9 Şubat 2013 Cumartesi

Bursa Ormancılık Müzesi


Bursa'da Çekirge'den Altıparmak'a doğru çıkarken, sağ tarafta kalan bu güzel müze mutlaka gezilmesi, görülmesi gereken hoş bir mekan. Dizaynı, mimarisi çok mükemmel, içeriği zengin. Tavsiye ederim.


















25 Ocak 2013 Cuma

Şair Âdem Yoksun'un Özgeçmişi ve En Beğendiğim Şiiri: Gezinti


ÂDEM YOKSUN (1972 – 2010)

1972 yılında Nevşehir’in Kozaklı ilçesine bağlı Yunak kasabasında çiftçi bir babanın ve ev hanımı bir annenin üç çocuğunun ikincisi olarak dünyaya geldi.

İlk ve ortaokulu aynı yerde tamamladı. Lise öğrenimine yatılı olarak Çankırı Korgun Endüstri Meslek Lisesi’nde başladıysa da bitirmeyip kasabasına geri döndü.

Askerlik görevini Ağrı Patnos’taki Üçüncü Mekanize Tugayı’nda yaptı. Uzun dönem askerliğinin ardından, yaşadığı Yunak kasabasında berber esnafı olarak meslek hayatına atıldı.

Sonraki yıllarda yoğun bir okuma ve yazma süreci geçirerek Kozaklı’nın Sesi, Nevşehir Hâkimiyet, İç Anadolu Haber gibi birçok seçkin yerel gazetede şiirlerini yayımladı.

2010 yılında belirlenemeyen bir nedenle kendi yaşamına son verdi.
*** 



GEZİNTİ

kırık çit

taşlar

ilerde tepe

gri bulut birikintileri

birkaç ağaç

çeşme ve yalağı

köhne ağıl

kuyu

uzak tüten bacalar

süzülerek uçuşan kuş gölgeleri

bodur cılız çalılık

ufukta yüce dağ

çürüyen sararmış yapraklar

dünya.


     ÂDEM YOKSUN


Beşinci Mevsim Bahardır (Sümeyye Fırat)



BEŞİNCİ MEVSİM BAHARDIR

   Bir tohum düşüyor toprağa, ihtişamlı bir ağacı içinde barındıran bir tohum... Bir güneş doğuyor, sarp kayaların ardından, göz kamaştırıcı. Bir kan pıhtısı düşüyor  ana rahmine, ne olacağı muamma bir kan  pıhtısı... Neleri barındırıyor kainat içinde, ne muhteşem bir sistem, ne akıl almaz bir nizam böyle ,bir fidan misali yetişmeyi, beslenmeyi temenni ediyor gençlik...

   Dört mevsimin baharı oluyor, koca bir ömrün ab-ı hayatı, yok olan bir asrın vuslatı, özlemi oluyor... Kimi zaman kalbin ücra yerinden yükselen bir sızı oluyor. Ya da ciğerlere işleyen bir vaveyla...

   Ve gençlik... Uzun sandığımız bir o kadar kısa yolculuk... Öyle bir rüzgar ki poyraz misali sert ve hırçın, bazen de samyeli gibi sıcak ve şefkatli. Patikalı bir yolun tatlı esintisi  meltemi... Öyle bir fener ki ışığı hiç sönmeyen, aydınlatabilene engin bir derya... Firdevsi diyor ya: "Gençlik bahar, ihtiyarlık kışa benzer. Öyle bir kış ki arkasından bahar gelmeyecek!"

   Bahara hasret duymamaktır, her mevsimi  bahar yaşamaktır aslında gençliği dirilten... Öyle yaşamak ki, seneler takvim yaprakları misali biriktiğinde ’keşke’lerle değil  ‘iyi ki’lerle maziyi anacak. Tebessümler  diriltecek yıllar sonra çizgiler düşen yüzleri... Öyle yaşanacak ki yıllar dolu dolu, albümler  gözleri yaşarttığında, can verecek, iksiri olacak gelecek nesillerin. Ömrün en güzel sermayesi  olacak, bitmeyen, tükenmeyen bir sermaye...

   Öyle bir coşacak ki ırmak misali, kendi yurdundan taşan, başka milletlere akan, zulmün haykıran sesi, hakikate alkış tutan...

    Üstat Necip Fazıl diyor ya, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası bir gençlik... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik... Nasıl da vecde kaldırıyor bu dizeler uyuyan yürekleri değil mi? Nasıl da şahlandırıyor yürüyen ölüleri... Bir çağrı geliyor diriltmek için nesli... Nasıl bir gençlik diyor peki?

   Öyle bir gençlik ki, zulme uğrayan kardeşine inen silleyi suratında hissetmek... Somali'de, Cezayir'de, Suriye'de takatsiz kalan bedenlerle yekvücut  olmak. Bir tas çorba olmak Afrika'da ölüme ramak kala çocuğa. Arakan'da yağan bir damla yağmur, çatlayan dudaklarına bir yudum su olmak sabinin. Merhamet  olmak... Adalet olmak 'Ömer' gibi, ‘Ali’ olmak kılıç misali  zulme… Bilal gibi yanık bir ezan sesi olmak, inletmek arşı alayı...

   Hani Muhamedün Resulallah deyince, kesiliyordu ya nefesi, düşüyordu ya dizlerinin üzerine... Titrek bir ses olmak Bilal gibi... Ve yine bir gün oturmuş bir köşede ağlıyordu Bilal, Allahın peygamberi sordu: "Ey  Bilal, seni böylesine ağlatan sebep  nedir?" "Ey Allah'ın Resulu, öyle üzülüyorum ki, ben öldükten sonra, arkamdan fatiha okuyacak bir çocuğum yok." Bunun üzerine şefkat peygamberi cevap veriyordu: "Üzülme Bilal, benim ümmetim her ezan sesini duyduğunda sana bir fatiha gönderecektir." İşte, bizi görmeden bize kefil olan Resule layık bir ümmet olmak...

  Meryem olmak... İffet kokmak buram buram, küfre kalkan olurken arsıza dilsiz olmak, Meryem olmak kirlenen, örselenen dünyalara. Sümeyye'ye Yasir olup şehadet kürsüsüne oturmak...

  Biraz da Furkan olmak Mavi Marmara da! Annem mi, şehadet mi  demişti ya ikisi de ne tatlı yarab! Ve Anne şehadet daha tatlı geliyor affet, demişti ardından. Furkan gibi şehadet marşı olmak sinelerde...

  Kimi zaman yanmak Mevlana gibi Şems'e, yandıkça hayat bulmak, dirilmek... Aşığına maşuk olmak, püryan olmak sevdasına... Ve Akif olmak Asım'ın nesline! 
Diyordu Akif;

                 Asımın Nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek
                 İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek
                 Şüheda gövdesi bir baksana dağlar ,taşlar.
                 O rüku olmasa dünya da eğilmez başlar.

  Akif diyorsa bize ne hacet bir tek rüku da eğilsin başlarımız... Eğmeyelim başlarımızı, eğdirmeyelim, dik dursun her daim... Gökyüzünü selamlar, bulutları kucaklar gibi...

  Bizler ki Kanuni'nin, Akif’in, Necip Fazıl’ın  büyüttüğü bir nesil, bizler ki Çanakkale'de destan yazan, kınalı Mehmetlerini vatana kurban olsunlar diye, ellerine kına yakıp savaşa yollayan anaların nesli... Kar, kış, kıyamet demeden Sarıkamış'ta 125 bin askerin, şehadet uykusunu uyudukları ecdadın nesliyiz… Bizler Asım'ın nesliyiz!

   Kolay değil destan olmak, kolay değil tarih yazıp sinelere dokunmak. Lakin izlerini sürmek adına bizimde umutlarımız var. Gelecek vadecek yarınlarımız, hak uğruna evlatlarını şehadete yollayacak  analarımız var. Zulme uğrayan her  millete biz de buradayız, diyecek yüreklerimiz var! Aşık Veysel misali inleyen sazlarımız, candan çıkacak nidalarımız var.

  Dört mevsimde hazan yoktur bizim için, beşinci mevsimi de bahar yapacak iklimlerimiz var! Yarınlar bizimse şayet, yarınlara demet demet, her dem taze güllerimiz var... Vakit  durma vakti değildir ey yolcu! Nefesimiz yetene kadar hakka koşacak sinelerimiz var! Umuda çelme takmasın yarınlar, katran gecelerden sonra doğacak güneşlerimiz var... Kaldırın bedbaht cümleleri sandıklara, kilitleri okyanuslara gömülü yüreklerimiz var!

  Musalla taşına erteleme günahlarını, gözyaşlarımızın şahitlik edeceği veballerimiz var! Eğreti kalır tüm temenniler onsuz, yolsuz mu kaldım,rehbersiz mi kaldım diyorsun.
Kalk ey yolcu yolsuza  yol olacak, Muhammed Mustafa’mız  var...

SÜMEYYE FIRAT

SABAHATTİN ZAİM ÜNİVERSİTESİ
PDR 2.SINIF

17 Ocak 2013 Perşembe

Serdar Çelik ile Röportaj (Tam Metin)


BİR EDEBÎ OYUN MU, VEDA MEKTUBU MU?

Serdar Çelik / 13 Ocak 2013

SERDAR ÇELİK: Âdem Yoksun metnin bir yerinde şöyle bir cümle kurar: “Zor olan şiir yazabilmek değil, hayatın içindeki şiiri görebilmektir.”  Ardından da Türk Şiiri’nde “kaybeden tripleri takınmış yazarlar” diye ironiyle yaklaştığı ve daha çok bağlamına İkinci Yeni’yi oturttuğu estetiksel bir yaklaşımdan bahseder. “Estetiksel biçemlerin kanserojen öğeler eklenmek suretiyle lineer hale getirilmesi” diye de özetlediği düşüncenin ne olduğunu biraz açıklayabilir misiniz? 

POLAT ONAT: Öncelikle bu ilginç sorunuzun asli muhatabının ben değil Âdem Yoksun olduğunu ifade ederek “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” (Komşu Yayınları – 2012) adlı yapıtın paradoksal ve kaotik yapısına vurgu yapmak istiyorum müsaadeniz olursa. Açıklamamı istediğiniz hususun giriftliğini göz önüne alarak, bahsi geçen kitapta kendine yer bulan poetik argümanların belirli bir kısmını düşünsel ve ilkesel bazda bütünüyle tasvip edemediğimi, dolayısıyla samimiyetle savunamayacağımı belirtirsem, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek kertede net bir tavır ortaya koymuş olacağım kanısındayım.

SERDAR ÇELİK: Kitabınız için; ‘şunu yazmış’ demek gibi net bir ifade kullanmak, romanın yazılış biçimine aykırı gibime geliyor.  Nitekim bu düşünce metnin yaslandığı ana izlek açısından Postmodern bir yapıt olduğu düşüncesini akla getiriyor.  Metninizi Postmodern bir metin olarak düşünüyor musunuz?

POLAT ONAT: Metni Postmodern bir yapıt olarak tanımlamam durumunda metnin Postmodern yapısına aykırı bir yaftalamaya girişmekten ciddi manada çekindiğimi samimiyetle belirtmeliyim. Sanatın tüm dallarında ama özellikle edebiyat alanında tanımlama ve sınıflandırma gibi sınırlayıcı olması muhtemel ögelerin gittikçe geçersizlik kazanacağına, silikleşeceğine, kategorizasyonların tümüyle demode olacağına inandığım devirlere girmeye başladığımızı düşündüğümü söylersem, bu düpedüz safdillik mi olur, bilemiyorum.

SERDAR ÇELİK: Türk edebiyatından metninize akrabalık edeceğini düşündüğünüz bir yapıt var mı?

POLAT ONAT: Görece olarak iyi bir okur olduğum varsayımıyla hareket ederek, edebiyatımız içinde üslup ve kurgu bağlamında kitabımla benzeşim gösteren bir yapıta şimdiye dek rastlayamadığımı içtenlikle ifade edebilirim. Ama madem lafı açıldı, neden gizleyeyim: Literatürde “Sokal Vakası” olarak anılan, bilim çevrelerinde önemli sansasyonlara sebep olmuş entelektüel skandalın farklı bir versiyonunu, dar çerçevede edebiyat ve şiir özelinde gerçekleştirebilme çabasının bir ürünü olarak da okunabilir “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”.

SERDAR ÇELİK: Kitabın arkaik yapısına bakınca, Dil felsefesi, Yapısalcılık, Antropoloji, Marksizm ve daha adını sayamadığım bir dizi temel disiplinle bir şekilde hesaplaştığı izlenimini veriyor.  Âdem Yoksun’un yaşadığı çağla alıp veremediği ne olabilir?

POLAT ONAT: Ben burada ne desem, ne söylesem eksik kalacak. Âdem’i tanımak ve tanımlamak için yazdığı şiir kitabını ve önsözünü dikkatle okumak kesin bir zorunluluk içeriyor. Âdem Yoksun kendine has, takıntılı, tuhaf ve eksantrik bir kişiliğe sahip. Edebiyat dünyasındaki klasikleşmiş örneklerden benzetme yapmam gerekirse, karakter bazında; Kâtip Bartleby, Yabancı, Düşüş, Yeraltından Notlar, Bir Delinin Hatıra Defteri, Aylak Adam, Cyrano De Bergerac,  Amok Koşucusu, Genç Werther'in Acıları, Martin Eden, Bitik Adam, Tutunamayanlar, Anayurt Oteli, Beyaz Geceler vb. gibi unutulmaz yapıtlardaki kahramanlarla bazı yönlerden benzeştiğini söyleyebilmek mümkün. Bana kalırsa Âdem Yoksun kendini fazlaca kasmış, oldukça gergin birisi. Zihnini gereğinden çok yormuş, hayatı olduğu gibi ele almamış, olması gerektiği gibi de yaşayamamış, çağın gereksindiği vurdumduymazlığı bünyesinde bulunduramamış, dolayısıyla kendisi dahil hiç kimseyi gereğince tanıyamamış, hiç kimse ile biraz olsun yakınlaşamamış, sonuçta da, böylesine hilkat garibesi bir metni geride bırakıp, kendi isteğiyle çekip gitmiş öteki dünyaya. Ama hayat biz yaşayanlar için devam ediyor, olan olmuş artık, ölenle ölünmez ki, artık rahmetli berber - şair Âdem Yoksun için üzülmekten ve dua etmekten başka yapacak hiçbir şey yok! Kendi açılarından haklı olarak birçok arkadaşım bana soruyor: “Âdem Yoksun gerçekten yaşadı mı?” diyerek. Bence bu soru ve cevabı kesinlikle hiçbir önem taşımıyor, taşımamalı. Çünkü nihayetinde, önemli olan tek şey yazar değil metin, şair değil şiirdir.

SERDAR ÇELİK: Kayboluş, yalnızlık, şizofreni gibi yaşadığımız çağın belki de kaderi sayılan ve bir tür delilik haliyle metinde kendisine yer bulan olgular hakkında ne söylemek istersiniz?

POLAT ONAT: Sözünü ettiğiniz olgular, bahsettiğiniz gibi, yaşadığımız sanallığa doğru hızla evrilen, gerçekliğinin derinlemesine irdelenmesinin zorunluluk haline geldiği, kaos çağında, bütünüyle hayatı kapsayan bir yoğunluğa ulaştıysa da, ta ilk çağlardan beri varoluş sancılarını harmanlayarak, tümüyle evrenselliğe bürünmüş halde varlığını sürdüregelmiştir. Kayboluş, yalnızlık, şizofreni, aşk, ölüm, sonsuzluk vb. kavramların sanatı, edebiyatı, şiiri besleyen ana kaynaklar olduğu; ticari değil, hakiki sanatın da bütün dallarıyla bu ve benzeri kadim kavramları sorgulamayı, didiklemeyi başat amaç olarak kabul ettiği kanaatindeyim. Nihai sonuca ulaşamayacak, net bir cevabı bulunamayacak soruları her zaman sevdim.

SERDAR ÇELİK: Daha önce iki şiir kitabıyla okurun karşısına çıkmıştınız, sizi böylesi melez sayılabilecek bu metne yönlendiren düşünce neydi?

         POLAT ONAT: Katılır mısınız bilmem; herkesin yaptığı şeylerin en iyisini yapmaktansa, hiç kimsenin denemediği şeylerin en kötüsünü yapmak daha ilgi çekici ve gerekli gibi geliyor bana. Geçtiğimiz yıllarda yayımlanan “Son” (Mühür Kitaplığı - 2009) ve “İhtiyarın Vefatı” (Şiirden Yayınları - 2011) adlı kitaplarım da, günümüz Türk Şiiri’ndeki genel çerçeveye pek uymayan, etkin çevreler tarafından kısmen yadırganmış çalışmalardı. Dolayısıyla, baktım bana şiirden pek ekmek yok, şiirlerimi roman kisvesi altında sunmaya sıvandım. Ya da poetik denemelerimi öykü kılığında ortaya koyup dolaşıma soktum da diyebilirim. Ama bu ifadelerimin hepsi de eksik kalacak. En kapsayıcı olanı söyleyeyim o zaman; okurlara dramatik bir veda mektubu yazdım. Hepsi bu. Çünkü inanıyorum ki, yazmaktan çok daha önemli bir şey var: Yaşamak. Fakat yaşadığını her an iliklerine dek hissederek yaşamaktır aslolan. Her ne kadar bütünüyle ulaşamayacağımın ayırdında olsam bile, artık bu amacın peşindeyim. Rahmetli Âdem Yoksun yazık ki bu hedefe ulaşamadı, gücü tükendi, menzile varamadan pes etti. Ama inşallah ben onun yerine başaracağım.

 KÜLTÜR SANAT SAYFASI