25 Ocak 2014 Cumartesi

Yeni Kitabım: "En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler"


EN SEVGİLİ'YE (s.a.s) 
KELİMEDEN ÇİÇEKLER

"3 bölüm

12 karakter
  
24 şiir
  
36 hikâye
  
1 roman"

12 ayrı şehirde yaşayan 12 değişik insan…

Hepsi de farklı karaktere sahip bu insanların
kaderleri aynı kitap etrafında kesişebilir mi?

Acaba bu gizemli kitabı okuyan kişilerin
birbirleriyle şaşırtıcı bağlantıları nedir?

Günlük hayatın içinde gizlenmiş
kader planı hakkında bir kitap:
En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler

Peki, bir kitap insanın hayatının
kurtulmasına vesile olabilir mi?

Evet. Neden olmasın?

POLAT ONAT 
"En Sevgili'ye (s.a.s) Kelimeden Çiçekler" 
96 Sayfa, Muştu Yayınları, 
Mart 2014

23 Ocak 2014 Perşembe

Kitapçı Dergisinde Murat Gil'in "Taşra Berberi" Hakkındaki Yazısı

Kitapçı Dergisi, Sayı:9


Murat Gil

İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN 
ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR

“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… Ama peki ya biz?”

     Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim. Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

     Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler.

     Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı,mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı,dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “hepsi” cevabını verdim.

     Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter”unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün.Bunu yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

     Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan Tutunamayanlar romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

     Onat, esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor:“Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?”Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?”Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha büyük dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

     Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

     Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

     Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

     Eser projesi, günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

     Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi karşılıyor benim.

     Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur”

      Murat Gil
      Kitapçı Dergisi, Ocak-Şubat 2014
      Sayı: 9, Sayfa: 40-41-42



20 Ocak 2014 Pazartesi

Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü’nde “Taşra Berberi” Hakkındaki Yorumları

 
Varlık Dergisi, Ocak 2014

Gültekin Emre

Varlık Dergisindeki Gültekin Emre’nin Şiir Günlüğü’nde
“Taşra Berberi” Hakkındaki Yorumları

            Pazar. Şu duyuru ne anlatıyor? “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi? İronik bir postmodern kısa roman mı? Mükemmel imgelerin billurlaştığı bir şiir dosyası mı? Manifestovari bir poetik metin çalışması mı? Dramatik bir intihar mektubu mu? Spesifik bir novella denemesi mi?” Bilmem, ben karar veremedim.

            “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü” (Sıcak Nal, 2012) Polat Onat’ın yeni kitabı. 54 sayfa şiir, 115 sayfa uzun mu uzun bir “Önsöz”. Önsözde, şiir üstüne diyeceklerini dedikten sonra intihar edecek bir taşra berberinden. Deneysel şiirleri için bir ön açılım denemesi sanki o upuzun giriş. Aslında o kadar uzun “önsöz” yerine, akıl vermek doğru değil ama, şiirleri daha uzun tutulsaydı nasıl olurdu. Şiir üzerine o kadar uzun ahkâm kesmeye hangi şiir okuru katlanır?

            Kendisini “şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız” duyumsayan taşra berberinin şiir üstüne bu kadar derin düşünmesi, şaşırtıcı. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler eskisi kadar sivri, güçlü ve yaratıcı değil diye.” Uzun mu uzun bir açıklama sağanağı. Kendi şiirlerinin de açıklamaları örnekler oluşturuyor. Aslında “Spesifik bir novella denemesi”ymiş bu farklı kitap.

            Kendini aynalara teslim etmiş bir berberin şiir dünyası ve taşra duyarlığı.

                   Gültekin Emre
             Varlık Dergisi, Ocak 2014
              Sayı: 1276, Sayfa: 112




19 Ocak 2014 Pazar

Yırtın Karanlıkları / Sümeyye Fırat


YIRTIN KARANLIKLARI

Nice destanlar yazıldı. Nice türküler söylendi. Nice mürekkepler tüketti kalemler. Ağıtlar yakıldı. Beyaz oyalı tülbentler, yerini oyasız tülbentlere bıraktı. Adına ana diyordular. Sahi gözyaşının rengi var mıydı? Ana her yerde anaydı. Evlat her yerde evlat. Acı her yerde acı.

    Çorak topraklar suya hasretken kana boyandı. Gelinciklere mesken olmayı bekleyen dağlar, mayınlarla döşendi. Coşkun ırmaklar özgürlüğe hasretken, en acı melodileri dinledi. Beyaz güvercinler gökyüzüne sevdalıyken, kafeslere mecbur edildi. Analar çocuklarını okumaya göndermenin sevincini tadamadan, doyasıya dizine yatırmadan dağlara kurban etti. Soğuk, sarp, gidişi olan dönüşü hayal bile olmayan dağlara. Beklemeyi unuttu analar.. Bir Şiwan Perver türküsünde geçtiği gibi;

Sere çiyan bi dumane  berxemin – 
(Dağların başı dumanlıdır kuzum)
Birin kurun be dermane bavemin – 
(Yara derindir dermansızdır benim babam)
Gelo çıma em hewane megri megri – 
(Biz niye böyleyiz ağlama ağlama)
Ve tariye biçirinin berxemin – 
(Bu karanlığı yırtın kuzum)
Van dirokan biçirinin bavemin – 
(Bu tarihleri yırtın benim babam)
Rastiya gele xwe em bibinin – 
(Halkımızın doğruluğunu görelim)
Megri megri megri – 
(Ağlama ağlama ağlama…)

Gülmenin iksiri ferahlatırken yürekleri, neden ağlasın ki anaların yürekleri, Savaşın soğuk sillesini hissetmemek mümkünken hele...

Yasak bir dilin mahkûmuydu herkes, türküler çığırmak bir yana mahpusta ana evladıyla dilsiz hasret giderirdi. Tek cümle ezberlerdi belki  özlemini anlatmak için.. oğul anan kurban olsun sana!!. En içten türküler nağmelerini kaybetmişti. Tenha yerlerde, dost kervanlarında dile gelirdi dengbejler (kürt ozanlar).

Ve 11 yaşında bir kız çocuğuydu Selamet, Ondan geriye sadece sararmış bir çocukluk fotoğrafı kaldı. Bir kış ayında, bir köy baskınında öylesine sessizce çekip gitti bu dünyadan. Yine içli bir türkü döküldü dillerden..

Malan barkir le le çune weran le – 
(Evlerini yüklenip, bilinmeyen diyarlara gittiler)
Dine le dine le dinara min – 
(Delim, delim, Dinarım)
Keçe le rinde le bermaliya min – 
(Ah kız, güzel kız delalım)

Dersimdeki (Tunceli) bir göçü anlatan en güzel dizeler belki. Yerinden, yurdundan olmak.. Aşından, ekmeğinden.. Kaybolan zamanların ardından dönüp geriye baktıklarında, daima biraz eksik, çokça yurtsuz ve hüzünlü bir mazi ile karşılaşanlar. Oysa bir dil bir lisan değil miydi? Hangi ideoloji, hangi sistem, hangi hırs bir ana dilini yok etmekten haz alırdı. Bu, gören birini âmâ olmaya zorlamak, duyana sağır ol demekti.. Susturmak, susmaya mecbur bırakılmak. Çok canlar yandı, çok bedeller ödendi. Kardeş derken bir vakitler birbirlerine hesapsızca, düşman oldular. En acısı yollarken evladının birini askere, diğer evladını feda etti dağların pençesine.. Savaş soğuktu, savaş hırçın.. can yakıcı.. giden gidiyordu geride yaşlı gözler, ağıtlar, ne olduğundan habersiz, babalarının tabutuna sarılan sabiler kalıyordu. Hâlbuki Yalın ayak devrilen askeri araca koşan kürt annenin dizinde can veren Türk askeri  ’ana’ dememiş miydi ona, o da ‘oğlum’, diye anne edasında bir buse kondurmamış mıydı yanağına. Belki de Türk - Kürt kardeşliğinin en büyük simgesiydi.

Ana kucağından asker ocağına düşen Türk, Kürt, Arap aynı kışlada omuz omuza kardeşlik naraları atanlardan biri Ömer, öteki Baran değil miydi? Aynı sıraları paylaşan körpe yüreklerden biri Berfin diğeri Ayşe değil miydi? Çanakkale’de, Kurtuluş savaşında akan kan bir, davamız bir değil miydi? Asrın âlimi, Bediüzzaman Said-i Nursi hepimizin üstadı, Mehmet Akif’in Şarkın Sultanı dediği Selahaddin Eyyubiler bizden değil miydi? Kardeşlik bir anneden doğmak değildi, kardeşlik aynı dilden konuşmak, aynı tenden aynı renkten olmak değildi! Kardeş olmak çok daha ötesiydi. Aynı torakta tek filiz olmaktı, aynı vatanda tek millet olmak, aynı bedende tek can olmaktı..

Âşiti (Barış) ile Barış’ın ne farkı vardı? İkisi de umut kokuyordu. İkisi de güzel günlerin habercisiydi. İkisi de Baharın müjdecisiydi. Öyleyse neydi karanlıkları yırtmaktan bizi alıkoyan, şimdi ülkemizin doğusunda batısında iklim Barıştır.. Gidecek yol bir, tutulacak el bir, koşulacak mekân barıştır. Nifak tohumlarını ekemeyecekler içimize, sevdamız bir, rotamız barıştır. Anaların zılgıtı doğuda yankı yapmayacak sadece, batıdaki ananın tuttuğu alkış, barıştır. Gözlerden yaş yerine umut akacak, aşkımız bir destanımız barıştır.
           
          Sümeyye FIRAT


11 Ocak 2014 Cumartesi

4 Ocak 2014 Cumartesi

Bir Öğretmen Şair Yazar Blogger: Polat Onat


Bir Öğretmen Şair Yazar Blogger: Polat Onat 

"Nedir şiir?

Yüzyıllardır cevabının verildiği sanılıp üstünkörü geçiştirilmiş parlak cümlelerin yaldızlı ışığının bulanıklaştırdığı bakışları şaşırtmak pahasına soralım.
Nedir şiir?"

Dün  Dünya Çocuk Hakları Günü yazım için mola verdiğim "kitaplı" bloggerların dedikodusuna, Polat Onat ile devam ediyorum...

Esas mesleği öğretmenlik olan Polat Onat'ın 4 kitabı yayınlanmış...

Ben, Polat Onat kitaplarından, 
"İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ" kitabı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.


Polat Onat, imzalı kitap meraklısı... Ve yine imzalı kitap peşinde olduğu bir gün sahafta Adem Yoksun adlı bir berberin şiir dosyasına rastlar. Bu dosyayı okuduğunda çok heyecanlanır ve yayınlatmak için teşebbüse geçer ve de başarır...

İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi'nin yani Adem Yoksun'un ağzından yazılmış olan Önsöz bldiğimiz öyle bir veya iki sayfalık alışılmış bir önsöz değil... Kitabın bütünü ve hem ön hem de son söz toplam 106 sayfa...

Alışılmış kalıpların dışında. Bir roman veya şiir kitabı okur gibi hissetmekten ziyade bir felsefe kitabı niteliğindeki sorgulamaları içerisinde, yaşamın labirentlerinde oradan oraya savrulduğumu hissettim. Bazı anlar oldu elimden bıraktım çünkü yordu beynimi ama duygularım beni geri döndürdü.

Belki de bu üslubu kitabı bitirmeme sebep oldu. Son sayfalara geldiğimde, yani şiirler kısmına, ki bu aslında kitabın sadece 44 sayfalık bir bölümü. İşte o bölüm... Apayrı bir şey... Anlatılabilir mi? En azından benim kabiliyetim anlatmaya yeterli değil. Kendiniz okumalısınız...

Polat Onat'ı bu kitap nedeniyle özellikle tebrik etmek istedim. Çünkü insanlar, kolay kolay tanınmayan bir ismin, bilinmeyen bir eserini halka mal etmek adına böyle uğraşmazlar...

Polat Onat'ın kendi eserleri ile ilgili detaylı bilgilere kendisinin Polat Onat adlı blogunda ulaşabilirsiniz...

Ama ben kendi düşüncelerimi belirtmezsem içim rahat etmeyecek:

Bir öykü okuyacaksınız bir kitapta ama her kısım, her paragraf bir şiir olacak...
Alışılmış kalıplara meydan okuyacak...
Beyninizde ince kıvılcımlar çaktıracak... 
Duygularınıza eşlik edecek...
Gönlünüze yoldaş olacak...

Polat Onat'ın 4.kitabını daha okumadım. Eleştirilere göre diğerlerinden daha farklı. Okuyunca bir kaç söz buraya eklerim... Ama okuduklarımla;

Ben Polat Onat'ın iz bırakan bir sanatçı olarak kabul edileceğine inanıyorum...

21 Kasım 2013