1 Kasım 2011 Salı

At Arabası: Bir Dolu ve Bir Boş
















TAHTA AT
III.

Aşk kadar nazlı saat kadar gerçek
Bir bülbül bakıyor bana doğru
Boş oda kadar tedirgin tehlike kadar güzel
Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor
Payıma korkarım eşsiz bir azap düşecek

Dostlarımız geldi öldü büyücüler
İnsanla peygamber arası basık bir gürültü içinde
Korkunç ilgiler döner dolaplar
Sedef gurur ve inat içinde

Seni bana getirsin ölüm yatağımdayken
Kırık ayaklı tahta at.

Sezai KARAKOÇ

23 Ekim 2011 Pazar

Deprem


 




















(...)
gideyim ona ve tutayım ellerini
diyeyim kabul et tüm mutluluğumu
sonra çevirir yüzümü ve duyarım bir kuşun
uzak kayıp ülkelerde dehşetle ötüşünü.

E.E.CUMMİNGS

18 Ekim 2011 Salı

Şiirin Beyhudeliği ve Dağlarca'nın Asaleti / Polat Onat




ŞİİRİN BEYHUDELİĞİ VE 
DAĞLARCA’NIN ASALETİ


Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bugün, yani 15 Ekim, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu dönemde bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin...

Şiir kolay bir şeydir; herkes rahatça oturup yarım saatte bir şiir yazabilir! Her insan biraz sevdalıysa, bir nebze hüzünlüyse birkaç günlüğüne şair kesilir. Belki bazı etkileyici kitaplar okunmuşsa, etkilenimlerin itelemesiyle bu şairliğin süresi birkaç aya yükselebilir. Dahası, çevredeki kimi yakın dostların teşvikiyle şairliğin miadı birkaç yıla yayılır. Dergilerde ürünlerle gözükmeler, bir ihtimal şiir kitabı yayımlatma... Genel itibarıyla konuşursak; ancak o kadar işte. Sonra hayatın zoraki sürüklemeleri neticesinde şiirin beyhude lânetinden kaçış, rutinin sakin sıradanlığına sığınış. Şiir yorar, acımasız bir cendereye sokar heveslilerini. Yıllar sonra ise "Ben de yazmıştım bir zamanlar" içlenmesiyle nihayete erer bu serüven.

Bir de karşısında saygı duruşuna geçilecek bir emek ve sabır dağı var. Bir asra yaklaşan ömrü boyunca şiirin o ağır yalnızlığını, çıldırtıcı ızdırabını, asil bir tutkuyla sırtlamak... Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan bahsediyorum. Hemen herkesin kulağına aşina gelen, öğrencilik yıllarında, okul kitabında rastladığı birkaç şiirini okuduğu bir şair. Bugün, yani 15 Ekim tarihi, onun ölümünün üçüncü yıldönümü. Öldüğünde genel itibarıyla yazılı ve görsel basınımızda, bir pop şarkıcısının gece hayatındaki maceraları kadar bile yer kaplamamıştı. Yeterince yadırgatıcı değil mi bu manzara? Bir asra yakın, hemen tamamı sadece şiire adanmış bir ömür, yüzden fazla şiir kitabı, acıyla dokunmuş belki on binlerce şiir, göz nuru dökülmüş yüz binlerce dize... Bir tek kitabı, "Çocuk ve Allah" bile onu çağımızın en büyük ve unutulmaz şairi olarak anmamız için yeterliydi oysa. Şiire adanmış ve yalnız şiir için yaşanan bir hayatın, böyle bir şairin ise toplumda daha büyük bir ilgi, sevgi ve coşku hâlesiyle kuşatılmış olması lazım gelmez miydi?

Şunu düşünüyorum; Dağlarca'nın şiirini hemen her kesim belli bir ölçüde mutlaka sever. Hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, her okurun kendini bulacağı, seveceği şiirleri vardır Dağlarca'nın. Fakat ne yazık ki, bir bütün olarak, hiçbir siyasi, felsefi, ideolojik anlayış da Dağlarca'yı bütünüyle sahiplenemez. Çünkü inişleri, çıkışları, tezatları, yansımaları, labirentleri bunca bol bir şiir, tamamıyla kabullenilemez, 'kategorize' etmeye alışmış algılar tarafından. Bu, sığlaşmaya engel teşkil etmesi sebebiyle belki de 'iyi bir şey'dir, kim bilir?

Böylesine velût bir şairin, niteliği belli bir çıtanın altına hiç düşmeyen, son dönemlerinde derin bir bilgeliği sessizce kucaklamış şiirleri yeterince yankı bulabildi mi? Hiç sanmıyorum. Elbette, doğal olarak, kimi kitap tanıtımları, ustaya saygı içeren dergi dosyaları, dostlarıyla ilginç anekdotlarını kapsayan bazı yazıları, edebiyat çevrelerinde dolaşımda olan dergilerde yer buluyor, bulacak. Fakat şairin, hem yerel ölçekte merceğini çevirdiği konuları hem de evrensel boyutta parmak bastığı temaları, arzulanan ciddiyette akademik bir perspektiften derinlemesine inceleyen yapıtların yetersizliği net bir gerçek. Dahası birinci elden tanıdıklarının çoğunun aramızda olduğu bu erken dönemde, kapsamlı ve çok boyutlu bir "Dağlarca Belgeseli" projesine ihtiyacımız yok mu? Elbette yok! Hele aradan bir yirmi-otuz yıl geçsin... Acelemiz ne, öyle değil mi?
  
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın vasiyetiydi. Kadıköy'deki apartman dairesi, kişisel eşyaları, kitapları ve resimleriyle onun adını taşıyan bir müze olacaktı. Adını zaten sağlığında kendisi koymuştu: "Dağlarca'dan Gökyüzü". Buraya gençlerin gelip kitap okumalarını, çay-kahve içip sohbet etmelerini isterdi. Keşke bürokratik işlemler bu kadar uzamasa da "Dağlarca'nın Gökyüzü" bir an önce açılabilse... Kim bilir, ne kadar mavi gözükür gökyüzü, şairin ışıltılı gözleriyle yıllarca penceresinden baktığı o evden?

           
        Polat ONAT
          Kültür Sanat Sayfası, 15 Ekim 2011

16 Ekim 2011 Pazar

Ortak Dili Zorlayan Bir Çalışma: "İhtiyarın Vefatı" (Ferit Esmer Genç)




İHTİYARIN VEFATI


Şair kitabın arka kapağında, kitabına dair şöyle bir açıklamada bulunmuş:

"şunu söyleyeyim günümüz şiirinde sıkça kullanılan güvenli 
yolda yani belirli bir dizge etrafında imgeselliğe yaslanan 
kolaycılığa sapmaktansa risk almayı tercih ederek 
alabildiğince basitlik ve yalınlıktan absürtlüğe dahası 
zırvalamaya dek açılan yelpaze etrafında sıradanlıklardaki 
müthiş çarpıcılığı lirik tonda hissettirme belki az da olsa
duyumsatma çabasının mütevazi bir tezahürüdür bu çalışma"


Kitabın editörü ise arka kapakta şöyle demiş: “Bu dizelere ekleyecek çok şey var. Ama bunları sonraya bırakmayı istiyorum. Sadece açıklığın, anlaşılırlığın lirizmi diyeyim ben şimdilik. Ve Polat Onat’ın şiirini bu hemen kavranan açıklıktaki mesafede duran imgeyle ördüğünü belirteyim. Ve elbette Polat Onat’ın şiirimizde farklı ama önemli bir yer edineceğini de. Okuyucuya bu sağlam, bir kitap bütünlüğü taşıyan bu güçlü şiiri okumasını salık vereceğim.”

Polat Onat, 1979 yılında İstanbul’da doğdu. Eğitim hayatına Bursa, Gümüşhane, Isparta ve İstanbul gibi şehirlerde devam ettirmiştir. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünden mezun olmuştur. Şu an Batman’da sınıf öğretmeni olarak çalışmaktadır. Evlidir. Bir kız ve bir erkek çocuk babasıdır. 

Polat Onat şiir yazma hayatına, daha önceleri de yazmakla birlikte 2009 yılında ilk şiir kitabı olan "Son"u çıkararak başlamıştır. “İhtiyarın Vefatı” ise şairin Şiirden Yayıncılıktan yayımlanan ikinci şiir kitabıdır. Şair ayrıca birçok dergide yazı yayımlamakla birlikte, 2002 yılında "Rıfat Ilgaz Şiir Yarışması / Mansiyon" ödülüne de lâyık görülmüştür.

1979 doğumlu olan bir şairin (32 yaşında) ilk kitabına "Son" ismini vermesi ve ayrıca ikinci kitabına "İhtiyarın Vefatı" ismini uygun görmesi, gerçekten şairin çok değişik bir bakış açısına sahip olduğunu göstermektedir.

İhtiyarın Vefatı kitabı "I. B/ölüm: Yaşlanmanın Ölümsüzlüğü" ve "II. B/ölüm: Ölümlerle Yaşlanan" diye iki bölümden oluşuyor. Her iki bölümde de 53’er şiir bulunarak toplamda kitap 106 şiirden oluşmaktadır. Yazar kendisine has bir şiir dili kullanarak çok değişik bir üslup ile şiirlerini kaleme almıştır. Eserin isminde de görüldüğü gibi ölüme yaklaşan bir yaşamın macerasını dile getirmektedir.

Yaşlanmak ve ölüm olgularını ele alan şairin, daha çok günümüzün geleneksel şiirleri üzerinden etkilendiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki eserin ana temasını şu şiirinden anlayabiliriz:


"eskimiş kalaylı kazanlar
gençler yaşlılıktan ne anlar
tuhaf karşılanır toplumda
bu tür manzumeler yazanlar."
(sayfa: 117)


Günümüz şiiri artık 1940’lı yıllarda yazılan şiirlerden çok farklı bir şekilde ele alınmaktadır. Bu insanların değişen bir varlık olmasından ötürü şiirlerin temasında pek bir farklılık olmadığı halde şiirlerdeki nazım ölçüleri, kafiye örgüleri vb. gibi şiirin özelliklerinin çok değişmesindendir. Günümüzde artık kafiye örgüsü ve nazım birimleri pek kullanılmamaktadır. Onat’ın şiirlerinde de değişen dünya ile birlikte bir paralellik bulunmaktadır.

Onat şiirlerinde bir bütünlük anlamını belirtmekten çok, işi sözcüklerle götürme peşinde olduğu izlenimi vermiştir. Bu da şiirlerini aceleye getirdiği sonucunu anımsatmaktadır. Burada yine söz oyunlarıyla oynamasının yanında şekillere de çok yer vermiştir. Örnek olarak: Akvaryum (sayfa: 54), Suskun (sayfa: 82), Yağmur (sayfa:116), Şey (sayfa: 89)…


Yine şair bazı şiirlerinde sözcüklerle bilgi vermek istemiştir. Örneğin: İlaç (sayfa: 48), Otopsi (sayfa: 59), Sağlık (sayfa: 74)…


GÖZLÜK

kitabımı evirip çevireceksin
beğenmeyeceksin kapak düzenini
yine de yanında oturan kişiye
bu şairi tanırdım, diyeceksin
uyumsuzun biriydi.
okudukça dudak bükecek
hayıflanacaksın verdiğin paraya
daha iyisini yazardım, diye söyleneceksin
küçümseyeceksin kimi dizelerimi,
yansımasından ışıyıp duracağım birkaç saat
ince metal çerçeveli gözlüklerinin.



Polat Onat, İhtiyarın Vefatı, sayfa: 41

Gözlük şiirinde de görüldüğü gibi şair Şiirden Yayınlarından çıkan eserinin iç düzenini çok güzel betimlemiştir. Çoğu şiirlerinde noktalama işaretleri ve yazım kuralları yok sayılmıştır. Oysaki şiirde vurguyu noktalama işaretleri belirtmektedir.

Şiirde kendine has yeni bir tarz geliştiren Onat’ın, ortak dili zorlayan ve yer yer yıkan bu tarz eserlerine aslında edebiyat dünyasında ihtiyacımız var.

Ferit Esmer GENÇ

www.kitaphaber.com.tr

14 Ekim 2011 Cuma

Ölmeden Önceki Son Ders (VİDEO)



Randy PAUSCH (1960 - 2008)

ABD'li bilgisayar bilimleri profesörüdür. Ağustos 2006'da kendisine pankreas kanseri teşhisi kondu ve yoğun bir tedavi programına girdi. Bir süre sonra kanserin vücuda yayıldığı fark edildi ve artık ölümcül bir durumda olduğu kendisine söylendi. Bundan sonra Pausch, karısı ve 3 çocuğu ile daha çok vakit geçirebilmek için hayatını biraz daha uzatabilecek tedavilere ağırlık verdi. Ayrıca çocuklarına bir miras olarak bırakabileceği tek şeyin en iyi yapabildiği şey olan bir konuşma olabileceğini düşünerek en son çıktığı semineri bu amaçla verdi. 25 Temmuz 2008'de aile evinde hayatını kaybetti.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Hasankeyf'te Ölmek





















(...)
Geceyi burada geçiren bir çoban
Akşamleyin bu taşa oturup belki
"Acaba ne olacak bu yerde
Bundan iki yüzyıl sonra" diye düşünmüştür
Ve yanıtlamıştır onu kabaran tepeler:
"Tanıdığın hiçbir şey."

M.RYON

5 Ekim 2011 Çarşamba

1 Ekim 2011 Cumartesi

Bekleme Salonu


BEKLEME SALONU

(...)
Bir başımayım
Bekleme salonunda yüreğimin
Beklemekteyim son treni
Gecenin bir yarısında
Buluşuyoruz garın bekleme salonunda
Sonra sen evine gidiyorsun
Bense hep evimdeydim zaten.


VLADİMİR LEVÇEV 

Ağaç ve Ev


Bacasından, püfür püfür
Yaşam tüterdi bir zamanlar
Şimdi terkedilmişliğin soğuk ve sessiz çığlığı
Ölümün parmak izleri dolaşır duvarlarında.

Ne garip ki evler kaldı kimsesiz;
İnsanlar sokaklarda çatısız, evsiz.

Ve o ağaç!

Gölgesinde misafir ettiğim, onca hayat... 
Nerdesiniz?
Beni toprağa bağlayın
Yeniden
Köklerimle değil ziyaretlerinizle.

Şiir: Yasemin Bozacı ÖZDEMİR
Fotoğraf: Özgür CEBECİ


21 Eylül 2011 Çarşamba

Meryem'in Terlik Oyunu (VİDEO)


Meryem, elindeki terlikle, kendini oyunların o uçsuz bucaksız alemine kaptırmış, kim bilir neler hayal ediyor? Mutluluk dedikleri bu olmalı.

18 Eylül 2011 Pazar

Dağlarca Öldü, Peki Ya Şiir? (Polat Onat)



DAĞLARCA ÖLDÜ,
PEKİ YA ŞİİR?

Bundan yaklaşık dokuz yıl önce, Dağlarca’yı evinde ilk kez ziyaret etmiştim. Görüşmemizin ardından, sıcağı sıcağına not aldığım izlenimlerimi paylaşmak istiyorum:

İçeri girdiğimde kahverengi, eski koltuğuna yaslanmış, ayaklarının üzerini bir battaniyeyle örtmüş, televizyonda MTV kanalında, bir hard rock grubunun klibini seyrediyordu Dağlarca. Beni fark edince televizyonu kapattırdı.

Biraz muhabbetin ardından, şiirlerimden birkaç tanesini okumamı istedi. Ama ben daha birkaç dize bile okumadan, ürünlerimi hiç beğenmediğini ifade etti. “Şiirle hiç alakası yok. Bunları yırt at, yeniden başla şiire.” dedi. Hatta bir ara gülerek “Ver şu şiir dosyanı da, sana not olarak koca bir sıfır verdiğimi yazayım üzerine.” dedi yarı şaka yarı ciddi. Ama şiirlerimi doğru düzgün dinlememişti bile.

Etkilenimlerden uzak kalıp, böylesine özgün bir şiiri nasıl oluşturduğunu sordum. Dağlarca “Bu benim içimden gelen bir şey, bunu bilinçli olarak yapmıyorum. Ben daha şiir yazmaya ve yayımlamaya başlamadan yıllarca önce Türk şiirinin doruğu olacağımı biliyordum. Şiir kendiliğinden, tarz kendiliğinden ortaya çıkar gerçek şairde. Yazma çabası yaşamamın yüreğidir. Şiir çalışmadığım, yazmadığım, düzeltmediğim gün yoktur.” dedi.

Laf arasında, benim taşrada yaşayan kişilerin ürün yayınlatmasındaki zorluklardan yakınmama karşılık “Sen iyi bir şiir yazıp denize atsan bile, o şiir er geç yine hak ettiği dergilerde yerini bulur.” dedi. Bu söz hoşuma gittiği için hemen not defterime yazmak istediğimde, tatlı tatlı gülerek “Basit bir laftı, not almana gerek yok, deli misin sen!” dedikten sonra ekledi “Sen kendi başına hareket et, kendi yolunu çiz. Şiirde her zaman uzun vadeli bir amacın olsun ve başarmak için yoğun çaba göster. İstanbul’dan ve edebiyat çevrelerinden uzak olman bir olumsuzluk sayılmaz.”

Askerliğiyle, orduyla ilgili sorular sordum. Askerliğe girişini şöyle anlattı: Babası Dağlarca’yı askeri okula vermek istiyormuş. O ise askeri okula girmek istemiyormuş. Ve gitmeyeceğine dair Kuran-ı Kerim’i öperek yemin etmiş. Babası buna karşılık, diğer odaya gitmiş ve daha büyük boyda bir Kuran getirmiş. “Seni askeri okula göndereceğim.” diye babası da bu Kuran’ı öperek yemin etmiş. “Tabii ki sonuçta babam kazandı.” dedi Dağlarca neşeyle. Askerdeyken her koşulda, en zor şartlarda, mum ışığında, at sırtında bile şiirler yazdığını anlattı. “Şiirin istediği disiplin askerlikten daha fazladır.” diye de ekledi.

Aç olmadığımı söylediğim halde masaya benim için de tabak koydurdu. Tuhaf bir yemek getirdi hizmetçi kadın. İlk defa görüyordum böyle pekmezli bir sebze yemeğini. Teşekkür ederek masadan kalkmak istedim. Ama Dağlarca çok ısrar ettiğinden dolayı, zorla da olsa bol ekmekle biraz yemeye çalıştım bu ilginç yemeği. Pek belli etmesem de epey midem bulandı. Bu tür yemeklere alışık olmadığımı tahmin eden Dağlarca “Gör bak işte, çok yaşamak için, neler yemek zorunda kalıyorum.” dedi.

Sofradan kalkınca devam eden konuşmamızın bir bölümünde Dağlarca’nın içli içli “Yalnızlık Allah’a mahsus.” demesini asla unutamam. Ne kadar başarılı ve sevilen bir şair olsa da kimsesiz oluşu onu çok hüzünlendiriyor. “Her başarının bir kefareti vardır, sizinki de yalnızlığınızdır belki.” dedim. Bir cevap vermedi, öyle baktı pencereden dışarıya dalgın dalgın. Ayrılırken elini öptürmek istemedi ama ben yine de öptüm. Giderken kapıyı kapatmadan önce son kez “Eyvallah Üstat.” dedim. “Güle güle, yine gel e mi?” diye yanıtladı.

Dağlarca’nın oturduğu apartmanın alt katındaki kahvede, yaşlı emekliler kâğıt oynuyorlardı sigara dumanları arasında. Kim bilir hava kararmaya başlayınca, Dağlarca da şiir oynamaya başlayacaktı belki masasında yapayalnız. Herkes en iyi bildiği oyunu oynar öyle değil mi? Ara sokaklardan geçtikten sonra, Bahariye Caddesi’nde dolaşmaya başladım. Önümde yürüyen uzun boylu bir gencin elinde Dağlarca’nın yazdığı bir şiir kitabı gözüme ilişti. Bu tesadüfe çok şaşırdım ve “Belki de şiir oyununun en güzel tarafı budur.” diye mırıldandım kendi kendime.
9 Şubat 2003

POLAT ONAT
Taraf Gazetesi, Kitap Eki, Eylül 2011
Sayı:8   Sayfa:23 

15 Eylül 2011 Perşembe

Hayatın Yarısı: Uyku (VİDEO)


Bir insan hayatının yarıya yakını böyle geçiyor. Oğlum Said Fazıl huzurla uyuyor. Basitlikteki inanılmazlık, saf ve irkiltici gerçek...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kör Müzisyen ve Tabutu



(...)
Hançerle kuşu, göğsünde yuva yapanı
Ah, son nakaratını anlayabilir misin?
Şakı: bağışla, biraz daha iyi şakı,
Şarkı söyle ona gittiğimde ben.

EMILY DICKINSON (1830 - 1886)


10 Eylül 2011 Cumartesi

Kıyamet Gününe Kadar Hapis Fotoğrafları





SİİRT / TİLLO

(...)
avut kendini
kederle sertleşmiş
bir taş olacağız
keder taşı
ne ümitlerde ne de anılarda
kalabilen bir taş
harabe olmaya mahkum edilen bir taş blok.

DRAGAN DRAGOJLOVİC


6 Eylül 2011 Salı

İki Neşe ve İki Hüzün

1.Neşe


2.Neşe


1.Hüzün


2.Hüzün


(...)
Gün gelir yürekte hüzün de söner artık 
Ne mutluluğun, ne acıların olduğu bir yerde 
Düşler de, anımsayışlar da silinir gitgide 
Kalır sadece her şeyi bağışlatan bir uzaklık.

İVAN BUNİN (1870-1953)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Batman Şehir İçi Dolmuşu Turu-2006 (VİDEO)


Batman'da, şehir içi dolmuşuyla, Petrolkent Mahallesi'nden Sigorta Hastanesi'ne doğru bir yolculuk.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Ana ile Kızı ve Otuz Yıl Sonrası




(...)
Ve sanırım şimdi başlıyor ölüm
Ölüm bir rüya gibi başlar
İçinde birçok eşya ve ablamın kahkahaları olan
Küçüğüz, yürüyoruz
Yaban mersinleri topluyoruz yol boyunca
Ne yapıyorsun beni rahat bırak
Görmüyor musun rüyadayım
Ve bir rüyadayken asla seksen yaşında değildir insan.

ANNE SEXTON (1928-1974)

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Ölümüne Sevda ve Eşikteki Mezar

- Ölümüne sevda diye buna derim ben!


"Bu kapının eşiğinden her gelip geçen çiğnesin mezarımı."

(...)
Ama yine de bağışlıyorsun 
Önemi yok hiçbir şeyin 
Unutuluyor elbiselerin gölgesi 
Burada, aramızda, rastlantılar yurdunda 
Ölmedin sen, yatmıyorsun selvilerin altında 
Ölüm yok acemilere.

FERNANDO PESSOA (1888-1935)

27 Ağustos 2011 Cumartesi

25 Ağustos 2011 Perşembe

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi (Diyarbakır)



















Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,
 
Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
 
Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;
 
Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?


Cahit Sıtkı TARANCI