1 Ekim 2011 Cumartesi

Ağaç ve Ev


Bacasından, püfür püfür
Yaşam tüterdi bir zamanlar
Şimdi terkedilmişliğin soğuk ve sessiz çığlığı
Ölümün parmak izleri dolaşır duvarlarında.

Ne garip ki evler kaldı kimsesiz;
İnsanlar sokaklarda çatısız, evsiz.

Ve o ağaç!

Gölgesinde misafir ettiğim, onca hayat... 
Nerdesiniz?
Beni toprağa bağlayın
Yeniden
Köklerimle değil ziyaretlerinizle.

Şiir: Yasemin Bozacı ÖZDEMİR
Fotoğraf: Özgür CEBECİ


21 Eylül 2011 Çarşamba

Meryem'in Terlik Oyunu (VİDEO)


Meryem, elindeki terlikle, kendini oyunların o uçsuz bucaksız alemine kaptırmış, kim bilir neler hayal ediyor? Mutluluk dedikleri bu olmalı.

18 Eylül 2011 Pazar

Dağlarca Öldü, Peki Ya Şiir? (Polat Onat)



DAĞLARCA ÖLDÜ,
PEKİ YA ŞİİR?

Bundan yaklaşık dokuz yıl önce, Dağlarca’yı evinde ilk kez ziyaret etmiştim. Görüşmemizin ardından, sıcağı sıcağına not aldığım izlenimlerimi paylaşmak istiyorum:

İçeri girdiğimde kahverengi, eski koltuğuna yaslanmış, ayaklarının üzerini bir battaniyeyle örtmüş, televizyonda MTV kanalında, bir hard rock grubunun klibini seyrediyordu Dağlarca. Beni fark edince televizyonu kapattırdı.

Biraz muhabbetin ardından, şiirlerimden birkaç tanesini okumamı istedi. Ama ben daha birkaç dize bile okumadan, ürünlerimi hiç beğenmediğini ifade etti. “Şiirle hiç alakası yok. Bunları yırt at, yeniden başla şiire.” dedi. Hatta bir ara gülerek “Ver şu şiir dosyanı da, sana not olarak koca bir sıfır verdiğimi yazayım üzerine.” dedi yarı şaka yarı ciddi. Ama şiirlerimi doğru düzgün dinlememişti bile.

Etkilenimlerden uzak kalıp, böylesine özgün bir şiiri nasıl oluşturduğunu sordum. Dağlarca “Bu benim içimden gelen bir şey, bunu bilinçli olarak yapmıyorum. Ben daha şiir yazmaya ve yayımlamaya başlamadan yıllarca önce Türk şiirinin doruğu olacağımı biliyordum. Şiir kendiliğinden, tarz kendiliğinden ortaya çıkar gerçek şairde. Yazma çabası yaşamamın yüreğidir. Şiir çalışmadığım, yazmadığım, düzeltmediğim gün yoktur.” dedi.

Laf arasında, benim taşrada yaşayan kişilerin ürün yayınlatmasındaki zorluklardan yakınmama karşılık “Sen iyi bir şiir yazıp denize atsan bile, o şiir er geç yine hak ettiği dergilerde yerini bulur.” dedi. Bu söz hoşuma gittiği için hemen not defterime yazmak istediğimde, tatlı tatlı gülerek “Basit bir laftı, not almana gerek yok, deli misin sen!” dedikten sonra ekledi “Sen kendi başına hareket et, kendi yolunu çiz. Şiirde her zaman uzun vadeli bir amacın olsun ve başarmak için yoğun çaba göster. İstanbul’dan ve edebiyat çevrelerinden uzak olman bir olumsuzluk sayılmaz.”

Askerliğiyle, orduyla ilgili sorular sordum. Askerliğe girişini şöyle anlattı: Babası Dağlarca’yı askeri okula vermek istiyormuş. O ise askeri okula girmek istemiyormuş. Ve gitmeyeceğine dair Kuran-ı Kerim’i öperek yemin etmiş. Babası buna karşılık, diğer odaya gitmiş ve daha büyük boyda bir Kuran getirmiş. “Seni askeri okula göndereceğim.” diye babası da bu Kuran’ı öperek yemin etmiş. “Tabii ki sonuçta babam kazandı.” dedi Dağlarca neşeyle. Askerdeyken her koşulda, en zor şartlarda, mum ışığında, at sırtında bile şiirler yazdığını anlattı. “Şiirin istediği disiplin askerlikten daha fazladır.” diye de ekledi.

Aç olmadığımı söylediğim halde masaya benim için de tabak koydurdu. Tuhaf bir yemek getirdi hizmetçi kadın. İlk defa görüyordum böyle pekmezli bir sebze yemeğini. Teşekkür ederek masadan kalkmak istedim. Ama Dağlarca çok ısrar ettiğinden dolayı, zorla da olsa bol ekmekle biraz yemeye çalıştım bu ilginç yemeği. Pek belli etmesem de epey midem bulandı. Bu tür yemeklere alışık olmadığımı tahmin eden Dağlarca “Gör bak işte, çok yaşamak için, neler yemek zorunda kalıyorum.” dedi.

Sofradan kalkınca devam eden konuşmamızın bir bölümünde Dağlarca’nın içli içli “Yalnızlık Allah’a mahsus.” demesini asla unutamam. Ne kadar başarılı ve sevilen bir şair olsa da kimsesiz oluşu onu çok hüzünlendiriyor. “Her başarının bir kefareti vardır, sizinki de yalnızlığınızdır belki.” dedim. Bir cevap vermedi, öyle baktı pencereden dışarıya dalgın dalgın. Ayrılırken elini öptürmek istemedi ama ben yine de öptüm. Giderken kapıyı kapatmadan önce son kez “Eyvallah Üstat.” dedim. “Güle güle, yine gel e mi?” diye yanıtladı.

Dağlarca’nın oturduğu apartmanın alt katındaki kahvede, yaşlı emekliler kâğıt oynuyorlardı sigara dumanları arasında. Kim bilir hava kararmaya başlayınca, Dağlarca da şiir oynamaya başlayacaktı belki masasında yapayalnız. Herkes en iyi bildiği oyunu oynar öyle değil mi? Ara sokaklardan geçtikten sonra, Bahariye Caddesi’nde dolaşmaya başladım. Önümde yürüyen uzun boylu bir gencin elinde Dağlarca’nın yazdığı bir şiir kitabı gözüme ilişti. Bu tesadüfe çok şaşırdım ve “Belki de şiir oyununun en güzel tarafı budur.” diye mırıldandım kendi kendime.
9 Şubat 2003

POLAT ONAT
Taraf Gazetesi, Kitap Eki, Eylül 2011
Sayı:8   Sayfa:23 

15 Eylül 2011 Perşembe

Hayatın Yarısı: Uyku (VİDEO)


Bir insan hayatının yarıya yakını böyle geçiyor. Oğlum Said Fazıl huzurla uyuyor. Basitlikteki inanılmazlık, saf ve irkiltici gerçek...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kör Müzisyen ve Tabutu



(...)
Hançerle kuşu, göğsünde yuva yapanı
Ah, son nakaratını anlayabilir misin?
Şakı: bağışla, biraz daha iyi şakı,
Şarkı söyle ona gittiğimde ben.

EMILY DICKINSON (1830 - 1886)


10 Eylül 2011 Cumartesi

Kıyamet Gününe Kadar Hapis Fotoğrafları





SİİRT / TİLLO

(...)
avut kendini
kederle sertleşmiş
bir taş olacağız
keder taşı
ne ümitlerde ne de anılarda
kalabilen bir taş
harabe olmaya mahkum edilen bir taş blok.

DRAGAN DRAGOJLOVİC


6 Eylül 2011 Salı

İki Neşe ve İki Hüzün

1.Neşe


2.Neşe


1.Hüzün


2.Hüzün


(...)
Gün gelir yürekte hüzün de söner artık 
Ne mutluluğun, ne acıların olduğu bir yerde 
Düşler de, anımsayışlar da silinir gitgide 
Kalır sadece her şeyi bağışlatan bir uzaklık.

İVAN BUNİN (1870-1953)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Batman Şehir İçi Dolmuşu Turu-2006 (VİDEO)


Batman'da, şehir içi dolmuşuyla, Petrolkent Mahallesi'nden Sigorta Hastanesi'ne doğru bir yolculuk.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Ana ile Kızı ve Otuz Yıl Sonrası




(...)
Ve sanırım şimdi başlıyor ölüm
Ölüm bir rüya gibi başlar
İçinde birçok eşya ve ablamın kahkahaları olan
Küçüğüz, yürüyoruz
Yaban mersinleri topluyoruz yol boyunca
Ne yapıyorsun beni rahat bırak
Görmüyor musun rüyadayım
Ve bir rüyadayken asla seksen yaşında değildir insan.

ANNE SEXTON (1928-1974)

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Ölümüne Sevda ve Eşikteki Mezar

- Ölümüne sevda diye buna derim ben!


"Bu kapının eşiğinden her gelip geçen çiğnesin mezarımı."

(...)
Ama yine de bağışlıyorsun 
Önemi yok hiçbir şeyin 
Unutuluyor elbiselerin gölgesi 
Burada, aramızda, rastlantılar yurdunda 
Ölmedin sen, yatmıyorsun selvilerin altında 
Ölüm yok acemilere.

FERNANDO PESSOA (1888-1935)

27 Ağustos 2011 Cumartesi

25 Ağustos 2011 Perşembe

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi (Diyarbakır)



















Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,
 
Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
 
Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;
 
Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?


Cahit Sıtkı TARANCI


16 Ağustos 2011 Salı

Batman'daki Küçük Öğrencilerden "Eftelya" Şarkısı (VİDEO)


Batman'daki Sakarya İlköğretim Okulunda eski öğrencilerim, veda günümüzde "Eftelya" şarkısını söylüyor.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Kızım Meryem'in Duası / Yeni Bahar Dergisi



"Allah'ım, ben seni çok seviyorum. Annemi ve babamı koru. Kardeşim büyüyünce onunla iyi arkadaş olacağım. En iyi oyuncaklarımı paylaşacağım. Allah'ım, ben eskiden bebektim, şimdi abla oldum. Allah'ım bana kırmızı çanta verdiğin için çok teşekkür ederim. Gelecek yıl bana bir tane daha doğum günü yapacaklar. Senden güzel elbiseli, büyük paketli bir bebek istiyorum. AMİN."
Meryem Onat





Yeni Bahar Dergisi
21 Temmuz 2011 / Perşembe
Sayı:16 – Sayfa:19

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Eski Bir Fotoğraf ve Arkası






Mercimek Ahmet oğlu 
Mehmet ÖZTÜRK (1928 - 2004)

Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;
Ölsen seni sırtında taşır toprağın altı.
Ey gölgeden ümmid-i vefa eyleyen insan!
Kaç gün seni hatırlayacaktır şu karaltı?

Mehmet Akif ERSOY
“Safahat”

3 Ağustos 2011 Çarşamba

İmkânsız Masumiyet: İhtiyarın Vefatı (Halim Şafak)


DİP ODA – 11

(...)

Polat Onat’ın kitabı “İhtiyarın Vefatı”nı izleksel bir kitap olarak görmek pek mümkün görünmüyor. İhtiyarın ve ihtiyarlığın şiirini oluşturan bakışına rağmen böyle bu. İhtiyarın / şairin biri dünyaya bakıyor, gezip dolaşıyor sonra bulup çıkardıklarını ve takıldıklarını anlatıyor. Onat dondurduğu anları ihtiyarın / kendi gözünden ve zihninden büyük ölçüde yine görüntü haline getirerek şiirleştiriyor. Bunu imgeden olabildiğine uzakta gerçekleştiriyor.

İkinci kitabı “İhtiyarın Vefatı”nda söylemsel, dilsel ve biçimsel bir farklılaşma ve zenginleşmeden söz etmek zordur. İlk kitabı “Son”dan bu yana imgenin yerine görüntüler anlatmaktadır. Gündelik hayattan geçmişe ve bugüne bakarak saptanan ya da kurgulanan görüntüler anlatıcı ihtiyarın / şairin sözcükleriyle şiir olmaktadır.

Kimi zaman bu da kesmiyor olacak ki Onat anlık görüntüyü bırakıp şiiri görsel oyun haline getiriyor. Bu Onat’ın sinemayla kurduğu ilişkinin başka bir görselliğe kapılarını sonuna kadar açtığını gösteriyor. Bu durum anlamı sözcükten uzaklaştırmaya yetmese de sözcüğü görselleştiriyor. Onat’a da bu görsellikle istediği oyunu oynamak kalıyor.

“İhtiyarın Vefatı”nda insanı ölüme hazırlayan ihtiyarlığın olgu olarak söz konusu edilmesini olumlamak gerekiyor. Şair böylelikle geride bıraktığı ve yaşadığı dünyayı değerlendiriyor. Bunu yaparken ihtiyar/lık üstünden kendi hayatını şiire dâhil ediyor.

Polat Onat “İhtiyarın Vefatı”yla politik vurgulardan özellikle kaçınarak kendi hayatının zihninde bıraktığı olgu ve görüntülerle ilerliyor, iyi de ediyor. Polat Onat baştan beri sinema ve sinemasal ögelere ilgisinden dolayı görüntüyü seviyor. Burada önemli olan görüntülerin birkaçı dışında hayatın ve onu kendine dâhil eden doğanın içinden çekip çıkarılmasıdır. Bunun ihtiyarlık gibi hepimizi bekleyen bir gerçeklik üstünden yapılması ise şiirleri daha anlamlı kılmaktadır.

Ne var ki bütün bunlar gündelik hayatın gerginliğinden uzakta gerçekleştiği için şairin yaşadığı dünyayla ilişkisini zayıflatmaktadır. Dünya hiç bu kadar masum olmamıştır. İnsan hele hiç.

Bu durumda ifade edilmesi gereken bellidir: donmuş her an insanı gerçek olandan biraz daha uzaklaştırır. Çünkü görüntü gerçeğin kurgulanmış halidir. “İhtiyarın Vefatı”nın temel sorunu budur. Şiir kurgulanmış görüntünün bozulmasını beklemektedir.

Kimi şiirlerin öteki şiirler arasında kendine yer ve düzey bulmakta zorluk çekmesini de Polat Onat’ın kendini geliştirmeye çalışan okurluğunun şiirine yansımasıdır deyip geçiyorum.

(...)

Halim ŞAFAK
Bireylikler Dergisi, Sayı: 39
Temmuz-Ağustos 2011, Sayfa: 43

31 Temmuz 2011 Pazar

TRT1 Röportajı: "Avangard Kavramı" (VİDEO)


TRT1 kanalındaki Derkenar programının Sözlük bölümünde Polat Onat 'Avangard' kavramını anlatıyor.

22 Temmuz 2011 Cuma

Yine İmzalı Kitaplar (Hüseyin Yurttaş)

"Sevgiyle Dönsün Dünya"
Hüseyin Yurttaş, Bilgi Yayınevi, 2000

"Kirli Tarih"
Hüseyin Yurttaş, Bilgi Yayınevi, 1995


"Bu Şehir, Bu Topraklar"
Hüseyin Yurttaş, Bilgi Yayınevi, 1999

Not Defteri:
Yine İmzalı Kitaplar

Batman’dan Polat Onat “facebook” aracılığıyla bir çocuğa imzaladığım kitabın imzalı sayfasını kopyalayıp göndermiş. Pek sevindim, kadir kıymet bilenler de var diye. Çünkü ben minik öğrenciyi Polat Onat’ın çocuğu ya da bir yakını sanmıştım. Teşekkür ettim. Derken Onat’tan yeni bir ileti ulaştı. Meğer Polat Onat imzalı kitaplar toplayan bir kişiymiş. Sonradan benim bir şiir kitabımın da imzalı sayfasını iletti. Çocuk kitabını imzalatan çocuğun büyüdüğünü ve bir daha dönüp o kitabı okumayacağını düşününce, bunu saklamaya niyeti olmayan gencin ya da ebeveynin kitabı niye bir başka küçüğe armağan etmediğini sormak hakkımız mı, bilmiyorum. Ancak, imzalı kitapların eski kitapçılara düşmesi hüzün verici bir şey, vesselam!

Hüseyin YURTTAŞ
Varlık Dergisi, Sayı: 1246
Temmuz 2011, Sayfa: 96

16 Temmuz 2011 Cumartesi

9 Temmuz 2011 Cumartesi

TRT Haber: 'İhtiyarın Vefatı' Kısa Tanıtım (VİDEO)


TRT Haber kanalındaki Hayat + programının Notlar bölümünde Polat Onat'ın 'İhtiyarın Vefatı' kitabı kısaca tanıtılıyor.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Bir ‘Son’ Değerlendirmesi ve ‘Son’ Şiiri


Polat Onat ve 'SON'


"daralan bir fotoğraf gelincik nasıl solarsa / sana sesleniyorum şiirin ötesindeki hey" diyerek sesleniyor şair 'Yürek' şiirinde. Polat Onat’ın ilk şiir kitabı “Son” şairin şiir adına son kitabı olamayacağını o günlerden belli ediyor.

“Son” artık ondan ötesi ya da başkası olmayandır bazen. Bazen en arkada kalandır. Nihayete ermiş olandır. Bitmek tükenmek, ya da ölüm olarak da tanımlayabilirsiniz.

Evet, "Son" kitabı sizleri kapı önünde karşılayan bir ev sahibi gibi: yol gösterici, misafirperver, hürmetkâr… Bu yargıya Onat’ın şiir dünyasında bir geziye çıkmadan önce beni karşılayan sayfalar sayesinde vardım. Onat “son” sözcüğünün ve başka sözcüklerle oluşturduğu öbeklerin hangi anlamlara gelebildiğini okuyucuya sunarak onları bu konu hakkında düşündürüyor ve belli ki harika bir yolculuğa hazırlıyor. Sonsuza ya da şairin yarattığı dünyaya bir yolculuğa çıkıyormuşsunuz hissiyatı kaplıyor içinizi. İsterseniz kitabı okumadan önce sizi bu maceraya biraz daha hazırlayalım…

"Sorular" şiiriyle başlıyor kitap. “Sorular” öyle bir girizgâh olarak tasarlanmış ki, kitaptaki her şiirin ardından bir şeyleri sorgulayacağınızı hissettiriyor size. Cevaplar arayan bir şaire yardım edecekmişsiniz gibi bir tavır takınıyorsunuz.
“Cevapsızlığın kunduzuna her zaman inanan” Onat, her dem sizi meraklandıracak ve sonunu size bırakacak bir şeyler buluyor tabii. Sorular şiirinin ardından okuyacağınız hemen her şiir 6-7 dizelik bentlerden oluşuyor. Şiirlerin bunca kısa yani yoğun oluşu aslında okurun kendi hayal dünyasında özgür bırakıldığı fikrini doğuruyor bende. İmge konusunda özellikle “tezatları” ve “soyutlamayı” sıklıkla kullanan şair, yazımın başında da belirttiğim gibi misafirperver bir ev sahibi misali okuru yarattığı hayali dünyada bir gezintiye çıkarıyor.

“belki bir kurtuluş biliyorsun anlatmak"
"paramparça bir sandal yüzerken koltukta"
"ilk kez huzuru gördüm mutluluktan kederli”
dizelerinde olduğu gibi şairin pek çok dizesinde imgelere ve tezatlara yaslandığını gözlemliyorsunuz. Şairin alışıldık söylemler kullanmadığı ortada: “Huzur”u mutluluktan kederli bir haldeyken bulan şairin huzursuzluğunu tezatlardan yararlanarak pek çok şiirde anlatabiliyor olması etkileyici. Şairin şiirlerindeki imgelerin yoğunluğu “İkinci Yeniciler”le örtüşüyormuş gibi görünse de Onat, İkinci Yenicilerin birçoğunda gözlemlenen “anlaşılmazlığı arama” yanlışına düşmüyor. Şiirlerinin tamamına yakınında “anlaşılmayı” hedefleyen şair “Son” kitabında her şiirinde bir romana sığabilecek hikâyeleri paylaşma isteği ile dolu olduğunu hissettiriyor okuruna.

Kalemindeki hiciv yeteneğini toplumsal meselelerde ara ara gösteren şair, kaleminden kan damlatan dizelerine bizleri Filistin meselesi üzerine yazdığı “Savaş” şiirinde tanık ediyor.

Kitaptaki mekân tasvirleri sizi ilk şiirden bu yana içine çeken hayali dünyaya özgü. Anlayacağınız şairin düş dünyasında dolandığınızın her şiirde farkında oluyorsunuz:
“demek her şey bitti başlayan hatırlamak
gecede uğultular tenha bir rıhtımın sustuğu
ufka doğru kapanıyor bulutsuz deniz
boşluk bırakarak kaybolup gidecek”
(Issızlık, Sayfa: 30)

“tan vakti uyanınca günün ışığı ilk sardığı
bir güvercin yırtacak gökyüzünü makasıyla”
(Gökyüzü, Sayfa: 32)

Şiirlerinde yarattığı dünyada olduğu gibi özgür kalmayı yeğlemiş Polat Onat. Son’daki bütün şiirler serbest nazmın güzel örnekleri arasına girebilecek düzeyde. Onat, okuru imgelerinin gizeme sürükleyen yanlarıyla yakalamayı yeğliyor. Tema ne olursa olsun şiirlerine hakim olan lirizm, okurun yüreğinde mutlaka bir iz bırakıyor.

Dağlarca’nın hakkında “Şiirin üzerine varılmaz. Şiir varır insanın üstüne, çabalarınızda başarılı olacağınıza inanıyorum” sözlerini ettiği şair “üzerine varan şiiri” Son kitabında okurlarına göstermeyi bilmiştir. Onat, bir sonraki bölümünü heyecanla bekleten bir film gibi sonlandırmıştır ilk ama “son” olmayan bu güzel kitabı.


SON

ilerliyordum her adımda büyüyen ayaklarla
geliyor diye mırıldandı park o buraya geliyor
varmıştım doğarken ıslak salıncaklara sevinç
yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça.
gülümseyen solgun kederiyle belleğimizde
öyle sabit havada asılı kalan iki kuru yaprak
ve uğultusu rüzgârın tahterevalliyi sarsan
hep beraber tozlanıyoruz fotoğraf albümünde
çekmecenin içindeyiz unutulmuş sonsuza dek
sana doğru koşarken
önemli olan
şey.

Polat Onat (Son, Sayfa: 60) 


MURAT GİL