7 Şubat 2012 Salı

Fazıl Hüsnü Dağlarca Fotoğrafları

(...)
Daha uzaklarda
Daha aç
Beni duyan şey
Duyan ve unutan.

F.H.DAĞLARCA







"Kimi örnek aldım kendime, çalışmayı. 
Bütün sanatlarda başarının ilk adımı budur.
İkinci adım, yapıtını sevmektir. Ona kendini adamaktır.
Karşılığında bir yaşama verilmemiş bütün çabalar değersizdir." 
F.H.DAĞLARCA

15 Ocak 2012 Pazar

Sezgileriyle Yazan Bir Şair: Polat Onat


SEZGİLERİYLE YAZAN BİR ŞAİR: 
POLAT ONAT

   Uzun bir süre yazdıklarını dergilerde yayınlayarak şiirlerini bu mecrada geliştiren Polat Onat’ın bugüne kadar yayınlanan iki kitabı bulunuyor. Son (2009, Mühür Kitaplığı) ve İhtiyarın Vefatı (2011, Şiirden Yayınları) adını taşıyan bu kitaplar, yalnızca adlarıyla dahi okuyucuda farklı çağrışımlar oluşturuyor.

   Genç bir şairin ilk kitabına ‘Son’ adını vermesi dikkat çekicidir. Polat Onat, kitapta yer alan özgeçmişine göre 2005 yılında, henüz 26 yaşında iken dergilerde şiir ve yazı yayımlamayı bırakarak, “ilk çalışması olan ‘Son’ üzerine yoğunlaş”ır. Böylelikle anlıyoruz ki, nasıl ki, kitabın adının ‘Son’ olması bir rastlantı değilse, buradaki şiirlerin yan yana bir kitapta bir araya gelmeleri de bilinçli bir tercihtir. Şair kitabını bir bütün olarak işlemiş, farklı şiirleri belirli bir bağlamda aynı düzleme çekmiştir. Dolayısıyla kitaba, bu yönünü göz önünde bulundurarak yaklaşmak doğru olacaktır.

   Onat, Taraf Gazetesi’nin kitap ekinde yayınlanan bir yazısında, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile görüşme şansına kavuştuğunu belirterek, “Şiirlerimden birkaç tanesini okumamı istedi. Ama ben daha birkaç dize bile okumadan, ürünlerimi hiç beğenmediğini ifade etti. ‘Şiirle hiç alakası yok. Bunların yırt at, yeniden başla şiire.’ dedi.”[1] ifadelerine yer verir. Bu ifade, şairin dergilerde yayınlanan ilk şiirlerini yok sayarak doğrudan ve en baştan bir kitap dosyasına çalışmaya başlamasının kaynağını belirtebilir olması bakımından dikkat çekicidir.

   Son’da yer alan her şiir, Çocuk, Kulübe, Sessizlik, Aşk, Ağaç gibi adları ile, belirli bir kavram, nesne veya durumdan yola çıkan şairin, söz konusu kavram, nesne veya çağrışımdan ulaştığı sonucu, konumu gösterir niteliktedir.

   Sorular, Bekleyiş ve Son adlı şiirler gibi birkaç tanesini saymazsak, şiirlerin kuruluşu farklı sayıda dizeler ile oluşturulan tek kıtalardan ibarettir. Şiirlerin bu şekilde kuruluşları, zaman zaman, “uzun çabalar ardından yaşamın bulanık / belki dingin ama sürekli devriminde / hüzün kadar güzel anılara sığınarak / direnmek için saniyelerin vahşetine / bekliyorum kendimi takvimlerde” (s. 27) dizelerinde olduğu gibi artlama dizelerle gerçekleşir. Bu uygulama, yazdığı şiirlerin kendi içlerinde konu bütünlüğüne ulaşmayı kolaylaştırdığı gibi, aynı zamanda Onat’ın bu ilk kitabında çokça başvurduğu öyküleyici dil ve anlatımı böylelikle daha rahat işler duruma getirecektir.

--- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- --- ---
  
   Şairin ikinci kitabı olan İhtiyarın Vefatı, 2011 yılında yayınlanır. Bakış açısı, konulara yaklaşım ve izleksel anlamda bu kitap da ilkinden büyük farklılıklar göstermese de, şiirlerin biçim, şekil özelliklerinde bazı değişiklikler ilk okumada hemen göze çarpmaktadır. Burada yer alan bazı şiirlerin ilk kitabın genel havasına göre daha uzun dizelerle örülmüş olması, yine bazı şiirlerin dize sayısındaki ilk kitaptakilere oranla artış, bu farklılıklardandır. Ayrıca Sandık (s. 31), Akvaryum (s. 54), Suskun (s. 82), Şey (s. 89) ve Yağmur (s. 116) adlı şiirlerde şekilsel anlamda deneysele yaklaşma söz konusudur.

   İhtiyarın Vefatı’nda yer alan şiirlerde, metnin sonucunda duyguyu yansıtacak biçimde işlenmiş başarılı görsel betimlemeler bulunmaktadır. Buna örnek olarak kitabın ilk şiiri olan Anahtar’da yer alan, “konuşmuyoruz / görünmez ellerinle kuşku içinde / paslanmış bir anahtar uzatıyorsun bana / artık hiçbir kapıyı açmayacak bir anahtar” (s. 18) dizeleri verilebilir. Onat, bu şiirde bir durumu anlatmaktadır fakat söz konusu duruma öncesinde içinde bulunulan ortamı betimleyerek girer ve andığımız dizelerle şiire egemen hale gelen gecikmişlik, hayal kırıklığı ve bunların bir araya gelmesiyle gelişen asıl, temel duygu olan hüznü, yalnızca birkaç sözcükle ön plana çıkarır. Şiirin başarısı da, işte burada, yani birkaç sözcükle duyguyu önceleyebilmesinden kaynaklanmaktadır. Kitapta yer alan şiirlerden bu olguyu gösteren başka örnekler de bulunabilir rahatlıkla.

   Polat Onat’ın her iki kitabında bulunan şiirlerde Bergson’un sezgi kavramı ile ilgili görüşlerini anımsatan bir yaklaşım söz konusudur. Bergson’a göre sezgi, “insanın düşüncesini bir konu üzerinde sabitlemek ve konu ile düşüncesi arasındaki bütün araçları ortadan kaldırarak bir şeyi doğrudan ve dolaysızca kavramak anlamına sahiptir. Genel olarak, diskürsif akıl yürütmenin veya tahlilci düşünmenin tersine, birden ve aracısız olarak bir şeyi kavrama, ilişkileri keşfetme, şeylerin veya ilişkilerin zihinde birdenbire açılması, ne ise o olarak görünmesi ve saf görü diye de düşünülebilir.”[2] İşte Onat’ın şiirlerindeki nesne ve kavramlara karşı yaklaşım neredeyse tamı tamına böyle bir ele alış tarzıdır. Fakat burada şairin özellikle İhtiyarın Vefatı’nda yer alan bir çok şiirde, oluşturduğu bir anlatı karakteri ile empati kurarak karakterin ağzından ve onun bakış açısından bunu gerçekleştirdiğini de belirtmemiz gerekir.

   Polat Onat’ın ikinci kitabında şekilsel anlamda daha farklı, yer yer deneysel sayılabilecek bir biçime sahip şiirlere yer verdiğini belirtmiştik. Dolayısıyla bundan sonra şairin önünde iki yol görünüyor: Birincisi, alışılmış, daha klasik sayılabilecek kalıplarla şiirini ilerletmesi; diğeri ise şiirini riskli bir alan olan deneysele kaydırması. Ben kendi kuşağının başarılı şairlerinden olarak gördüğüm Polat Onat’ın bu yolların ilkinde daha başarılı ve kalıcı olacağına inanıyorum. Şairin seçimini ise zaman gösterecek.



[1] ONAT, Polat; “Dağlarca Öldü, Peki Ya Şiir?”; Taraf Gazetesi Kitap Eki, Eylül 2011; s. 23
[2] GÜNDOĞAN, Ali Osman; Bergson; Say Yayınları; s. 89


Mehmet GÖKYAYLA
Şiirden Dergisi, Sayı: 8
Kasım-Aralık 2011, Sayfa: 63-64

7 Ocak 2012 Cumartesi

Roman Taslağımın Durumu, Gidişatı ve Adı

Roman çalışmakla, şiir çalışmak arasında epey bir fark varmış. İkisinin de olumlu ve olumsuz yönleri mevcut. Örneğin, şiirde daha serbest ve ilhama açık bir çalışma tarzı ön plana çıkarken, roman insandan daha fazla disiplin ve özveri istiyor. Tabii ki bu çıkarsamayı kendi bakış açımı ön plana koyarak yapıyorum. Yoksa bilirsiniz, her şair ve yazarın çalışma yöntemleri birbirinden epey farklılık arz eder. 

Romanımı kimi zaman beklentimin üzerinde bir iştahla yazıyorum. Bazen çorap söküğü gibi birkaç saatte birkaç sayfayı tamamlıyorum. Bazen ise tamamen tıkanıyorum, bir beyhudelik duygusuyla birkaç ay boyunca tek satır bile yazamadığım da oluyor kimi zaman.

Hedefim ise romanımı 2012 yılında bitirmek ve okura sunmak.

Romanımın adını mı sordunuz?
Söyleyeyim:

"İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"
-Spesifik bir novella denemesi-

3 Ocak 2012 Salı

Usta Şairlerden Şok Sözler


- Biraderim, patatesin kilosunu kaça veriyorsun? (PAUL CELAN)

- Usta bir çay ver tazeyse. (CHARLES BAUDELAİRE)

- Artık boş işlerle uğraşmıyorum dostum. (ARTHUR RİMBAUD)

- Abi şu kitapları rafa bırakıyorum, belli olmaz belki satın almak isteyen olur. Kafana göre, üçe beşe, artık kaça kaptırırsan verirsin. (SERGEY YESENİN)

- Sol kulağım çınlıyor, kim anıyor beni acaba? (GEORG TRAKL)

- Bakkal efendi kusura bakma, şu an üzerimde bozuk yok, ekmeğin parasını bir ara geçerken bırakayım. (FERNANDO PESSOA) 

- En yakın hela ne tarafta acaba? (JORGE LUİS BORGES)

- Hacı abi bugün bir şiir yazmışım var ya, okusan aklın dimağın durur. (WİLLLİAM SHAKESPEARE)

- Ne olacak bu memleketin hali yahu! (RAİNER MARİA RİLKE)

- Sylvia, şöyle bol domatesli bir menemen yapsan da yesek. (TED HUGHES)

- Şu Nobel’i alsam, daha da bir şey istemem hoca. (BORİS PASTERNAK)

- Bir şiir akımı başlatacağım var ya, inancın olsun millet şaşkına dönecek. (TRİSTAN TZARA)

Polat ONAT

2 Ocak 2012 Pazartesi

İhtiyarın Vefatı Nedir?


Dergilerde şiir yayımlamamasına rağmen son zamanların dikkat çeken şairlerinden olmayı başaran 1979 doğumlu Polat Onat’ın ikinci kitabı “İhtiyarın Vefatı” Şiirden Yayınları tarafından okura sunuldu.

Günümüz şiirinde pek rastlanmayan bir tarzda, tematik bütünlüğü yansıtmaya çalışan bir anlayışla oluşturulan kitapta, şair “İhtiyarlık” ve “Ölüm” temalarını derinlemesine ele aldığı, her şiir başlığı tek kelimeden oluşan, 107 tane şiirine yer vermiş.

Dünya ve Türk Şiirinde geçmişten günümüze kendine yer etmiş farklı tarzlardaki şiir tekniği ve formunu bir potada harmanlamaya çalışan Onat “İhtiyarın Vefatı” kitabındaki çoğu şiirinde, anlatımsal ögelerin ve hayatın lirizminin ön planda olduğu bir tarz benimsemiş. Ancak kimi ürünlerinde ise deneyselliğin uç örneklerini de ortaya koymaktan çekinmemiş.

Unutulmaz şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın anıtsal eseri “Çocuk ve Allah”a karşı nazire olarak ortaya konulmuş minimal bir antitez olarak da okunabilecek “İhtiyarın Vefatı”nda doğum ve ölüm arasındaki hayat sarkacında yaşlanmaya başlayan içselleştirilmiş duyguların bir yansımasının inşa edilmeye çalışıldığı söylenebilir.

Günümüz şiirinin geldiği noktayı gözeterek, ama onun bütünüyle kapsama alanına girmekten özellikle kaçınarak yazılmış “İhtiyarın Vefatı” şairin sonraki yazması muhtemel kitaplarının daha şimdiden merak edilmesine yol açıyor.

Murat Başat
    Aralık 2011

19 Aralık 2011 Pazartesi

İmzalı Kitaplar Müzesindeydim! (H.İbrahim Tongur)


İMZALI KİTAPLAR MÜZESİNDEYDİM!

Şair Polat Onat ilginç bir koleksiyon sahip: Yazarları tarafından imzalanan kitaplar. "Özel olarak imzalanmış bir kitapla bir mektup arasında çok az fark vardır" diyen şair Onat, yüzlerce imzalı kitabı bloğunda sergiliyor. 

Onlar kütüphanemizde ayrı bir yere sahiptir!
Onlar sanki özel bir konuk, özel bir insandır.
Onlar, yazarları tarafından adımıza imzalanmış kitaplardır…
Bazen sadece bakmak için alınır, ilk sayfasındaki yazılar ve imzalar tekrar tekrar okunur…

1979 doğumlu şair Polat Onat, ilginç bir koleksiyona sahip. Yazarları tarafından imzalanan kitapları bloğunda sergiliyor.

“Bir kitabın yazarı tarafından imzalanmış olması sizin için bir anlam ifade eder mi?” diye soran Şair Onat, yüzlerce imzalı kitabı tek tek taramış ve internet ortamına aktarmış.

imzalikitap.blogspot.com adlı sitede 500’e yakın kitap kapağını ve imzalı ilk sayfayı paylaşan Polat Onat, Batman’da sınıf öğretmeni olarak çalışıyor.

Evli ve iki çocuk babası olan Onat, şiir yazmaya ve yayımlamaya 2000 yılında başlar. 2002 Rıfat Ilgaz Şiir Yarışmasında mansiyon ödülü olan şair, şiirleri ve şiir üzerine yazıları 2004 yılına kadar: Varlık, E, Heves, Başka, Kavram Karmaşa, Şiir Ülkesi, Sepya, Budala, Kuzey Yıldızı, İmlasız, Ağır Ol Bay Düzyazı, Daktilo, Ay, Akatalpa dergilerinde yayımlanır.

2005 yılından itibaren dergileri sadece okur olarak takip etmeyi tercih ederek, edebiyat dergilerinde şiir ve yazı yayımlamayı bıraktı. İlk kitabı "Son" Mühür Kitaplığı tarafından 2009'da yayımlandı. İkinci kitabı "İhtiyarın Vefatı" 2011 yılında Şiirden Yayınları'ndan çıktı.

“Özel olarak imzalanmış bir kitapla bir mektup arasında çok az fark vardır” diyen şair Onat, yüzlerce imzalı kitabı bloğunda sergiliyor. Aralarında Abdurrahim Karakoç, Ali Çolak, Cemal Safi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Senai Demirci, Sinan Yağmur gibi yazarların bulunduğu kitaplar ilgimi çekti.

Özel emek ve ilgi isteyen bu etkinlik için öğretmen şair arkadaşım Polat Onat’ı tebrik ediyor, bu ilginç arşivi merakla, saatlerce incelediğimi de ifade etmek istiyorum.

İmzaların mahremiyetini korumak açısından Paint’te üzerlerine karalama yapma fikrini de beğendim.

Halil İbrahim Tongur

13 Aralık 2011 Salı

Ülke TV - Sadık Yalsızuçanlar: "İhtiyarın Vefatı" (VİDEO)



Ülke TV'deki "Açık Deniz" programında 

Sadık Yalsızuçanlar, Polat Onat'ın

 "İhtiyarın Vefatı" kitabını tanıtıyor.


9 Aralık 2011 Cuma

Son ve İhtiyarın Vefatı


SON ve İHTİYARIN VEFATI

Polat Onat, 1979 yılında İstanbul’da doğmuş olup eğitim hayatına Bursa, Gümüşhane, Isparta ve İstanbul gibi şehirlerde devam ettirmiştir. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünden mezun olmuştur. Şu an Batman’da sınıf öğretmeni olarak çalışmaktadır. Evlidir. Bir kız ve bir erkek çocuk babasıdır.

Polat Onat şiir yazma hayatına daha önceleri de yazmakla birlikte, 2009 yılında ilk şiir kitabı olan ‘‘Son’’la başlamıştır. İhtiyarın Vefatı ise şairin Şiirden yayıncılıktan yayımlanan ikinci şiir kitabıdır. Şair ayrıca birçok dergide ürün yayımlamakla birlikte 2002 yılında ‘‘Rıfat Ilgaz Şiir Yarışması / Mansiyon’’ ödülüne de layık görülmüştür.

1979 doğumlu olan bir şairin (32 yaşında ) ilk kitabına ‘‘Son’’ ismini vermesi ve ayrıca ikinci bir kitabını yayınlayıp ‘‘İhtiyarın Vefatı’’ismini vermesi gerçekten şairin çok değişik bir bakış açısına sahip olduğunu göstermektedir.

“Son” adlı kitaptan bir şiir paylaşayım:

HAYAT

zaman saatimin hiç bitmeyen ekmeği
aynı elimle tekrar açılmasa da kapılar
ruhumu parçalayan o incecik depremle
çadırlar kurulacak mavi topraklı ovada
çürüyerek umutlar yapraklarla beraber
bu köhne boğucu hep karanlık odadan
güneşe kanat açar artık bıkmış sandalye
ve ben öyle dururum hayat akıp dururken.

Polat Onat “Son” sayfa:48

Şairin ‘‘Son’’ adlı eserindeki şiirlerin temasından da anlaşıldığı gibi şiirlerin her mısrasında ayrı bir sona işaret edilmektedir. Ve bu ölüm ile ilgili temalar şiirlerinin çoğunda bulunmaktadır. İkinci kitabı olan ‘‘İhtiyarın Vefatı”nda da benzer temalar ağırlıklı olarak yer almıştır.

‘‘Son’’ adlı eser 64 sayfa olmakla birlikte toplam 45 tane değişik türden şiirler yer almaktadır. Eserin ismini taşıyan ‘’Son’’ adlı şiir eserin son şiirini oluşturmaktadır. Kitapta geçen dikkat çekici şiirlerin isimleri şöyledir: Eriyiş (bkz:17), Mum (bkz:25), Zaman (bkz:27), Yol (bkz:31), Sessizlik (bkz:42), Son (bkz:60)

***

Günümüzün değişen dünyası ile birlikte edebiyat alanındaki türlerde, değişen dünya ile koşut olarak farklılaşmaya uğramaktadır. Şüphesiz ki bu değişim en çok şiir türünde ön plana çıkmıştır. Öyle ki eski şiir kalıpları olan beyitler, dörtlük nazım biçimleri, kafiye örgüsü gibi şiirin kalıplarını artık günümüzde göremez olduk. Günümüz şiirinde en çok şairlerin serbest nazım ölçüleriyle, hiçbir kurala bağlanmaksızın kaleme aldıkları şiirlerden oluşmaktadır. Bu değişimleri de Polat Onat’ın şiirlerinde de görmek mümkün.

Polat Onat’ın ilk kitabına nazaran ikinci kitabı “İhtiyarın Vefatı”nda şiirde anlamdan çok işi sözcüklerle götürme arayışında olduğunu görüyoruz. Öyle ki kitabında çok değişik türdeki şiirlere rastlamak mümkündür. Bazı şiirlerinde şekillerle anlattığı şiirler olduğu gibi: Akvaryum (bkz:54), Suskun(bkz:82), Yağmur (bkz:116), Şey (bkz:89)… bazı şiirlerinde ise de bilgiye dayalı gündelik konulara da eğilmiştir: İlaç (bkz:48), Otopsi (bkz:59), Sağlık (bkz:74)…

Şairin yaşadığı yerler ile ilgili izlenimlerden yola çıkarak şiirlerinde daha çok Anadolu’ya ait izler taşıdığını söyleyebiliriz. İki eserinde de şiirleri okuyucuyu bir nehrin akışına kapılırcasına sessizce bir derinliğe götürmektedir. Ve kapıldığınız bu nehirde adeta doğanın bütün gizemli anlarıyla baş başa kalmaktasınız. Öyle ki hem ‘‘Son’’ adlı eserde sizi bir başka hayata götürürken ‘‘İhtiyarın Vefatı’’nda ise sizi bir doğanın sessizliğiyle sizi baş başa bırakmaktadır.

Şairin iki kitabından gözüme çarpan en güzel dizelerini şöyle sıralayabiliriz:

“senin beni sevmediğin için üzülmendir aşk
benim de ölmeyeceğin için sana acımam” (Son, Bkz:15)

“yerin altını aydınlatıyor yosun tutmuş mezar taşın” (Son. Bkz:22)

Satırlarımı “İhtiyarın Vefatı”ndan bir şiir ile bitireyim:

YALNIZ

hiçbir kalabalığa kabul edilmiyorum
yalnızdım cenaze törenlerinde bile
gördüm yaprakların değişeceğini
dibe düşen tortuyu eritirken yağmur
milyonlarca harf birikiyor tozlu raflarda
bitmeyen geceleri güldürüyor mağaram
düşler bile kaçıyor uykularımdan
aynaya bakıyor bunamış fotoğrafım
görmemezlikten geliyor beni dilenciler.
alıştım
müzik kulağım bari  iyi
şarkı söyleyerek uzaklaşıyorum:
yalnızım hop lay lay lom
üp dübüp düp yalnız
yalnızım şibap şibap güm
yapa
yal
z
.

Polat Onat “İhtiyarın Vefatı” sayfa: 75

Ferit Esmer GENÇ 
www.kitaphaber.com.tr

1 Aralık 2011 Perşembe

"Son"un Başındaki Epigraf



Güzel bir yaz akşamı tepeye çıkarsan beni hatırla. Seni düşünerek kaç kere o vadide gelip gittiğimi düşün. Sonra mezarlığa doğru dön. Batmakta olan güneşin solgun ışıkları altında, mezarımın üzerindeki otların rüzgârla nasıl dalgalandığını seyret.  
                   Johann Wolfgang Von GOETHE

26 Kasım 2011 Cumartesi

Hasankeyf'i Görmek






























(...)
Düşle aynısın sen
İçinde az bulunan bir cevher gibi
Derinlerde uyumakta sessizleşen geçmiş
Evet yapayalnızsın gecenin ortasında
Sana elveda demeye geldim çıplak taş.

AGUSTİN ACOSTA

20 Kasım 2011 Pazar

Şiir Yarışmasına Gönderilip Sahafa Ulaşan Kitap


Geçen gün Zafer Yalçınpınar'ın bir sahafta bulduğu, Metin Altıok Şiir Yarışmasına başvurmak amacıyla gönderdiğim "Son" kitabım... Zavallı kitabım... 

Kitabımı çöpe atmak yerine sahafa satarak, yeni okurlara ulaşmasına vesile olan sayın jüri üyesine bu vesileyle çok teşekkür ederim :-)

Gülten Akın
Füsun Akatlı
Doğan Hızlan
Talât Sait Halman
Ülkü Tamer
Eray Canberk
Enver Ercan

Konuyla ilgilenenler ayrıca şu linke de bakabilir: 

18 Kasım 2011 Cuma

Bingöl Çobanları



İlkokul yıllarımda okuduğumda, hayatımda ilk kez, içimde bir şiir duygusu oluşmasına vesile olan şiir:

BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum. 
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldurur destimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;
Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
Suna'mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin, başkalarına boyun;
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!
Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!


Kemalettin KAMU
(1901 - 1948)

5 Kasım 2011 Cumartesi

Mezarın Sessiz Bekçisi: Ağaç


Fotoğraf: Özgür Cebeci
(...)
ağaç küçülmedi ama
incelmedi de
yıllarca kaldı orada
bir başına sonsuza dek
belki bu yüzden
kavuşturup durdu
ellerini sessizce
doğuştan böyleymiş gibi baktı
güldü de bir keresinde.

REIN BLOEM

1 Kasım 2011 Salı

At Arabası: Bir Dolu ve Bir Boş
















TAHTA AT
III.

Aşk kadar nazlı saat kadar gerçek
Bir bülbül bakıyor bana doğru
Boş oda kadar tedirgin tehlike kadar güzel
Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor
Payıma korkarım eşsiz bir azap düşecek

Dostlarımız geldi öldü büyücüler
İnsanla peygamber arası basık bir gürültü içinde
Korkunç ilgiler döner dolaplar
Sedef gurur ve inat içinde

Seni bana getirsin ölüm yatağımdayken
Kırık ayaklı tahta at.

Sezai KARAKOÇ

23 Ekim 2011 Pazar

Deprem


 




















(...)
gideyim ona ve tutayım ellerini
diyeyim kabul et tüm mutluluğumu
sonra çevirir yüzümü ve duyarım bir kuşun
uzak kayıp ülkelerde dehşetle ötüşünü.

E.E.CUMMİNGS

18 Ekim 2011 Salı

Şiirin Beyhudeliği ve Dağlarca'nın Asaleti / Polat Onat




ŞİİRİN BEYHUDELİĞİ VE 
DAĞLARCA’NIN ASALETİ


Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bugün, yani 15 Ekim, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu dönemde bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin...

Şiir kolay bir şeydir; herkes rahatça oturup yarım saatte bir şiir yazabilir! Her insan biraz sevdalıysa, bir nebze hüzünlüyse birkaç günlüğüne şair kesilir. Belki bazı etkileyici kitaplar okunmuşsa, etkilenimlerin itelemesiyle bu şairliğin süresi birkaç aya yükselebilir. Dahası, çevredeki kimi yakın dostların teşvikiyle şairliğin miadı birkaç yıla yayılır. Dergilerde ürünlerle gözükmeler, bir ihtimal şiir kitabı yayımlatma... Genel itibarıyla konuşursak; ancak o kadar işte. Sonra hayatın zoraki sürüklemeleri neticesinde şiirin beyhude lânetinden kaçış, rutinin sakin sıradanlığına sığınış. Şiir yorar, acımasız bir cendereye sokar heveslilerini. Yıllar sonra ise "Ben de yazmıştım bir zamanlar" içlenmesiyle nihayete erer bu serüven.

Bir de karşısında saygı duruşuna geçilecek bir emek ve sabır dağı var. Bir asra yaklaşan ömrü boyunca şiirin o ağır yalnızlığını, çıldırtıcı ızdırabını, asil bir tutkuyla sırtlamak... Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan bahsediyorum. Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair. Bugün, yani 15 Ekim tarihi, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Öldüğünde genel itibarıyla yazılı ve görsel basınımızda, bir pop şarkıcısının gece hayatındaki maceraları kadar bile yer kaplamamıştı. Yeterince yadırgatıcı değil mi bu manzara? Bir asra yakın, hemen tamamı sadece şiire adanmış bir ömür, yüzden fazla şiir kitabı, acıyla dokunmuş belki on binlerce şiir, göz nuru dökülmüş yüz binlerce dize... Bir tek kitabı, "Çocuk ve Allah" bile onu çağımızın en büyük ve unutulmaz şairi olarak anmamız için yeterliydi oysa. Şiire adanmış ve yalnız şiir için yaşanan bir hayatın, böyle bir şairin ise toplumda daha büyük bir ilgi, sevgi ve coşku hâlesiyle kuşatılmış olması lazım gelmez miydi?

Şunu düşünüyorum; Dağlarca'nın şiirini hemen her kesim belli bir ölçüde mutlaka sever. Hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, her okurun kendini bulacağı, seveceği şiirleri vardır Dağlarca'nın. Fakat ne yazık ki, bir bütün olarak, hiçbir siyasi, felsefi, ideolojik anlayış da Dağlarca'yı bütünüyle sahiplenemez. Çünkü inişleri, çıkışları, tezatları, yansımaları, labirentleri bunca bol bir şiir, tamamıyla kabullenilemez, 'kategorize' etmeye alışmış algılar tarafından. Bu, sığlaşmaya engel teşkil etmesi sebebiyle belki de 'iyi bir şey'dir, kim bilir?

Böylesine velût bir şairin, niteliği belli bir çıtanın altına hiç düşmeyen, son dönemlerinde derin bir bilgeliği sessizce kucaklamış şiirleri yeterince yankı bulabildi mi? Hiç sanmıyorum. Elbette, doğal olarak, kimi kitap tanıtımları, ustaya saygı içeren dergi dosyaları, dostlarıyla ilginç anekdotlarını kapsayan bazı yazıları, edebiyat çevrelerinde dolaşımda olan dergilerde yer buluyor, bulacak. Fakat şairin, hem yerel ölçekte merceğini çevirdiği konuları hem de evrensel boyutta parmak bastığı temaları, arzulanan ciddiyette akademik bir perspektiften derinlemesine inceleyen yapıtların yetersizliği net bir gerçek. Dahası birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu erken dönemde, kapsamlı ve çok boyutlu bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin... Acelemiz ne, öyle değil mi?
  
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın vasiyetiydi. Kadıköy'deki apartman dairesi, kişisel eşyaları, kitapları ve resimleriyle onun adını taşıyan bir müze olacaktı. Adını zaten sağlığında kendisi koymuştu: "Dağlarca'dan Gökyüzü". Buraya gençlerin gelip kitap okumalarını, çay-kahve içip sohbet etmelerini isterdi. Keşke bürokratik işlemler bu kadar uzamasa da "Dağlarca'nın Gökyüzü" bir an önce açılabilse... Kim bilir, ne kadar mavi gözükür gökyüzü, şairin ışıltılı gözleriyle yıllarca penceresinden baktığı o evden?

           
        Polat ONAT
          Kültür Sanat Sayfası, 15 Ekim 2011

16 Ekim 2011 Pazar

Ortak Dili Zorlayan Bir Çalışma: "İhtiyarın Vefatı" (Ferit Esmer Genç)




İHTİYARIN VEFATI


Şair kitabın arka kapağında, kitabına dair şöyle bir açıklamada bulunmuş:

"şunu söyleyeyim günümüz şiirinde sıkça kullanılan güvenli 
yolda yani belirli bir dizge etrafında imgeselliğe yaslanan 
kolaycılığa sapmaktansa risk almayı tercih ederek 
alabildiğince basitlik ve yalınlıktan absürtlüğe dahası 
zırvalamaya dek açılan yelpaze etrafında sıradanlıklardaki 
müthiş çarpıcılığı lirik tonda hissettirme belki az da olsa
duyumsatma çabasının mütevazi bir tezahürüdür bu çalışma"


Kitabın editörü ise arka kapakta şöyle demiş: “Bu dizelere ekleyecek çok şey var. Ama bunları sonraya bırakmayı istiyorum. Sadece açıklığın, anlaşılırlığın lirizmi diyeyim ben şimdilik. Ve Polat Onat’ın şiirini bu hemen kavranan açıklıktaki mesafede duran imgeyle ördüğünü belirteyim. Ve elbette Polat Onat’ın şiirimizde farklı ama önemli bir yer edineceğini de. Okuyucuya bu sağlam, bir kitap bütünlüğü taşıyan bu güçlü şiiri okumasını salık vereceğim.”

Polat Onat, 1979 yılında İstanbul’da doğdu. Eğitim hayatına Bursa, Gümüşhane, Isparta ve İstanbul gibi şehirlerde devam ettirmiştir. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünden mezun olmuştur. Şu an Batman’da sınıf öğretmeni olarak çalışmaktadır. Evlidir. Bir kız ve bir erkek çocuk babasıdır. 

Polat Onat şiir yazma hayatına, daha önceleri de yazmakla birlikte 2009 yılında ilk şiir kitabı olan "Son"u çıkararak başlamıştır. “İhtiyarın Vefatı” ise şairin Şiirden Yayıncılıktan yayımlanan ikinci şiir kitabıdır. Şair ayrıca birçok dergide yazı yayımlamakla birlikte, 2002 yılında "Rıfat Ilgaz Şiir Yarışması / Mansiyon" ödülüne de lâyık görülmüştür.

1979 doğumlu olan bir şairin (32 yaşında) ilk kitabına "Son" ismini vermesi ve ayrıca ikinci kitabına "İhtiyarın Vefatı" ismini uygun görmesi, gerçekten şairin çok değişik bir bakış açısına sahip olduğunu göstermektedir.

İhtiyarın Vefatı kitabı "I. B/ölüm: Yaşlanmanın Ölümsüzlüğü" ve "II. B/ölüm: Ölümlerle Yaşlanan" diye iki bölümden oluşuyor. Her iki bölümde de 53’er şiir bulunarak toplamda kitap 106 şiirden oluşmaktadır. Yazar kendisine has bir şiir dili kullanarak çok değişik bir üslup ile şiirlerini kaleme almıştır. Eserin isminde de görüldüğü gibi ölüme yaklaşan bir yaşamın macerasını dile getirmektedir.

Yaşlanmak ve ölüm olgularını ele alan şairin, daha çok günümüzün geleneksel şiirleri üzerinden etkilendiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki eserin ana temasını şu şiirinden anlayabiliriz:


"eskimiş kalaylı kazanlar
gençler yaşlılıktan ne anlar
tuhaf karşılanır toplumda
bu tür manzumeler yazanlar."
(sayfa: 117)


Günümüz şiiri artık 1940’lı yıllarda yazılan şiirlerden çok farklı bir şekilde ele alınmaktadır. Bu insanların değişen bir varlık olmasından ötürü şiirlerin temasında pek bir farklılık olmadığı halde şiirlerdeki nazım ölçüleri, kafiye örgüleri vb. gibi şiirin özelliklerinin çok değişmesindendir. Günümüzde artık kafiye örgüsü ve nazım birimleri pek kullanılmamaktadır. Onat’ın şiirlerinde de değişen dünya ile birlikte bir paralellik bulunmaktadır.

Onat şiirlerinde bir bütünlük anlamını belirtmekten çok, işi sözcüklerle götürme peşinde olduğu izlenimi vermiştir. Bu da şiirlerini aceleye getirdiği sonucunu anımsatmaktadır. Burada yine söz oyunlarıyla oynamasının yanında şekillere de çok yer vermiştir. Örnek olarak: Akvaryum (sayfa: 54), Suskun (sayfa: 82), Yağmur (sayfa:116), Şey (sayfa: 89)…


Yine şair bazı şiirlerinde sözcüklerle bilgi vermek istemiştir. Örneğin: İlaç (sayfa: 48), Otopsi (sayfa: 59), Sağlık (sayfa: 74)…


GÖZLÜK

kitabımı evirip çevireceksin
beğenmeyeceksin kapak düzenini
yine de yanında oturan kişiye
bu şairi tanırdım, diyeceksin
uyumsuzun biriydi.
okudukça dudak bükecek
hayıflanacaksın verdiğin paraya
daha iyisini yazardım, diye söyleneceksin
küçümseyeceksin kimi dizelerimi,
yansımasından ışıyıp duracağım birkaç saat
ince metal çerçeveli gözlüklerinin.



Polat Onat, İhtiyarın Vefatı, sayfa: 41

Gözlük şiirinde de görüldüğü gibi şair Şiirden Yayınlarından çıkan eserinin iç düzenini çok güzel betimlemiştir. Çoğu şiirlerinde noktalama işaretleri ve yazım kuralları yok sayılmıştır. Oysaki şiirde vurguyu noktalama işaretleri belirtmektedir.

Şiirde kendine has yeni bir tarz geliştiren Onat’ın, ortak dili zorlayan ve yer yer yıkan bu tarz eserlerine aslında edebiyat dünyasında ihtiyacımız var.

Ferit Esmer GENÇ

www.kitaphaber.com.tr

14 Ekim 2011 Cuma

Ölmeden Önceki Son Ders (VİDEO)



Randy PAUSCH (1960 - 2008)

ABD'li bilgisayar bilimleri profesörüdür. Ağustos 2006'da kendisine pankreas kanseri teşhisi kondu ve yoğun bir tedavi programına girdi. Bir süre sonra kanserin vücuda yayıldığı fark edildi ve artık ölümcül bir durumda olduğu kendisine söylendi. Bundan sonra Pausch, karısı ve 3 çocuğu ile daha çok vakit geçirebilmek için hayatını biraz daha uzatabilecek tedavilere ağırlık verdi. Ayrıca çocuklarına bir miras olarak bırakabileceği tek şeyin en iyi yapabildiği şey olan bir konuşma olabileceğini düşünerek en son çıktığı semineri bu amaçla verdi. 25 Temmuz 2008'de aile evinde hayatını kaybetti.