk olmak, püryan olmak
sevdasına... Ve Akif olmak Asım'ın nesline!
Diyordu Akif;
Asımın
Nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek
İşte çiğnetmedi namusunu
çiğnetmeyecek
Şüheda
gövdesi bir baksana dağlar ,taşlar.
O rüku
olmasa dünya da eğilmez başlar.
Akif diyorsa bize ne hacet bir tek rüku da eğilsin başlarımız... Eğmeyelim başlarımızı, eğdirmeyelim, dik dursun her daim... Gökyüzünü selamlar,
bulutları kucaklar gibi...
Bizler ki Kanuni'nin, Akif’in, Necip Fazıl’ın büyüttüğü bir nesil, bizler ki Çanakkale'de
destan yazan, kınalı Mehmetlerini vatana kurban olsunlar diye, ellerine kına
yakıp savaşa yollayan anaların nesli... Kar, kış, kıyamet demeden Sarıkamış'ta 125
bin askerin, şehadet uykusunu uyudukları ecdadın nesliyiz… Bizler Asım'ın
nesliyiz!
Kolay değil destan olmak, kolay değil tarih yazıp sinelere dokunmak. Lakin
izlerini sürmek adına bizimde umutlarımız var. Gelecek vadecek yarınlarımız,
hak uğruna evlatlarını şehadete yollayacak
analarımız var. Zulme uğrayan her
millete biz de buradayız, diyecek yüreklerimiz var! Aşık Veysel misali
inleyen sazlarımız, candan çıkacak nidalarımız var.
Dört mevsimde hazan
yoktur bizim için, beşinci mevsimi de bahar yapacak iklimlerimiz var! Yarınlar
bizimse şayet, yarınlara demet demet, her dem taze güllerimiz var... Vakit durma vakti değildir ey
yolcu! Nefesimiz yetene kadar hakka koşacak sinelerimiz var! Umuda çelme
takmasın yarınlar, katran gecelerden sonra doğacak güneşlerimiz var... Kaldırın
bedbaht cümleleri sandıklara, kilitleri okyanuslara gömülü yüreklerimiz var!
Musalla taşına
erteleme günahlarını, gözyaşlarımızın şahitlik edeceği veballerimiz var! Eğreti
kalır tüm temenniler onsuz, yolsuz mu kaldım,rehbersiz mi kaldım diyorsun.
Kalk
ey yolcu yolsuza yol olacak, Muhammed
Mustafa’mız var...
SÜMEYYE FIRAT
SABAHATTİN ZAİM ÜNİVERSİTESİ
PDR 2.SINIF
20 Ocak 2013 Pazar
17 Ocak 2013 Perşembe
Serdar Çelik ile Röportaj (Tam Metin)
BİR EDEBÎ OYUN MU, VEDA MEKTUBU MU?
Serdar Çelik / 13 Ocak 2013
SERDAR ÇELİK: Âdem Yoksun
metnin bir yerinde şöyle bir cümle kurar: “Zor olan şiir yazabilmek değil,
hayatın içindeki şiiri görebilmektir.”
Ardından da Türk Şiiri’nde “kaybeden tripleri takınmış yazarlar” diye
ironiyle yaklaştığı ve daha çok bağlamına İkinci Yeni’yi oturttuğu estetiksel
bir yaklaşımdan bahseder. “Estetiksel biçemlerin kanserojen öğeler eklenmek
suretiyle lineer hale getirilmesi” diye de özetlediği düşüncenin ne olduğunu
biraz açıklayabilir misiniz?
POLAT ONAT: Öncelikle bu ilginç
sorunuzun asli muhatabının ben değil Âdem Yoksun olduğunu ifade ederek “İntihar
Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” (Komşu Yayınları – 2012) adlı
yapıtın paradoksal ve kaotik yapısına vurgu yapmak istiyorum müsaadeniz olursa.
Açıklamamı istediğiniz hususun giriftliğini göz önüne alarak, bahsi geçen kitapta
kendine yer bulan poetik argümanların belirli bir kısmını düşünsel ve ilkesel
bazda bütünüyle tasvip edemediğimi, dolayısıyla samimiyetle savunamayacağımı
belirtirsem, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek kertede net bir tavır ortaya
koymuş olacağım kanısındayım.
SERDAR ÇELİK: Kitabınız
için; ‘şunu yazmış’ demek gibi net bir ifade kullanmak, romanın yazılış
biçimine aykırı gibime geliyor. Nitekim
bu düşünce metnin yaslandığı ana izlek açısından Postmodern bir yapıt olduğu
düşüncesini akla getiriyor. Metninizi Postmodern
bir metin olarak düşünüyor musunuz?
POLAT ONAT: Metni Postmodern bir
yapıt olarak tanımlamam durumunda metnin Postmodern yapısına aykırı bir
yaftalamaya girişmekten ciddi manada çekindiğimi samimiyetle belirtmeliyim.
Sanatın tüm dallarında ama özellikle edebiyat alanında tanımlama ve
sınıflandırma gibi sınırlayıcı olması muhtemel ögelerin gittikçe geçersizlik
kazanacağına, silikleşeceğine, kategorizasyonların tümüyle demode olacağına
inandığım devirlere girmeye başladığımızı düşündüğümü söylersem, bu düpedüz
safdillik mi olur, bilemiyorum.
SERDAR ÇELİK: Türk
edebiyatından metninize akrabalık edeceğini düşündüğünüz bir yapıt var mı?
POLAT ONAT: Görece olarak iyi bir
okur olduğum varsayımıyla hareket ederek, edebiyatımız içinde üslup ve kurgu bağlamında
kitabımla benzeşim gösteren bir yapıta şimdiye dek rastlayamadığımı içtenlikle
ifade edebilirim. Ama madem lafı açıldı, neden gizleyeyim: Literatürde “Sokal
Vakası” olarak anılan, bilim çevrelerinde önemli sansasyonlara sebep olmuş
entelektüel skandalın farklı bir versiyonunu, dar çerçevede edebiyat ve şiir
özelinde gerçekleştirebilme çabasının bir ürünü olarak da okunabilir “İntihar Etmiş
Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”.
SERDAR ÇELİK: Kitabın
arkaik yapısına bakınca, Dil felsefesi, Yapısalcılık, Antropoloji, Marksizm ve daha
adını sayamadığım bir dizi temel disiplinle bir şekilde hesaplaştığı izlenimini
veriyor. Âdem Yoksun’un yaşadığı çağla
alıp veremediği ne olabilir?
POLAT
ONAT: Ben
burada ne desem, ne söylesem eksik kalacak. Âdem’i tanımak ve tanımlamak için yazdığı
şiir kitabını ve önsözünü dikkatle okumak kesin bir zorunluluk içeriyor. Âdem
Yoksun kendine has, takıntılı, tuhaf ve eksantrik bir kişiliğe sahip. Edebiyat
dünyasındaki klasikleşmiş örneklerden benzetme yapmam gerekirse, karakter
bazında; Kâtip Bartleby, Yabancı, Düşüş, Yeraltından Notlar, Bir Delinin Hatıra
Defteri, Aylak Adam, Cyrano De Bergerac, Amok Koşucusu, Genç Werther'in
Acıları, Martin Eden, Bitik Adam, Tutunamayanlar, Anayurt Oteli, Beyaz Geceler vb.
gibi unutulmaz yapıtlardaki kahramanlarla bazı yönlerden benzeştiğini
söyleyebilmek mümkün. Bana kalırsa Âdem Yoksun kendini fazlaca kasmış, oldukça
gergin birisi. Zihnini gereğinden çok yormuş, hayatı olduğu gibi ele almamış,
olması gerektiği gibi de yaşayamamış, çağın gereksindiği vurdumduymazlığı
bünyesinde bulunduramamış, dolayısıyla kendisi dahil hiç kimseyi gereğince
tanıyamamış, hiç kimse ile biraz olsun yakınlaşamamış, sonuçta da, böylesine
hilkat garibesi bir metni geride bırakıp, kendi isteğiyle çekip gitmiş öteki
dünyaya. Ama hayat biz yaşayanlar için devam ediyor, olan olmuş artık, ölenle
ölünmez ki, artık rahmetli berber - şair Âdem Yoksun için üzülmekten ve dua
etmekten başka yapacak hiçbir şey yok! Kendi açılarından haklı olarak birçok
arkadaşım bana soruyor: “Âdem Yoksun gerçekten yaşadı mı?” diyerek. Bence bu soru
ve cevabı kesinlikle hiçbir önem taşımıyor, taşımamalı. Çünkü nihayetinde, önemli
olan tek şey yazar değil metin, şair değil şiirdir.
SERDAR ÇELİK: Kayboluş, yalnızlık, şizofreni gibi yaşadığımız çağın belki
de kaderi sayılan ve bir tür delilik haliyle metinde kendisine yer bulan
olgular hakkında ne söylemek istersiniz?
POLAT ONAT: Sözünü ettiğiniz
olgular, bahsettiğiniz gibi, yaşadığımız sanallığa doğru hızla evrilen, gerçekliğinin
derinlemesine irdelenmesinin zorunluluk haline geldiği, kaos çağında, bütünüyle
hayatı kapsayan bir yoğunluğa ulaştıysa da, ta ilk çağlardan beri varoluş
sancılarını harmanlayarak, tümüyle evrenselliğe bürünmüş halde varlığını sürdüregelmiştir.
Kayboluş, yalnızlık, şizofreni, aşk, ölüm, sonsuzluk vb. kavramların sanatı,
edebiyatı, şiiri besleyen ana kaynaklar olduğu; ticari değil, hakiki sanatın da
bütün dallarıyla bu ve benzeri kadim kavramları sorgulamayı, didiklemeyi başat
amaç olarak kabul ettiği kanaatindeyim. Nihai sonuca ulaşamayacak, net bir
cevabı bulunamayacak soruları her zaman sevdim.
SERDAR ÇELİK: Daha önce
iki şiir kitabıyla okurun karşısına çıkmıştınız, sizi böylesi melez
sayılabilecek bu metne yönlendiren düşünce neydi?
KÜLTÜR SANAT SAYFASI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















